Google+

Arama formu

ATA YADİGÂRI: SELANİK

Bloglarda ve gazetelerin seyahat bölümlerinde sıkça görmeye alıştığımız Selanik, hafta sonu kaçamağı için gayet ideal bir kent. Gerek İstanbul’a yakınlığı gerekse bizden bir yer oluşu da diğer Yunan topraklarından ayrı kılıyor burayı. Ancak ben yola Ankara aktarmalı çıktığımdan ötürü eğlence çileye dönüşmeye başlamıştı. Tur kapsamında başladığım bu yolculukta ulaşım aracımız otobüstü ve sıcak yatağımdan çıkıp Lefkos Pyrgos'a varmam 28 saat sürmüştü. Ankara-Selanik arası 1000 kilometreden fazla belirteyim. Yol boyu çok sayıda mola verdikten sonra sabah 5.00 gibi İpsala Sınır Kapısı’na vardık. Balkanlardan gelen soğuk havanın etkisiyle Ağustos’un ortasında üşümeye başlamıştım. Bir saat kadar sınırda dip bucak arandıktan sonra -ki bu sırada onlarca sinek tarafından da ısırılmışım- nihayet Avrupa’ya ilk adımımı attım.

Selanik

Mutluluktan neredeyse ağlayacak olan ben, yurtdışında ki ilk fotoğrafımı çekmiştim. Sağ üstteki “güle güle” yazısını görmek bile yeterliydi. Memleketi sevmediğimden değil tabii ki sadece bir yıl öncesinde Edirne’ye gelmiş ve her fırsatta Yunanistan’a iç geçirerek bakmıştım (kahrolası sınırlar). Ama nihayet sınırın öbür tarafına geçmiş olmak nirvanaya ulaştırdı beni. Gümrükte Free Shop’a uğradım ve para koleksiyonumdan çıkarttığım Euroları bir bir harcadım. Aldığım iki bar çikolata olmasına rağmen Ekvador’dan iki dönüm kakao tarlası almış kadar mutlu oldum.  Bu sırada saat 06.15 olmuştu ve biz Yunan topraklarında ilerlerken güneş arkamızdan kovalarcasına doğuyor ve gök kubbeyi ışıtıyordu.

Dedeağaç'a (Alexandroupolis) gelene kadarki 50 kilometrelik yolumuzda her yan minareli şirin Türk köyleriyle, tarlada çalışan insanlarla doluydu. Anadolu’dan çok da farklı olmayan bu manzara karşısında biraz hayal kırıklığına uğramıştım açıkçası. Avrupa vatandaşı köylü dayılarım traktörünün üstünde sigarasını tüttürmek suretiyle çift sürüyordu. Tek dişi kalmış medeniyet bu olmamalıydı. Avrupa’nın Yozgat’tan bir farkı yokmuş diye düşünürken Kavala'yı geçtikten sonra işin rengi biraz olsun değişmeye başlamıştı.

Selanik bölgesine uygun ulaşım yollarından biri de havayolu. En uygun fiyatlı uçak biletlerini görmek için tıklayın

Kahvaltımızı yapmak üzere bir yol üstü dinlenme tesisinde durduk. Saat 9.00’a geliyordu. Otobüste priz, usb soketi olmadığından ve telefonumun şarjı bitmek üzere olduğundan kasaya gidip “telefonu şarja takabilir misiniz?” diye sordum bu sirtakisever güzel ablama. Ama bu şirin ve güleç yüzlü abla beni anlamadı ne yazık ki… Elimdeki şarj aletini görmüş olacak “Prizos??”diye haykırdı. Orada Yunancanın felsefesini anlayan ben “hee prizos prizos” diyerekten cevabı yapıştırdım. Bu sıcak ege insanıyla olan bu koyu sohbetimizden sonra yörenin meşhur frappesiyle kahvaltımı tamamlayıp öğleye doğru Selanik sokaklarına vardık.

Selanik şehrinde bir çok konaklama seçeneği var. Otel yerine ev kiralamak isterseniz Private Room In a Residence Flat, Foti's rooms with View, Private Room in a Family House güzel bir seçim olacaktır. Bunlardan en iyileri Designer Apartment with Sea View, Olvios Design Suite, Thess Easy Living. Şehir merkezine yakın konaklamayı tercih etmek isterseniz Квартира, Park Hotel, Vesta - Cozy flat with easy free parking gibi otelleri tercih edebilir ya da daha ekonomik alternatifler isterseniz Stay Hybrid Hostel, Crossroads, Studios Arabas tesislerini deneyebilirsiniz. Bir de booking.com'un Selanik aramalarında ara sıra güzel indirimli fırsat otelleri oluyor. Onları da bu linkten takip edebilirsiniz.

Ülkenin en büyük 2. kenti sahiden de krizden nasibini almış. Çoğu dükkân kapalıydı. Hayalet kenti andıran varoş sokaklarından geçtikten sonra asıl civcivli yere ulaştık.

Selanik-1

İlk durağımız Ata’nın eviydi.  Apostolou Pavlou (Islahhane) Sokağı  24 Numara'da bulunan bu şirin yuvaya konsolosluğumuz eşlik ediyor. Sokağın girişinde 24 saat polis nöbet tutuyor. Sebebi ise malumunuz faşist saldırılar… Ata’nın komşularının balkonlarında dalgalanan irili ufaklı Yunan bayrakları da dikkatimden kaçmadı. Gurbet ellerde “hoşgeldiniz” diyerekten karşılanmak ise tüm bu soğuk havayı aldı götürdü. Gittiğimde bina tadilattaydı.  Zaten Ata’yı da evde bulamadıydık. Konsolosluk bahçesinde Ali Rıza Efendi’nin diktiği nar ağacı gölgesinde serinledikten sonra bari diyorum evin önünde birkaç kare fotoğraf çekineyim. Sokağın karşısında ise bir souvenir mevcut. Müze evle ilgili pek çok hediyelik satıyor ve üstelik de Türk. 

Müzeden ayrılıp otobüse doğru giderken bir kitapçıda bir şeyler tanıdık geliyor gözüme.

Selanik-2

“Anaa İmirzalıoğlu değil mi bu” derken, yandaki amcalar da beni kesiyor. Loipon dergisinin başlığında “karadayı narkotikten hapiste” yazıyor belirteyim. Yunan dostlarımız Türk medyasını fazlasıyla takip ediyor. Bazı büfelerde günlük olarak Hürriyet, Sözcü, Sabah gibi gazeteleri de bulmanız mümkün. Bu güzel rastlantıdan sonra rotamızı Lefkos Pyrgos’a çeviriyoruz.

Selanik-3

1537 yılında Kanuni'nin denizden gelen tehlikeleri önlemek adına yaptırdığı Beyaz Kule sonraları hapishane olarak kullanılmış. O dönemde kanlı kule dedikleri mekânı, Yunanlar balkan savaşlarında ele geçirince zafer işareti olarak da beyaza boyamışlar. Her ne kadar bu gün o halinden eser kalmasa da, kule kentin simgesi konumunda. EU öğrencilerine ücretsiz olan kuleye, biz 2 € ödeyerek çıkıyoruz; (her ne kadar müze kartım olsa da burada geçmiyormuş maalesef) bıktım bu NON-EU durumundan! Her gümrükte, her müzede itilip kakılıp 3. sınıf dünya vatandaşı muamelesi görmekten bıktım. Bu paranoyak düşüncelerin tek açıklaması başıma vuran sıcaktı belki de… Fakat gümrüklerdeki NON-EU durumu gerçekten can sıkıcı.

Kulenin dört bir yanında dolaştıktan sonra Nikis Caddesi’nden Aristo Meydanı’na doğru kordondan ilerliyoruz. Hava adeta yanıyor. Kordon boyu barlar ve kafelerle dolu. İş vakti olmasına karşın kentin yarısı buralarda dünya bira rezervlerini tüketiyor. Sıcak fazla gelmiş olacak ki diyorum: “Ahmet olmayacak böyle bi büfe bulalım su alalım”. Az gidip düz gittikten sonra karşımıza bir kiosk, nam-ı diğer büfe çıkıyor. Derhal yanaşıp 1 litre su aldım. 70 cent tuttu. Büfeci abim de sıcaktan nasibini almış, iyice mayışmış olacak ki gözleri sanki “dolaptan alıverin gençler suları” diyor. Büfeyi geçtikten sonra bir elimde harita bir elimde su gide gide Aristo Meydanı’nı buluyoruz. Meydanda güvercinlerden başka fazla insan görmek zor.

Selanik-4

Biz etrafı gözlerken bir siyahi satıcı yanaşıyor yanımıza. Türk olduğumuzu öğrenince kendisinin de Senegalli olduğunu belirterek selamun aleyküm diye başladığı lafına bir şey satmak için ikna çabalarıyla devam ediyor. Lakin biz çetin ceviz çıkıyoruz ve siyahiyi yolluyoruz. Irkçılık yapmak istemiyorum ama turistik yerlerde siyahilerden ve Hindulardan uzak durunuz efendim. Elinize bir şey tıkıştırabilirler, hediye diye verip ardından para isteyebilirler. Bir de mutlaka pazarlık yapınız. 

Aristo Meydanı’ndan sonraki durağımız; “Aya Sofya Kilisesi”. Yolda sıcaktan kurtulmak adına kendimizi bir kiliseye atıyor ve 10 dakika kadar durum değerlendirmesi yaptıktan sonra tekrar yola çıkıyoruz. Biz kiliseyi ararken kaldırım kenarında Yunan milli takımı formalı yaşlıca bir bey amca eski paralar satıyor. Fırsattan istifade yanına uğrayıp paralara bakıyorum. O da nesi!! Kullandığımız 1 liralar, 25 kuruşlar gırla gidiyor. Aynılarını cebimden çıkarıp takasa girmeyi teklif ettim. Sağ olsun kırmadı beni. Biz Ahmet ile -ki kendisi yol arkadaşım oluyor- Drahmiler hakkında konuşurken “bende türkçe biliyorum” diyerek lafa girdi bey amca. Beni oldukça şaşırtan bu hususta yaşı gereği Türkçe bildiğini ve her yıl “Konstantinopolis”e gitmeye çalıştığını belirtti. Biz ne kadar İstanbul olduğunu diretsek de büyüğe saygı çerçevesinde sesimi çıkartmadım. 

Selanik-5

Atalarının yaptırdığı Ayasofya ile aynı adı taşıyan pek çok kiliseyi bu topraklara da yapmışlar. “SofyaOrtodoks halkı için pek çok şey ifade ediyor. Ortodoksluğun temel fenomenlerinden biri ve anlamı; “Bilgelik”. Kapalı olan kilisedeki sarı bayrak dikkatimi çekiyor. Sonradan tüm kiliselerde göreceğim bu bayrak çift başlı Bizans kartalından başkası değil. Bizans Ortodoks kilisesine bağlı olan yöre ibadethanelerinin merkezi ise “Konstantinapolis”. Selanik’te çok fazla Osmanlı eseri olmadığından (kalmadığından) bol bol kilise geziyoruz. 1430-1912 yılları arası Osmanlı’nın en önemli liman kentlerinden biri olmasına rağmen Yunan egemenliğinde hızlı bir yıkım gerçekleştirilmiş ve şehrin eskiyle bağlantısını kesmek adına camiler ve sinagoglar yıkılmış, eski Osmanlı evlerinin büyük bir kısmı tahrip edilerek kentin Avrupai bir görünüme kavuşması amaçlanmış. Hal böyle olunca da geriye pek çok kilise kalmış. Aya Dimitri Kilisesi de onlardan biri…

Selanik-6

4. yüzyılda Romalılardan kalma “Paleochristian” döneminde inşa edilen kilise, UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alıyor. İslamiyet’ten yaşlı bu mabet dünyaya kazık çakmış anlaşılan. Aynı adı taşıyan caddenin hemen alt sokağında Roma Forumu yer alıyor ve devamında da Dikastirion Parkı. Parkta yine eskilerden kalma Panagia Chalkeon Kilisesi var, 1430 yılında Osmanlı’nın fethinin ardından “Kazancılar Camii” olarak yüzyıllarca hizmet vermiş. Dinlenmek adına Dikastirion Parkı’nda biraz kendimize geldikten ve pelteye dönen beynimi burnumdan boşalttıktan sonra kordona doğru harekete geçiyoruz. Farklı bir yoldan gitmek adına semt pazarına atıveriyoruz kendimizi. Yanılmıyorsam burası kurulu sabit bir pazar. İçinde her şeyi bulabileceğiniz, arasta gibi bir yer diyebilirim. Kendisi “Selanik şeytan üçgeni” adını verdiğim üç büyük cadde olan; Nikis-Tsimiski-Egnatia arasında bulunuyor. Tamam, belki şekil itibariyle bir üçgen değil ama bu safta Eurocuklarınızı harcayabileceğiniz pek çok güzel mekân bulunuyor, aman dikkat!

Selanik-7

Kentte kaybolarak gezmek zor. Zira her yol kulenin olduğu meydana çıkıyor. Bu mantıktan hareketle gördüğümüz ara sokaklara dalıyoruz. Bu arastavari pazarda da gezilecek o kadar çok yer var ki aç kurtlar gibi saldırıyoruz etrafa. Ancak yöre sakinleri bizim kadar heyecanlı değil anlaşılan. Yunanlar çok rahat mirim. Kime ne sorduysak oturduğu yerinden kalkmadı hiç biri. Sonra vay efendim de kriz çıktı da ülke battı da… Batar tabii… Hâlbuki aynısını evimde ben kullanıyorum dese tapusuna ortak olurum o işletmenin. Velhasıl birkaç souvenirden magnetlerimi aldıktan sonra Arnavut taşlı Selanik sokaklarından başladığımız noktaya dönüyoruz. Beyaz kule’nin yakınlarında otobüsü beklerken midem kazınıyor. Etrafta da yaşlı bir amca simit satıyor. “Koulouri” dedikleri Yunan simidinden alıyorum bir tane. Aslında Yunan simidi demek biraz yanlış olabilir. Bildiğiniz simidin Yunan varyasyonu sadece. Çünkü milliyetçi yanım diyor ki: tıpkı baklava gibi, rakı gibi simit de Türk mutfağına özgü. Görünümü biraz az pişmiş gibi fakat tadı gayet de güzeldi.

Selanik-8

Zamanında Ankara’da akşam saatlerinde 7 tanesi 1 lira olan simitler dururken koulourinin tanesine 50 cent vermek biraz dokundu açıkçası. Ama işin içine gurbet-kilise-sıcak triyosu ve hafif bir esinti de girince lezzet ikiye, hatta üçe katlandı. Tam da bu lezzeti doruklarda yaşarken otobüsün kornasıyla kendime geliyorum. İnsanı kendisinden daha sıcak olan İzmir’in kardeşi, çok güzel hatıralar bırakıyor bende.

Siz siz olun; Ata’nın elini öpmeden, Beyaz Kule’ye çıkmadan, Aristo Meydanı’nı görmeden, Ote Tower'da bir frappe içmeden, Ladadika’da gecelere akarken 150 yıllık marka “Barbayanniuzosu denemeden, Chatzis Patisserie ve Koulouri tatmadan dönmeyin derim…

Diğer yazılarıma http://www.gezistan.com adresinden ulaşabilir, kentin detaylı haritasına ise http://goo.gl/ddLkBf'den göz gezdirebilirsiniz. Esen kalın...


Yazar Hakkında

Emre Doğandor

[1994-Bolu] Bir gezgin olarak doğmadım belki ama bir gezgin olarak ölmek, torunlarıma anılarımı anlatmak için yaşıyor ve geziyorum. Şimdilik stajyer bir seyyah olarak dünyayı tanımaya çalışıyor ve tanıdığım kadar da sizlere yazıyorum. 15.02.2013 tarihinde bir blogda başlayan küçük serüvenim burada devam ediyor. Bana ulaşmak isterseniz "www....