Amasya Şifahanesi ve Sabuncuoğlu

Amasya’ya gittiğinizde: “1, 2, 3. Tıp!” yapacağımız bir yere gidiyoruz. Yıldız Sultan’ın iradesiyle yaptırılan yüzyıllarca bölge insanına hizmet etmiş ve dua almış bir hayır kurumudur: Şifahane.

Akıl hastalıkları nedeniyle bilinse de incelediğimde: 14. ve 15. yüzyılda Eğitim ve Araştırma Hastanesi olarak hizmet vermiş. Hekim ve sağlık görevlisi yetiştirmiş. Kapıdan içeri girince, Fatih Sultan Mehmet’in hekimlerinden Şerafeddin Sabuncuoğlu'nu çalışma masasında görüyoruz. Kaşını kaldırıp beni süzüyor. Saygıyla başımı önüme eğiyorum. Hoca, malum çalışıyor. Özenle hazırlanmış vitrinleri bir yandan inceliyorum, bir yandan fotoğraflıyorum.

Arkamdan, fısıltıyla: Allah’a şükür ki birçok hasta, burada şifa buldu. Hoca’nın yansımasını cam vitrinde fark ediyorum. Bana eşlik etmeye başladı.

Hoca: Verilen ilmi talep edene elimden geldiğince anlattım. Önümüze yanlış tedavi veya kaza nedeniyle yaralanan hastaları gördüğümde doğru tedavi yöntemlerini anlattığım kitabı yazdım.

Kafamda: “Ne kadar zor günlerdi? Kim bilir…” cümlesi geçerken; hoca gülümsedi.

Hoca: Hiçbir zaman kolay olmaz. Şimdi, o kadar cihaz ve teknik bile yetersiz kalabiliyor. Öyle değil mi?

Bir an içini çekti: Tek eksiğimiz; beyin cerrahisiydi. Yine de migren, baş ağrısı, sinirsel felç veya tutulumları tedavi edebiliyorduk. Genel cerrahi, üroloji, çocuk cerrahisi, kbb, kadın doğum, göz ve diş hekimliğinde başarılıydık. Çalışmalarım arasında, ağız içi protezler de vardı. Hastalar da diş eksikliğine bağlı beslenme yetersizliği gözlemliyordum. Hastanın tedavisini menfi -olumsuz- etkiliyordu. Sıhhatine kavuşan hastalarla yakınlarının duası ile hakanımız Fatih Sultan Mehmet Han’ın takdiri Cerrahatül Haniyye kitabını tercüme ettik. Mücerrebname adlı kitabı yazmaya nail oldum. Kitaptaki tüm çizimleri ben hazırladım. İstedim ki kitabı okur da anlayamaz ise çizime bakarak tedaviyi planlasın. Mücerrebname, Türkçe yazılan bir tıp kitabıdır. Şükürler olsun, hakanımız Mehmet Han’ın takdirini kazandı.

Ben şaşırarak: Bilmiyordum.Hoca, başını iki yana sallayarak: Her şey önünüzde olduğu halde ne kadar az ilme vakit ayırıyorsunuz. Mehmet Han yaşasaydı, Türkçe ilim dili olacaktı. Mehmet Han: “Himayem altında eserlerinizi rahatlıkla İstanbul’da verebilirsiniz. İstediğiniz her türlü yardım size tesis edilecektir.” diyerek yabancı ilim adamlarını İstanbul’a mektupla davet etti. Çizimlerde gördüğümüz noktalar; akapunktur alanlarıdır. Müdahalede koter -dağlayıcı- vasıtasıyla ısı yöntemiyle noktalar uyarılır.

“Canı çok yanıyor; olmalı.” dudağımdan çıkıverdi. Demez olaydım.

Hoca, alınmış ve biraz da içerlemiş: Ecza bilgimizi hafif mi görüyorsunuz? Elbette, hasta iyileşme sürecinde acı çekiyor. Şimdi müdahale sonrası hastayı acı çekmekten kurtarabildiniz mi? Üstat Galen, İbni Sina’dan öğrendiklerimizi ilerleterek pek çok ilaç hazırladık.

Aynı sefalı kremler ile yanık ve acıyı hızla azaltıyorduk. Hastada nadiren iz kalıyordu. Bilinçsiz ya da acemi hekimlerin yaşadığı bir sıkıntıdır yanık izi. Ayrıca sülükleri kullanarak iltihapları bedenden çekiyorduk. Bazı hastalıklarda hastanın kendi kanından ilaç yapıyorduk.

Galen’in minyatürünün önünden geçerken, hızını alamayıp devam etti: Galen’in, Hipokrat’ın ve dahi diğer üstat hekimlerin insanlığa çok faydası dokunmuştur. “İlim, Çin’de olsa gidin onu arayın.” diyen bir Peygamberimiz var. Kimin haddine? Dinimizden değildir diye o kişilerin ilmini inkâra? Bu edeple bizler yetiştik. İşte biz de aynı nasihati talebelere verdik.

Şifahaneden akıl hastaları da faydalanıyordu. 14. ve 15. yüzyılda zihinsel ve ruhsal hastaların nerede yaşadığı önemliydi. Bu hastaların Avrupa'da “cin” veya “şeytan” çıkartılarak öldürülmesini tarihten öğreniyoruz. İslam Tıbbı, akıl hastalarını da kucaklamış. Farklı tedavi yöntemleriyle hayata katmaya çalışmıştır.

Hoca Sabuncuoğlu: “Allah’ın rahmeti herkesedir.” Bunu bilen kişi hiçbir cana kıyamaz. Vicdan, doğruyu bulabilmemizde bir mihenk taşıdır.

Etiketler