Eski Anadolu'nun Simgeleri

Anadolu coğrafyası dünya tarihinin en büyük olaylarına, kararlarına, savaşlarına, destanlarına, uygarlıklarına ve kültürlerine ev sahipliği yapmıştır. Bu bakımdan eşine rastlanmayacak bir değeri, kültür hazinesini üzerinde taşımaktadır. Paranın bulunmasından, Hıristiyanlığın yayılmasına, insanlığın kaderini değiştirecek birçok vaka bu topraklarda gerçekleşmiştir. Bunu izleyen süreçler de ondan mahrum değildir. Öyle ki günümüzde dahi Anadolu, dünya siyasetinin gidişatını belirleyen ana merkezlerden biridir. Anadolu’nun değerini ancak okuyarak, araştırarak anlayabiliriz. Üzerinde yaşadığımız toprakların ruhunu tanımak onunla bağdaşmamıza vesile olacaktır. Aşağıda Anadolu’nun Bizans’a değin taşıdığı izlerden “simgesellik” çerçevesi içerisinde bir derleme oluşturduk. Dikkatinizi çeken eserler/başlıklar olacaktır. Buradan yola çıkarak daha derin bir meraka, araştırmaya adım atabilirsiniz. Merak edin, iyi okumalar!

1. YARIMBURGAZ MAĞARALARI

İstanbul’un kimi arkeolojik alanları sadece bulunduğu kentin değil, insanın ve yerleşim serüveninin tarihini de yakından ilgilendiren veriler sunuyor. Küçükçekmece Gölü’nün yaklaşık dört kilometre kuzeyindeki Yarımburgaz Mağaraları bunlardan biridir. Bir eğimle birbirine bağlanan, “Yukarı” ve “Aşağı” mağara olarak adlandırılan iki bölümden oluşan Yarımburgaz Mağaraları’ndan çıkarılan taş aletler, “ilkel insan” da denen atalarımızın Türkiye coğrafasında yurt edindiği ilk yerleşim olarak biliniyor. Fotoğraf / M. Oktar Güloğlu

2. GÖBEKLİTEPE

Göbeklitepe keşfedilinceye dek dinler ve inançların avcı ve toplayıcı toplulukların ardından ortaya çıktığı sanılıyordu. Göbeklitepe’yle bu değişti. Şanlıurfa’nın Örencik Köyü yakınlarındaki arkeolojik alanda meydana çıkarılan görkemli tapınaklar, bu süreçteki avcı toplulukların dünyanın bilinen en eski kült yapılarını yarattığını gösterdi. Fotoğraf / Kerem Yücel

3. KARAİN MAĞARASI

Karain Mağarası, bütün kaynaklarda “Türkiye’nin en büyük doğal mağaralarından biri” olarak tanımlanıyor. Ancak Karain’i diğer pek çok benzerlerinden ayıran, burada günışığına çıkarılan fosillerin insanlığın çok uzak ataları olan, Homo Neanderthalensis türü insanın Anadolu’da yaşamış olduğunu göstermesidir. Antalya’nın 31 kilometre kuzeybatısındaki Döşemealtı ilçesine bağlı Yağca köyündedir. Batı Toros zinciri içindeki Katran Dağı-Çadır Tepesi’nin doğu doğru açılan Kretase Dönemi (142 milyon yıl önce – 65,5 milyon yıl önce) kalkerli kayaçların içine oyulmuştur. Deniz yükselmeleri sonucu oluşmuş geniş bir traverten ovasına bakıyor. Karain’in önünde uzanan bu ova, özellikle miyosen dönem (23,8 milyon yıl önce – 5,32 milyon yıl önce) ve pliyosen dönem (5,32 milyon yıl önce – 1,81 milyon yıl önce) boyunca şekillenmiş. Karain Mağarası, bu ovadan 130 metre kadar yüksekte, denizden yüksekliğiyse 430 metre civarında. Fotoğraf / Fatih Özenbaş

4. ANA TANRIÇA HEYKELLERİ

Yaratıcılığı, cinsel birlikteliği, bereketi, doğumu ve çocuk büyütmeyi ve gelişme döngüsünü döne döne bir figür üzerinde toplayan Hititlerden Akadlara, Mısır’dan Yunan’a ve Roma’ya dek değişik halklar bu figüre “ana tanrıça” demiş. Ana tanrıçaları taşıdıkları anlamlara, simgeledikleri ya da simgesi oldukları düşünce ve duygulara, işlevlerine göre sınıflandıran sistematik ve bütünlüklü bir tipoloji çalışması henüz yok; ancak, Paleolitik çağ Venüs heykelciklerinden Meryem Ana’ya dek birbirinden çok farklı insan ve sanat figürü için bu tanım kullanılıyor. Fotoğraf / Sinan Çakmak

5. SÜMER TABLETİ

Sümer dilinde yazılmış ve “Dünyadaki ilk aşk şiiri” olarak bilinen şiir ya da o dönemin şarkı sözü, Bağdat’ın 150 km uzağındaki Sümer kenti Nippur’da 1889 yılında bulundu. Bir tablet üzerindeki bu şiir Amerikalı Sümerolog Samuel Noah Kramer ve Muazzez İlmiye Çığ tarafından çözümlendi. Şiir İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin Eski Şark Eserleri kısmında sergileniyor.

6. ÇATALHÖYÜK

Buzulların çekilip yerini ılıman ve yaşamaya uygun bir iklim kuşağına bırakmasının ardından insan türü tüm dünyaya yayıldı ve yerleşimler kurmaya başladı. İnsanların sayısı arttıkça yerleşecek yeni yerler bulmak için yapılan yolculukların da sayısı arttı, mesafeleri uzadı ve çeşitlenmeye başladı. Yolculuklar sırasında önemli olan yön bulabilmekti. Bunun için insanlar önce yıldızları izlemeyi öğrendi. Önden gidenler arkadakilerle iletişim kurabilmek umuduyla çeşitli işaretler bırakıyordu. Ne var ki bunlar, insanın coğrafya algısını soyut düzeye yükselten, çizgiyi ve rakama döken ve kalıcı hale gelmesini sağlayan işler değildi. Harita insanın yaşamına bu süreçte girmeye başladı. İşlev bakımından bütün bu göç yollarıyla ilişkili olmasa da bilinen en eski yerleşim yeri haritalarından biri Çatalhöyük’ün neolitik çağ katındaki kazılarında bulundu. 1400 yıl boyunca üst üste katmanlar halinde gelmiş ve 376 insan kuşağına ev sahipliği yapmış olan antik kentin, günümüzden yaklaşık 9000 yıl önce kurulduğu düşünülüyor. Çatalhöyük, Anadolu’nun bilinen ilk bayındır yerleşimlerinden biri olma özelliği taşıyor. Fotoğraf / Gökhan Tan

7. KAYA RESİMLERİ

Yedi Salkım köyünün eski adı Put’tur. Van’ın Güzelsu (Hoşap) ilçesine bağlı bu köye daha önceki Ermeni sakinlerinin tapınaklarından, kayalara çizdikleri haç resimlerinden ötürü “Put” dendiği sanılıyor. Ama köyün aslında mağara resmi bakımından da zengin olduğu ilk 1971’de Oktay Belli tarafından saptandı. Belli köyün batısındaki derin kanyon-vadide sayısızca mağara ve buralarda boyalı kaya resimleri olduğunu yazıyor. Bu mağara resimlerinin bulunduğu alan ulaşımı zor olduğu için kimsenin buralara dokunamayacağı var sayılmış. Ancak definecilerin buraya çok yakın eski adı Hırkanis, bugün Giyimli denen köyde buldukları bronz levhaları piyasaya sürmeleri buraların da kaçak kazıların kazmalarına maruz kalmasına yol açmış. Bu levhalardan Van Müzesi’nin eline geçenler ve bir hayvan figürü üzerinde yapılan araştırmalar bunların yaklaşık MÖ 1000’li yıllara tarihlendiğini, yani Urartu devrine ait olduğunu ortaya koydu. Bu nesnelerle Put köyündeki mağara resimleri arasındaki büyük benzerlikler, mağaralarda dans eden insan figürleri, bir geyik üzerindeki tanrı tasviri araştırmacılara buraların benzer tarihlerde birer kült merkezi olduğunu düşündürüyor. Fotoğraf / Tirşin Yaylası / Ahmet Özyurt

8. ALACAHÖYÜK

Çorum’un Alaca ilçesine bağlı eski adı Höyük günümüzdeki adı Harmanözü olan köy yerleşiminin üst yanındaki Alacahöyük’te açığa çıkan sur duvarlarının Hititler döneminin en gelişkin duvar şekli sayılan sandık duvar tekniğiyle yapılmış olması, buradaki yerleşimin daha derinlerinde daha özgün eserlerin bulunacağını düşündürdü. Sur duvarlarının güneyinde kurşuni porfirden ve simetrinin egemen olduğu anıtsal bir giriş kapısı açığa çıktı. Rampayla ulaşılan bu anıtsal giriş, iki yanındaki devasa sfenkslerden ötürü “Sfenksli Kapı” olarak adlandırıldı. Bunu izleyen dönemde açığa çıkan ve “Saray-Tapınak” olarak bir ikircikle adlandırılan yapı, sokakları, su kanalları ve fırınlarıyla burada harikulade bir Hitit kentinin yaşamış olduğunu ortaya koydu.

9. BOĞAZKÖY “İlk Barış Metni Kadeş”

Kadeş Savaşı’nı Mısır mı kazandı, yoksa Hitit mi? Bu soru etrafında yaratılmış inceleme, edebiyat eserleri, filmler dünyayı sarmış demek abartı sayılmamalı. Zira, modern Mısır hükümetleri değişik dönemlerde, antik Mısır’ı dünya turizmine tanıtmanın bir yolu olarak roman siparişleri bile verdi. Mısırlılar uzun yıllardır yaptığı propaganda, Mısır’ı büyük ve yenilmez, Hitit’i ise (en azından Kadeş Savaşı bakımından) barbar ve istilacı gösteriyor. Savaşın ardından tarihin bilinen ilk barış antlaşması olarak kayıtlara geçen Kadeş Antlaşması MÖ 13. Yüzyılın iki büyük siyasi ve askeri gücü olan Hitit ve Mısır devletlerinin en önemli diplomatik belgesi olarak değerleniyor. Fotoğraf: İstanbul Arkeoloji Müzesi / Tijen Burultay

10. HİTİTLER "Bira Teknesi"

Bir Mısır efsanesi, “İnsanların bira yapmayı Tarım Tanrısı Osiris’ten öğrendiğini” söylüyor. Dünyada kahve, çay ve sudan sonra en çok tüketilen bu içeceğin Sümer ve Mısır yazıtlarında bolca geçmesi, yazının bulunuşundan önce keşfedildiğini de düşündürüyor. Bu kayıtlardan anlaşıldığı kadarıyla Anadolu’da ve Ortadoğu’da hem başlıca içkilerden biri, hem de kralların birbirine hediye olarak gönderdiği bir içecek niteliği taşıyor. Öyle ki kimi kaynaklar, “Bereketli hilal olarak bilinen bölgede (…) son buzul çağından sonra MÖ 10 bin civarında yabani tahıl toplama işi yaygınlaşınca biranın keşfedilmesi de kaçınılmazdı” diyor. Hititlerin başkenti Hattuşaş’ta çıkan yazıtları, bu kazı alanında bulunan bira yapım teknesi tamamlıyor; bu da daha erken dönemlere ilişkin yeterli kanıt bulununcaya dek, biranın Anadolu’da da üretildiğini söylemeye yetiyor. Fotoğraf / Hattuşa, Çorum

11. ULUBURUN

Bugüne dek neolitik devir çiftçilerinin Avrupa’ya Anadolu’nun karayolları ve Balkanlar üzerinden gittikleri düşünülüyordu. Oysa, Washington Üniversitesi’nden George Stamatoyannopoulos’un kimi DNA örnekleri üzerinde yaptığı çalışmalar, neolitik devrin çiftliklerinin başlıca göç yollarından birinin Akdeniz limanları olduğunu gösterdi. Yani Avrupa’nın pek çok halkı bundan yaklaşık 8 – 9 bin yıl önce Girit’te, Kıbrıs’ta, Sardunya’da Levant bölgesinde dura dinlene, İtalya’ya, Sicilya’ya ve başka ülkelere varmış. Kaş’ın Uluburun açıklarından bulunan ve “Uluburun Batığı” adı verilen gemi kalıntısı, tarih olarak yukarıdakinden daha yakın, tunç çağının son evresi olmasına karşın dünyadaki en eski açık deniz gemisi olarak sualtı kataloglarına geçti. Mehmet Çakır bir sünger avcısıydı, 1982 yılında sünger yerine bir gemi kalıntısı buldu. Onun buluşunu Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi ve INA titizlikle kazdılar. Önce George Bass, daha sonra Cemal Pulak’ın başkanlığında, 11 yıl süren sualtı kazısından çıkarılan eserler, Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde Uluburun Salonu’nda sergileniyor. Fotoğraf / Ali Ethem Keskin

12. TROİA ATI

Mitolojinin, Anadolu topraklarında çizdiği haritanın harikulade örneklerinden biridir Troia. Yeryüzü buranın mitolojik, hayali bir kent olduğunu düşünürken, arkeolog Heinrich Schliemann 1870’lerde buraya ilk kazmayı vurdu ve hatırı sayılır bir hazineyi yurtdışına kaçırdı. Çalınan eserler Avrupa’da “Kral Priamos’un hazineleri” olarak adlandırıldı, yani Troia’nın altıncı dönemine tarihlendi. Oysa araştırmalar hazinenin II. katmanına yani MÖ 2550-2250 yıllarına ait olduğunu gösterdi. Troia’nın bugün bizim gördüğümüz görkeminin açığa çıkmasıyla, arkeologların ve birlikte çalıştığı herkesin “Osman” dediği M. Korfmann’ın her türlü engeli aşarak yaptığı kazılar sayesinde oldu. Fotoğraf / Umut Kaçar

13. HOMEROS

Anadolu’nun sözlü edebiyatının, doğaçlama gücünün, kalıplarının, yorum biçimlerinin yazıya dökülerek evrensel boyutlara ulaşması, MÖ 9. ya da 8. yüzyıllarda yaşadığı konusunda genel bir kabul gören Homeros’un imzasıyla kalıcılaşan İlyada ve Odysseia destanlarıyla oldu. Destan geleneğinden başka hiçbir eser Homeros’un eserlerinin yarattığı etki gücünü yaratmadı. Batı modern edebiyatının bugün de değişmez ilk kaynakları, dahası vazgeçilmezler arasında sayılması bu etkinin vargı noktalarının yüksekliğine de işaret ediyor. İzmir doğumlu Homeros’un başarısı, yaygın olarak sanıldığı üzere ezber kapasitesinde değildir. Bizim ondan yüzyıllarca sonra bile Anadolu’da duyup dinlediğimiz destanların, dengbejlerin yaptığını en üst bir noktada yapmasındadır. Söylene söylene gelmiş öyküleri, belli bir bütünlüğe, çıkarsamaya ve kendi benimsediği kahramanlık biçiminin kalıplarına çekerek doğaçlamayla yeniden yaratmasıdır. Homeros’un her iki destanı da bu yapıyı nasıl kurduğunu neredeyse hiç saklamaksızın gösteriyor. Anlatıcı iki destanda da yararlandığı kaynaklardan söz ediyor; bir kişinin sözlerini başka birine anlatırken adıyla, sanıyla ve rolüyle kaynak kişisinin sözlerini nakleder. Her iki destanda da geçmişe dönüşler neredeyse bir kronolojik zamana bağlı olarak anlatılır. Fotoğraf / İzmir Tarih ve  Sanat Müzesi / Cüneyt Oğuztüzün  

14. LYDİA

Para doğada yoktur. Bu nedenle olsa gerek Fransız tarihçi Jules Renard şöyle özetlemiş: “Artık insanı diğer hayvanlardan ayıranın ne olduğunu biliyorum: Mali kaygılar.” Para başlangıçta mal formundaydı. Tuz, tütün, ren geyiği, buffalo, Hindistan cevizi ya da pirinç. Şimdi, İngilizcede maaş anlamında kullanılan “salary” sözcüğünün Latince “tuzdan” anlamında kullanılmış “salarius”tan geldiği düşünüldüğünde ya da Romalı askerlere dağıtılan yavan ekmeğe katık olarak maaşlarının tuzla ödendiği göz önüne alındığında para öncesi dönemin karakteristiğini anlamak da kolaylaşabilir.

15. URARTU

Tevrat’ta Ararat olarak geçen sözcüğe, daha sonraları Asur yazıtlarında Uruatri biçiminde rastlanması, araştırmacıların da derinleşme yönünü belirledi. Bu belgelerden, MÖ 13. yüzyıl – 9. yüzyıl arasında Uruatri ve Nairi gibi isimlerle anılan toplulukların Doğu Anadolu’da beylik ve aşiretler halinde yaşadıkları anlaşılıyordu. Urartular devletleştiklerinde, Tuşpa’yı (Van) başkent ilan ettiler. Urartu Devleti en güçlü döneminde, günümüzdeki Doğu Anadolu, Kuzeybatı İran, Irak’ın küçük bir bölümü ile kuzeyde Aras Vadisi’ne egemendi. Demir çağına girilmesiyle birlikte demir silahların askeri alanda kullanılmaya başlanması, askeri seferlerin hem hızını, hem de niteliğini değiştirdi. Urartu başarıları hızlandı. Böylece, Urartu beylikleri arasında uzun yıllardır sürüncemede kalan birleşme süresi hızlandı. Bu hızı, Asurluların Urartu içlerine yaptığı akınlar artırdı. Fotoğraf / Ayk Kökçü

16. HİPPODAMOS

Şehirciliğin simge ismi Hippodamos’tan önce de “ızgara planlı kent” tasarımının uygulandığı kentlerden elbette söz edebiliriz. Ancak Miletoslu bu öncü, ızgara kent tasarımının yayılmasını ve bütün kurallarıyla uygulanmasını sağladı. Hippodamos’un gençlik yıllarında yaşadığı bölge Pers işgali altındaydı. Persler kendilerine karşı ayaklanan Miletosluları cezalandırmak için kentlerini yakıp yıktı. Hippodamos kentin yeniden kuruluş çalışmaları aşamasında işe karıştı ve antik Miletos birbirini kesen yollar ve bunların arasında kalan kare ya da dikdörtgen yapı adalarından oluşan plana göre yeniden kuruldu. Aristotales, Hippodamos’u “Oriphon’un oğlu, kentlerin geometrik çizimini icat eden” diye tanımlıyor. Hippodamos’un geometrik çizimleri, daha sonra Helenistik dönemi ve Roma kentlerini belirleyecektir. Miletos’un yıkım sonrası planında meydana öncelik verilmiştir. Ordu başta olmak üzere, o günün toplumsal katmanlarını zanaatkarlar, çiftçi, konuşmacılar, Pazar ve kentin gidiş gelişlerini içeren ilişkilerinin kesişme noktasıdır. Hippodamos pek çok ket bilimciyi etkilemekle kalmamış, kendisinden asırlar sonra gelen ütopyacılara da ilham vermiş görünüyor. Thomas More’un, Campenella’sının ütopya kentleri Miletosluların kentlerinin kopyasıdır. Fotoğraf / Cüneyt Oğuztüzün

17. NEMRUT DAĞI

Kommagene Krallığı’nı kendisinden önceki ve sonraki yönetim yapılarından ve çağdaşı yönetimlerden ayıran temel özelliği, kapsamındaki kentlerde yaşayan farklı kültürlere, inançlara ve yaşayış tarzlarına mensup halkları, kültürlerini, dillerini ve inançlarını koruyarak bir arada tutmasıdır diyebiliriz. Batıdan Klikya, kuzeyden Kappadokia’yla çevrili krallığın doğu sınırını Fırat Irmağı çiziyordu. Roma İmparatorluğu’yla Partların arasındaki bölgede son derece stratejik konumları Kommageneliler için hem avantajdı, hem zorluk. Onlar, kendi bağımsız çizgilerini koruyarak daha çok Roma’nın esnek dış politikasından yararlanıyor ve örneğin Part yönetiminin ilhak girişimini önleyebiliyorlardı. Aslında bizim bugün Anadolu’da varlığını yer yer görebildiğimiz kültürlerin birbirleriyle özenli ilişkisinin bilinebilen ilk örneklerinden biri… Fotoğraf / Bahadır Erşık

18. İSSOS SAVAŞI "Perslerin Sonunun Simgesi"

Büyük İskender’in Ahameniş (Pers) İmparatorluğu’na Anadolu’da son vermesinin değil sadece, Pers topraklarının girişinin kilit noktası, İskenderun Körfezi’nin kıyısında, bugünkü Dörtyol yerleşiminin kuzeybatısındaki ovaya kurulmuş İssos kentidir diyebiliriz. İskender, Asya’ya yürüdüğünde Persler, hem denizdeki gücü nedeniyle, hem de hakimiyet üstünlüğüne güveniyor olmalıydı. Ancak bu aşırı güven Perslere pahalıya mal oldu ve Granikos’ta (Biga Çayı) kenarında İskender’in karşısında yenilgiye uğradılar. Fotoğraf / Su Kemeri, İssos Antik Kenti / Güneş Kocatepe

19. İSKENDER LAHTİ

Büyük İskender, İskender Rumi, İskender Yunani, Makedonyalı İskender; bunlar, tarihe büyük savaşlar ve fetihlerle adını yazdıran III. Aleksandros’un Türkiye tarihi kayıtlarındaki adlarıdır. Sadece Makedonyalıların değil, bütün kaynaklarda “tarihteki en büyük imparator” olarak yer alan İskender, tarihte zor kazanılacak yerleri ve savaşları, bu zorluğun bütün aşamalarına katılarak kazanan bir kral olarak tarihe geçti. Persleri, Anadolu’dan başlayarak yendi ve imparatorluğunun sınırlarını Hindistan’a kadar genişletti. İsekender’in 12 yıl gibi kısa süren hükümdarlığı, Avrupa ve Asya tarihi açısından önemli bir dönüm noktası sayılır. Saferleri ve coğrafya, doğa tarihi ve bilimsel araştırmalara merakıyla tanındı. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunan en önemli eserlerden biri, Sidon Kralı Abdalonymos’a ait ama yaygın olarak “İskender Lahdi” diye biliniyor. Lahdin ön yüzünde solda atının üzerinde İskender gösterilmiştir. İskender, mitolojideki Herkül’ün (Herakles) soyundan geldiğine inandığı için, başında Nemea aslanının postu ile tasvir edilmiştir. Buna ek olarak, kulağının yanında, Mısır tanrılarından Ammon’un simgesi olan koçboynuzu görülmektedir. Lahdin üzerindeki bu tasvirlerden dolayı lahdin ismi İskender ile bütünleşmiştir. Savaş sahnesinin İskender’in MÖ 333 yılında kazandığı, ona Fenike ve Suriye kapısını açan İssos Savaşı’nı temsil ettiği düşünülüyor. Fotoğraf / Gökhan Tan

20. MEDUSA

Kafasında saç yerine yılanlar olan kadın insanın karanlık yanının bir sembolü olarak geçti tarihe. İnsanın korkuyla olan ilişkisi, yalnızca mitolojinin bir öğesi olarak değil, felsefenin ve mimarinin de bir parçası olarak Anadolu’nun yaşamına karıştı. Medusa, hem Deniz Tanrısı Zeus’un kardeşi Poseidon’un tecavüzüne uğramış, hem de onun aşığı Athena tarafından cezalandırılmış bir mağdur olarak çıktığı sahnede, doğuştan sivri köpek dişleriyle, gözleri kor parıltılı, saçları zehirli yılanlardan oluşan bir canavara dönüşmüş olarak sürdürür tarihsel serüvenini. Bazı anlatılar onu altından kanatları, tunçtan ya da pirinçten pençeleri olan yaratıklardan biri olarak gösteriyor. Bütün bunlardan beteri, bu mağdurun, bakan herkesi taşa çevirdiğidir. Yunancada “korku” köküne dayanan Gorgoların Bizans’ta kendine yer bulması, bu imparatorluğun Hristiyanlık öncesi kültürleri de içermesinden ötürüdür. Bizans’ın İstanbul’daki başlıca yapılarından biri olan Yerebatan Sarnıcı’ndaki bir sütunun altındaki Medusa başı bu ilişkinin temsilcilerinden biri sayılıyor. Fotoğraf / Umut Kaçar

21. ST. PİERRE KİLİSESİ "Hıristiyan Adının Doğduğu Kilise"

Kiminin ismi İncil’in ve “Elçilerin İşleri” gibi Hristiyanlığın ilk kaynaklarının yazılış sürecinde, kiminin ismi İncil’in yayılmasında geçiyor. Barnabas, Markus, Saul (Tarsuslu Pavlos’un, yani Aziz Paul’un önceki adı) Luka, Petrus… Dinlerinin henüz meşruiyet ve yasallık kazanmadığı ilk dönemde ilk gizli toplantılarını Antakya’da bugün St. Pierre Kilisesi dediğimiz küçük bir mağarada yaptılar. Barnabas, Niger (Siyah) diye çağrılan Şimon, Kirineli Lukius, Reisirubu Herodos’la birlikte büyümüş olan Manahem ve Saul, Antakya kilisesinde çalışmaya başladıklarında, hiç de küçümsenemeyecek bir topluluk oluştuğunu fark ettiler ve artık bu topluluğa bir isim vermek gerektiğine karar verdiler. İşte tarihin seyrini tepeden tırnağa etkileyecek olan bu tarihsel dinin mensupları ilk kez bu kentte adlandırıldı: Hıristiyanlar. “İsa’nın halkı,” “İsa’ya ait olanlar.” Fotoğraf / St. Pierre Kilisesi, Antakya / Fatih Özenbaş

22. EPHESOS

İncil yazarı Yuhanna’ya vahyin geldiği kent olarak Hıristiyan dünyasında ezeli ve ebedi etkisi olan Ephesos, Asya’daki yedi kiliseden biridir. Ephesos’un Anadolu tarihinde iz bırakmasını sağlayan etkenlerden biri de Artemis kültü oldu. Hıristiyanlığın örgütleyicilerinden Aziz Pavlus, Anadolu’daki yolculukların üçüncüsünün uzun kesitini Ephesos’ta geçirdi; tam üç yıl. Ancak burası, başka pek çok özelliğiyle birlikte Artemis’iyle ünlü bir kentti ve Pavlus’la dönemin kuyumcuları arasında başlayıp büyüyen karmaşa tam bu nedenle çıktı. Bu kargaşada Ephesos’ta Artemis’in kötülendiğini düşünen insanlar öne çıkıyordu. Daha da beteri büyük tiyatroda meydana gelen karmaşanın nedenleri arasında Artemis Tapınağı’nın, Hıristiyanlığı benimseyenlerce yağmalandığı haberleriydi. Ve ilk sloganları: “Efeslilerin Artemis’i uludur” oldu… Bununla birlikte Hıristiyanların “ilk resmi vaaz” dedikleri vaazı Aziz Pavlus burada vermiştir. Ephesos Artemis Tapınağı, dünyanın yedi harikasından biri sayılıyor. Celsus Kütüphanesi, bu harika kentin tarihinin en aydınlık simgelerinden biri olarak günümüze geldi. Ephesos’un Hıristiyan dünyası için simgesel bir önemi de MS 431’de toplanan Ephesos Konsili’dir. Konsilde “İsa doğduğunda insandı Tanrılık ona sonradan hulul etti dolayısıyla Meryem de Tanrı annesi değildir insan annesidir” görüşü tartışılmış ve III. Konsil’de bu görüş reddedilmiştir. Bununla birlikte Ephesos’daki Meryem Ana Evi Hıristiyanlığın Haç noktalarından biridir. Fotoğraf / Cüneyt Oğuztüzün

23. MİLETOS “Felsefenin Sembol Kenti”

İnsanlık tarihinin bütün inançlara, dinlere, mitlere rağmen en büyük sorusunun Miletos’ta sorulduğu ve bunun bilime giden yolun en anlamlı taşı olduğu bugünün modern biliminin ve felsefesinin ortak kabulüdür: “Dünya/evren neden oluşmuştur?” Aydın’ın Balat köyünün yakınındaki Miletos antik kenti, burada bu soruyu soran Thales’ten ötürü “bilim ve bilimle ortaklaşabilen felsefenin doğum yeri” olarak da biliniyor. Thales’in kendi sorusuna verdiği yanıt “su” olmuş. Yanıtın tastamam doğru olmadığı aşikar ancak, yanıttan çok soru önemli; çünkü önceki düşünürler insanın evrenle kurduğu ilişkiyi açıklamak için sadece inanış ve mithos geleneğini kullanıyordu. Thales, elbette doğa ve yaratılış üzerine kafa yoran ilk antikçağ düşünürü değildi, ancak düşüncelerini mantık yoluyla dile getiren ve mitoslara göre şekillenmiş düşünce evrenini tepeden tırnağa kadar değiştiren sorunun peşine düşen ilk filozof olarak tarihe geçti. Fotoğraf / Cüneyt Oğuztüzün

24. AYASOFYA KİLİSESİ "İznik Konsili"

Hristiyanlığın ilk büyük tartışmalarından birini açan İskenderiyeli rahip Arius oldu: “Kendi kendine var olma kudretine sahip olmayan İsa tanrı da olamaz. Dolayısıyla İsa, var edilmiş, İncil boyunca gelişmiş, değişmiş, yani insanın yapı özelliklerine sahip ve sonludur. Tanrı var edilemeyen, ulaşılamayan olduğu için “Oğul”, “Baba’nın bilgisine de sahip olamaz”. Yeni Platonculuğun tezlerinden yola çıkarak şekillenen bu en önemli tez, doğu kiliselerini karıştırmıştı. Tarihe “Nikaia Konsilleri” olarak geçen ve Hristiyanlığın en önemli karar toplantılarının ilki olan konsil bu karmaşaya son vermeyi birinci gündemi yaptı. Bu ilk konsil, yeni Hristiyan olan ama henüz vaftiz olmamış I. Constantinus (Büyük) tarafından MS 325 yılında toplandı. İlk İznik Konsili, içlerinde alınan bu karara inanmayanlar olmasına karşın, “Oğul’un Baba’yla aynı özden” olduğuna karar verdi. Arius mahkum edildi ve sürgüne gönderildi. Konsilin ardından açıklanan konsensüs bugün dahil Hristiyanlığın başta Katolik ve Ortodoks Kilisesi olmak üzere tüm mezheplerinde geçerlidir. Fotoğraf / Ali Ethem Keskin

25. İSTANBUL AYASOFYA’SI “Bizans’ın Bilgelik Simgesi”

Roma İmparatorluğu’nun bölünmesiyle İstanbul, Doğu Roma yaygın söylenişiyle Bizans İmparatorluğu (kendi döneminde hiçbir zaman bu isimle anılmamıştır)’nun başkenti oldu. Bizans’ın resmi din olarak Hıristiyanlığı kabul etmesiyle kentte birçok kilise yapıldı ancak bunlar arasında aşılamayan tek yapı, bu özelliğini bugün de koruyabilen Ayasofya (Hagia Sophia) Kilisesi oldu. Hükümdarların yaptırdığı her dini yapı, onu yaptıranın “tanrının gücünü bu dünyada ben temsil ediyorum” demesinin bir simgesi olarak da okunuyor. Roma’daki Pantheon bunu simgeliyordu. Yeni başkente de böylesi bir yapı gerekliydi, hatta daha fazlası; o dünyanın yeni merkezine işaret ediyor, İmparator Justinianos’un dünyayı Roma İmparatorluğu altında toplama idealini simgeleyecekti. Ayasofya’nın açılış törenini, Bizans’ın kendini dünyaya bir kez daha duyurmasının da vesilesine dönüştüren İmparator Justinianos’un, konuşmasında bilinçaltını bastıramayıp Hazreti Süleyman’a ithafen (Süleyman Mabedi’nden ötürü), “seni geçtim Süleyman” diye bağırması, egemenlik çatışmalarıyla, mimari arasındaki ilişkinin yansıması olarak da değerlendiriliyor. Fotoğraf / Sinan Çakmak --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------   Kaynak: 50 SİMGEYLE ANADOLU TARİHİ / Atlas Dergisi / Kitap, 2015