Bosna-Hersek Bölüm 2: Neretva Kıyısında Osmanlı'nın İzinde

Nehir bakımından bir hayli zengin Bosna-Hersek için ‘Köprüler Ülkesi’ demek hiç de yanlış olmaz sanırım. Ortasından su geçen şehirleri, adaları, kimi zaman da vadileri, geçilmesi güç kara parçalarının iki yakasını birbirine bağlayan köprüler…  İnsanları, kültürleri birbirine bağlayan köprüler… Ne zariftirler. Gürül gürül akan bu nehirlerin üzerindeki sayısız köprülerden 60 kadarı Osmanlı’dan kalma. Bunlardan Osmanlı’nın Balkanlardaki simgesi ve gözbebeği iki köprü, Mostar ve Drina ise tarihi ve kültürel açıdan dünyaca ünlü. Yıllara, tabiata ve hava koşullarına direnen köprüler ne yazık ki savaşın, daha doğrusu insanların acımasızlığına direnememiş.

KONJIC ve KONJIC KÖPRÜSÜ  Mostar’a giderken yolumuzun üzerinde, Neretva Nehri'nin iki yakasına kurulmuş Konjic şehrinde mola veriyoruz. 17. yüzyılda Sultan IV. Murat tarafından yaptırılan Osmanlı köprüsü nehrin üzerinde bütün zerafetiyle yer almakta. Saraybosna'dan çıkan akıncıların mola verdikleri şehir de, bu köprü de adını 'atların dinlendiği yer' anlamına gelen ‘konjic’ kelimesinden almış. İkinci Dünya Savaşı'nda Alman bombardımanından nasibini alarak ağır hasar gören ve 59 yıl aslına uygun restore edilemeyen 6 kemerli köprü, birkaç sene önce Türkiye’nin yardımıyla onarılarak bugünkü güzel görünümüne kavuşmuş.

Köprünün her iki yakasında, hemen yakınında çok sayıdaki kafelerden birinde kahve molası veriyoruz. Balkan ülkelerinin çoğunda olduğu gibi burada da hemen her kafe ve restoranda bulunabilen Türk kahvelerimizi yudumlarken köprünün harika görüntülerini fotoğraflıyorum. Şehrin içinde Osmanlı tarihinin izlerini taşıyan birçok eserin yanısıra minaresi yıkık bir cami kaderine terk edilmiş değil, savaşın ne denli acımasız olduğunu hatırlatmak için özellikle restore edilmemiş eserlerden biri, insanlık ayıbını hatırlatıyor adeta...

Yine nehir kenarından, güzel manzaralarla Osmanlı’nın izlerini takip ederek yolumuza devam ediyoruz. Neretva kıyısında, yolun sol tarafında yeşillikler içine adeta gizlenmiş bir köyde duruyoruz. Hemen girişte Türkçe bir tabela karşılıyor bizi “Adem’in Yeri”, yol kenarında bize hediyelik eşya, taze meyve ve otlar satmaya çalışan köylü kadınlar da Türkçe konuşuyor. Burası Unesco Dünya Mirası Geçici listede, asıl listeye geçmek için bekleyen bir köy.

TARİHİ TÜRK KÖYÜPOÇİTEL
Neretva Nehri'nin oluşturduğu vadide 14. yüzyılda inşa edilmiş şirin köy Osmanlı’nın bu yöreyi fethetmesiyle daha da gelişmiş. Tepede heybetli kulesiyle şehri koruyan kale, 16. yüzyılda Hacı Aliya tarafından inşa edilmiş ve 17. yüzyılda Şişman İbrahim Paşa tarafından restore edilmiş olan cami, Saat Kulesi, kubbeleri ile Hamam, taş evleri ve güzel mimarisi ile sessiz, sakin ve yüzyıllar boyu Osmanlı hükümranlığına sadık kalmış, tam bir Osmanlı yerleşimi.

Kaleye giden Arnavut kaldırımlı oldukça dik taş sokaklardan yürürken sağlı sollu tarihi binaları geziyorum. Tam bir klasik Osmanlı mimarisi örneği olan ve aynı zamanda köydeki en büyük ve tek haremlik-selamlık bölümü olan güzel bir Osmanlı evi, büyük bir yangın geçirdikten sonra restore edilerek ziyarete açılmış. Yorucu bir yokuş ama yolun sonundaki manzara yorgunluğa değecek güzellikte. Eteklerine kurulmuş şehri korumakla yükümlü kale ve heybetli kulesi de yine Osmanlı zamanında güçlendirilen yapılardan. 16. yüzyıldan kalma İslam sanatı ve mimarlığını yansıtan tüm tarihi yapılar, Sırp Savaşı sırasındaki yoğun bombalarda tahrip edilen ya da hasar gören eserler, “Pocitel'i Daimi Koruma Programı” kapsamında restore edilmiş.
(Bu program, 2000 yılında Bosna-Hersek Devlet Federasyonu tarafından, bozulan kültürel mirasın korunması, hasarlı ve yıkılan binaların restorasyonu, mültecilerin ve yerinden edilmiş kişilerin evlerine geri dönüşünü teşvik etmek ve Pocitel'in tarihi kentsel alanının yeniden uzun süreli korunması ve canlandırılmasını kapsayan bir program.)

Bu şirin köyde daha uzun zaman geçirmediğime üzülsem de yola devam... Ana yoldan ayrılıp daracık yollardan geçerek Neretva Nehri'nin bir kolu olan Buna Nehri kıyısına geliyoruz. Her iki kıyısında çiçekler içinde çok şirin restoranların bulunan nehrin üzerinden güzel bir bir yaya köprüsü üzerinden karşı kıyıya geçerken ileride görünen mağara dikkat çekiyor. Birkaç metre sonra bir şelale coşkuyla akıyor. Nehrin kaynağı olan mağaranın hemen yanı başındaki sarp dağların eteklerine kurulmuş tekkeye geliyoruz.

BLAGAY (BLAGAJ) TEKKESİ – (Adı AlperenlerTekkesi olarak geçse de tekke daha sonraları çeşitli tarikatlar tarafından da kullanılmış, doğru adı Blagay Tekkesi)Romalılar döneminde Ortaçağ soylularına ev sahipliği yapan Blagay şehri 600 yıllık bir geçmişi ile tarihi bir kasaba. Adını havasından dolayı Boşnakça “ılıman” anlamındaki 'blaga’dan almış. Osmanlılar tarafından zapt edildikten sonra, 15. yüzyıl başlarında dervişler tarafından “Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek” idealiyle kurulan kasabadaki tarihi tekkede çok sayıda Hıristiyan’ın Müslüman olması sağlanmış. Bektaşi inançlı derviş Sarı Saltuk’un da burada yaşayıp gömüldüğü düşünülse de Balkanlar’da ve Anadolu’da çok sayıda türbesi olduğu da bilinmekte. İbadet odaları, misafirhane, mutfak, hamamlık, iç avlu ve abdesthane bölümlerinden oluşmakta.

Buna Nehri kenarındaki şirin restoranlardan birinde öğlen yemek molamızda alabalık yiyeceğiz. Hazır yemek molasındayken Bosna Mutfağı ve Bosna’da ne yenir üzerine bir yazı kale alayım.

Görüşmek üzere…

 

 

Etiketler

nevinsalman

Yazar Hakkında

nevinsalman

Ankara da doğdum, TED Ankara Koleji ve Gazi Üniversitesi Mimarlık fakültesi mezunuyum. 6 sene Londra'da yaşadım, sonraki yıllarda İstanbul'a yerleştim ve serbest çalıştım.