Bir Adaya Düştük ve Yanımıza Sadece Kendimizi Aldık

Komünist bir ülkeye gelmek risklidir, hele hele benim gibi gezi yazıları paylaşan birisi iseniz daha risklidir. Çünkü ülkemdeki komünizm yanlısı arkadaşlarım burası için güzel şeyler yazmamı beklerken, karşıtı olan arkadaşlarım buranın olumsuzluklarını yazdığımda daha mutlu olurlar. Herkes kendi düşüncesine dayanak arar yani yazılarda, bulamazlarsa da eminim içinden bir parça “hadi canım sende” derler. Tahmin ettiğim bir şey var: yanında olanlar komünizmin pratiğini, karşıtı olanlar da teoriğini çok iyi bilmezler.

Kimileri Berna Laçin’in Küba yazılarını okuyup Küba’yı kendisi için ütopik bir rüya haline getirirken kimisi de Fatih Altaylı’nın Küba yazılarını okuyup Küba hakkında hayal kırıklığına uğramış olabilir. Ben de istenileni değil de, gözlemlediklerimi tarafsız yazmaya çalışacağım.

Önceleri İspanya toprağı olan bu büyük adanın, bir ucundan diğer ucu yaklaşık 1300 kilometre ve doğu batı yönünde uzanan bu ince adanın tamamı yeşil. Bugün Küba’daki dördüncü günümüz. Ülkenin en batı ucundaki şirin ve doğa harikası bir kasaba olan Vinasles’te ise ikinci günümüz. Evlerin tamamı tek katlı, küçük, renkli,bahçeli ve müstakil burada. Havana’ya göre çok farklı bir yapılaşma var.

Kaldığımız aile ise İngilizce’yi hiç bilmiyor. Bu yüzden bu aile ile beden dili aracılığıyla anlaşıyoruz. Onların konuştuğu İspanyolca’ya sadece Flamenko müzikten aşinayım. Dört güdür dikkatimi çeken bir durum, Türkiye’den geldiğimizi söylediğimizde bize hemen “Esel” diyorlardı. Bu durumu yol arkadaşım Çağlar çözdü. Meğer bizim Türkiye’de “Ezel” adında bir dizi varmış ve burada da oldukça tutulan bir diziymiş.

Kübalıların hayranı olduğu ve Türkiye’yi bilmelerinin nedeni olan bu diziyi benim duymamış olmam ayıp kaçar diye artık biliyor numarası yapmaya başladım. İlginç olan bir durum daha var; bizim ülkemizde olan terörden haberdarlar ve bazen Suriye ile karıştırdıkları da oluyor. Bizi Arap sanıyor kimileri de…

Bugünkü planımızda, yönümüzü Meksika Körfezi’ne dönerek beyaz kumsalları olan o kartpostallarda görmeye alıştığımız sıcak denizlere girmek var. Dünden anlaştığımız tur şirketi bizi sabah alıp akşam bırakmak üzere 1960 model Ford taksi ayarlamış. Sabah bizi kaldığımız evden aldı ve Kayo Kutia (Kayo Jutias) adasına doğru latin ritimleri eşliğinde bir saatten fazla yol aldık. Arabada bulunan iki Alman ve bir Amerikalı yol arkadaşımız var. Aslında buranın halkı buraya ada dese de, bu adayı ana karaya bağlayan bir araba yolu var. Yani görünürde bir ada olmamasına rağmen bu adı fazlası ile hak ettiğini söyleyebilirim. Çünkü fazlası ile bağımsız ve fazlası ile benzersiz.

Yolculuk bittiğinde bir süre durup o beyaz kumsalı izledik. Sonra da o güzel adayı keşfe çıktık. Kimseciklerin olmadığı yerlere gidip bize özel yarattığımız alanlarda girdik denize. Sudan karaya çıkan atalarımız olduğundan mıdır yoksa İzmir erkeği olmamdan mı bilinmez, deniz bir tutkudur benim için. Ama bugüne kadar gördüğüm denizlerde ayağım böyle bir kuma dokunmadı. Denizin içerisinde yürürken, sanki karada pamukların üzerinde yürüyormuş hissi yaratıyor buradaki beyaz ince kumlar.

Hindistancevizinin bir yerini delerek o tatlı suyunun içerisine koydukları rom ile güzel bir karışım hazırlayıp, doğal kabuğunda ikramda bulunuyorlar. Bitirdiğinizde kabuğu tekrar götürüyorsunuz ve dış kabuğunu çıkararak yenilmesi gereken bölgeyi bize tekrar veriyorlar. Bu tip bir adaya gelseniz de Küba’da fiyatların değişeceği korkusu yok. Çünkü fiyatlar arasındaki fark yok denecek kadar az.

Dönüş yolunda etraftaki tütün ambarlarını daha dikkatli inceledik. Birçok yerde yeşil ve kalın tütün yaprakları iplik ile birbirine bağlanmış ve kurumaya bırakılmış vaziyette duruyorlar. Sonrasında ise dünyaca ünlü puro fabrikalarına gönderildiklerini zannediyorum bunların. Çünkü Küba denilince akla gelen puro oluyor ve bu ülke için en önemli ihraç malı. Bundan dolayı şu an 89 yaşında olan ve yönetimden çekilen Fidel Kastro, “bu ülke için çok önemli ancak benim sağlığım için öyle olduğunu sanmıyorum” diyerek puro içmeyi bırakmış önceleri.

Dünkünden farklı bir restoran seçip akşam yemeğimizi yedik ve biraz yemek sonrası kasabayı keşfe çıkıyorduk ki yağmura yakalandık. Burada insanların çoğu şemsiye ile dolaşıyorlar, çünkü yakıcı güneşten ve aniden bastıran şiddetli yağmurdan korunmak için en önemli araç. Bu kadar yeşilin neden olduğuna şaşırmamak gerek. Güneş, yağmur, tekrar güneş, tekrar yağmur. Yağmurun dinmesini başka bir yerde kahve yudumlayarak bekledik. Sonrasında ise kaldığımız ailenin evine giderek evin önündeki sallanan koltuklarımızda bir süre oturup toprak kokladık.

Etiketler

Ali Yeniay

Yazar Hakkında

Ali Yeniay

"Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?" sorusuna "Gezerek, okuyan ve hatta gezi yazılarını paylaşan" diye cevap veren bir seyyahım ben...