Balkanların İncisi Makedonya

Balkanlar maceramın ilk durağı olan Üsküp daha uçaktan inerken bile Yugoslavya'dan ayrıldıktan sonra hala toparlanmaya çalıştığını ve kasvetli olduğunu gösterdi. Bizim Esenler Otogarı bile bu havaalanından daha lükstür. Şehir dışında olan havaalanından Üsküp'e doğru giderken geçtiğimiz, adına türküler döktüğümüz Vardar Ovası'ndan geçerken duygulanmamak elde değildi. Yol kenarlarında gözüme çarpan mezarlar, bizimkilerin bakımsızlığına göre oldukça süslü ve canlıydı. Şehre girdiğimizde Üsküp'ün her yerinden görülen tepedeki haç biraz rahatsız ediciydi. Makedonlar bunu Müslümanlara gösteriş olarak yapmışlar fakat bölgedeki Müslüman halk kayıtsız kalmamış buna elbet ve 70 metre uzunluğundaki haç sembolüne karşılık 77 metre uzunlukta minaresi olan bir cami yaptırmışlar.

Halktan Türk esnaflarla yaptığım muhabbetlerde  yeni belediye başkanlarının Osmanlı izlerini silmeye çalışmasından oldukça rahatsız olduklarını gördüm, umarım buradaki eserlerimize sahip çıkabiliriz. Bunun gibi atışmalara rağmen şehirde cami ile kiliselerin aynı fotoğraf karesine sığacak kadar yakın olduklarını görebilirsiniz. Fakat Kurşunlu Han, Sulu Han ve Kapan Han gibi tarihi önemi olan eserlerimizin bakımsız kaldığını ve yıkılmaya yüz tuttuğunu görmek içimi burktu.

Üsküp Meydanı'na girdiğinizde Makedonların şehri Olympos gibi heykellerle kuşatmaya çalıştığını görebilirsiniz. Her 100 metrede bir heykel dikmişler bu ilginç olduğu kadar biraz abartı olmuş gibi geldi bana çünkü şehir doğallığını yitirmiş yapay bir yer olmaya başlamış. Şehir merkezinde kulaklığımı takıp dolaşırken kendimi İstanbul sokaklarında dolaşıyormuş gibi rahat hissettim, elime harita almadan pusulasız bir gemi gibi dolanmak kadar dünyada zevk alabileceğim hiçbir şey olamaz.

OHRİD / TETOVA (KALKANDELEN)

Balkanların incisi olan Ohrid'e giderken yolda Osmanlıların Kalkandelen diye adlandırdıkları ve içerisinde dünyaca ünlü Alaca Camii ile Harabati Tekkesi'ni görme fırsatı bulmak harika bir duyguydu. 500 yıllık bu tarihi yapıtta bizi karşılayan Sumocu-Yeniçeri karışımı olan Cemali adındaki zat biraz eleştirel yaklaşsa da tekkenin tarihini, nasıl ele alındığını, tahribatı hakkında yüzeysel bilgiler verdi. Benim dövmeme alaycı yaklaşsa da biraz samimiyeti kurduktan sonra göğsüne yaptırdığı denizci dövmesi muhtemelen hocasından gizliydi!

Bektaşilerin Cemevi'ne girmek, resimlerle süslü sohbet odalarında oturmak, hatıra defterlerine kısada olsa bir mani yazmak; bilinmeyenlerle dolu Alevilik mezhebinin kalbine inmek gibi oldu. Eminim benim yerimde olmak için can atan pek çok Alevi kardeşimiz vardır.

Ohrid'e vardığımda neden buraya Balkanların incisi dediklerine bizzat şahit oldum. Burası olağanüstü şirin bir tatil beldesi ve 300 den fazla kilise ile hem tarihi hem de mimari olarak harika bir uyum içerisinde inşa edilmişler. Özellikle Balkanların ilk üniversitesi olma özelliğini taşıyan St. Clement Kilisesi görülmeye değer manzarası ile Yavuz Sultan Camii'nin manzarasına nazire edercesine müthişti.

1050'li yıllarda yapılan Ayasofya Kilisesi tarih kokan yapısını hiç bozmamış içinde şapel bulunan bir kale gibiydi. Gladyatörlere sahne olmuş, bugün konser alanı olarak kullanılan antik tiyatro, bizim Side'deki kadar görkemini koruyamasa da manzarası, etrafında bulunan taş evleri ve dar sokakları ile insanı etkilemeye yetiyordu. Üsküp'te olduğu gibi burada da Türklere rastlamak, Türk mağazalarını görmek gurur vericiydi.

Makedonya'da Türk-Osmanlı izlerini silmek imkansız gibi görünüyor. Türklerin işlettiği kafede günler sonra taze bir çay içip kısık sesle de olsa ezanı dinlemek bu hazzı yaşamaya değerdi. Ezanın kısık sesle okunmasına içerlensem de aslında akustik açıdan bence olması gereken buydu. Zaten önemli olan daha uzaklara değil daha derinlere ulaştırmak değil midir bu ilahi duyguyu...

ST NAUM / RESNE / BiTOLA (MANASTIR)

Hava durumunda her zaman duyduğunuz ''Balkanlardan gelen soğuk hava kütlesi'' işte ben bu kütlenin doğduğu yerdeyim, inanılmaz soğuk bir güne uyandım. Otelde tıkabasa kahvaltımı yaptıktan sonra St. Naum şehrine hareket ettim. Nefes kesen bir manzarada kurulan St.Naum kilisesi oldukça garip bir geçmişe sahip, yıllardır burayı bizler Saltuk Türbesi, Hristiyanlar ise Aziz Naum adına ziyaret etmişler. Bahçesinde çok sayıda tavus kuşu olan bu alan etrafındaki küçük ve şirin kiliselerle birlikte sizi Normandiya'ya geçmişe bir ziyarete götürüyor.

Bu şirin kenti arkamızda bıraktıktan sonra Büyük İskender'in babası II. Fhilip tarafından kurulmuş Bitola şehrine vardık. 1912 yılına kadar Osmanlı Devleti'nin ticaret merkezlerinden olan bu şehre Osmanlılar Manastır adını vermişler. II. Meşrutiyet, burada çıkan isyan bastırılamayınca ilan edilmek zorunda kalınmıştır. Şehre girerken yine bizi görmeye alışık  olduğumuz en yüksek tepelerden birinde haç sembolü karşıladı. Buralarda Hristiyanlık öyle propaganda ediliyor ki yol kenarlarında ufak ufak kilisecikler yapmışlar, ben bunlara seyyar kilise demeyi uygun gördüm. Bitola ufak fakat çok kalabalık bir merkezdi. Yunanistan'daki ekonomik kriz nedeniyle Yunanlar alışveriş için Bitola'ya geliyorlarmış. Enfes bir vejateryan Napoli pizzası yedikten sonra Atatürk'ün okuduğu askeri okulu ziyaret ettim. Müzeye çevrilmiş ve gereken önem yeterince verilmiş olması büyük bir jest olmuş, anı defterini doldurmayı görev bildim.

Osmanlı Devleti'nin eseri olan ve şehrin simgesi konumundaki saat kulesinin tepesinde haç sembolünü görmek üzücü olsa da Türkiye'nin, bu sembolün kaldırılması için çalışmalara başlamış olması burukluğumu biraz giderdi, ben de bu konuda gerekli çalışmalar yapacağım. Bitola'da dikkatimi çeken bir başka hususta sokak lambalarının bile haç şeklinde olmasıydı. Herhalde kilise 18. yüzyıldaki ''Aydınlanma Çağını'' günümüz ışıklandırma sistemiyle geri getirebileceğini düşünüyor!

Bitola'dan sonraki durağımız Resneli Niyazi Bey'in şehri idi. Sakin ve dingin olan bu şehre genelde Norveçliler tatil zamanlarında gelirmiş bu yüzden evlerin çoğunun panjurları kapalıydı. Bölgede daha çok Müslümanlar yaşıyorlar, taksilerin burada kırmızı-beyaz olmasının sebebi ne olsa gerek...