Google+

Arama formu

EIFFEL, LOUVRE, NOTRE DAME VE SEINE NEHRİ: KLASİK BİR PARİS GÜNÜ

Bugün Eiffel günü, 3. ve son günüm. Dayanamayıp sana mesaj attım. Paris’te olduğumu söyledim. Belki buluşuruz.

Bugün Eiffel’e çıkacağım için mi bu heyecan yoksa senden yanıt beklediğim için mi bilmiyorum. Ama heyecan uyutmuyor beni, erkenden kalkıp hazırlanıyorum.

Günün birinde Eiffel’e çıkarsam hep çok güzel olmayı hayal etmiştim. Bugün senden mesaj gelir de görüşürsek diye iki kat süslenesim var. Sarı tiril tiril bir elbise seçiyorum ve Fransız havasına aldanmamak için yanıma kot ceketimi alarak kendimce önlem aldığımı sanıyorum.

Eiffel’e doğru yine aynı yolu izleyip önce tiyatroya geliyoruz. Bir ritüel haline getirdiğimiz sol uçtaki krepçimize uğruyoruz. Her zamanki krepçimiz kapalı. Sağdakini denemeye karar veriyoruz ama büyük bir hüsran oluyor. Krepleri soğuk ve tatsız. Gün ve tepemizdeki güneş ise bir o kadar güzel ve sıcak. Güneş ılık ılık yüzümüze vuruyor. Sanki dün iliklerimize kadar işleyen yağmur bu semadan yağmadı. Seine Nehri’nde karşılaştığım Fransızlar, “Fransa’nın havası bir kadın gibidir, ne yapacağı hiç belli olmaz” demişlerdi. Hakikaten bu kadının sağı solu belli olmuyor, ama bugün iyi tarafına denk gelmiş olacağız ki bize karşı çok sıcak ve güzel davranıyor.

Paris bölgesine uygun ulaşım yollarından biri de havayolu. En uygun fiyatlı uçak biletlerini görmek için tıklayın

Vakit kaybetmeden ve bu kez çeşmelerin tadını çıkarmadan kendimizi bir an önce insandan oluşmuş bir piton yılanını andıran şu kuyruğun içine sokuyoruz. Sıra uzun, sıra kıvrım kıvrım, sıra başı sonu belli olmayan bir piton yılanı ve biz de artık o pitonun bir parçasıyız. Neyse ki  kuyruk şaşırtıcı derecede hızlı ilerliyor ve ben bir çay alıp gelinceye kadar arkadaşlarım çoktan girişe varmış oluyor.

Paris şehrinde bir çok konaklama seçeneği var. Bunlardan en iyileri Millésime Hôtel, Hôtel Le Relais Saint-Germain, Saint James Paris. Şehir merkezine yakın konaklamayı tercih etmek isterseniz Hôtel Belloy Saint Germain, Hôtel Central Saint Germain, Hotel Royal Cardinal gibi otelleri tercih edebilir ya da daha ekonomik alternatifler isterseniz Smart Place Gare du Nord by Hiphophostels, Le Regent Montmartre by Hiphophostels, Hipotel Paris Belleville Gare de l'Est tesislerini deneyebilirsiniz. Bir de booking.com'un Paris aramalarında ara sıra güzel indirimli fırsat otelleri oluyor. Onları da bu linkten takip edebilirsiniz.

Paris

Paris-1

Eiffel Kulesi’nde birinci ve ikinci katlar için ayrı bilet, zirve için ayrı bilet alınıyor. Nedenini anlamadığım bir şekilde, zirve biletini girişte değil, birinci katta satıyorlar. Birinci katta bilet kasasını arıyorum, ama 1 saat kapalı olduğu söyleniyor. Zirveye çıkmaya kararlıyım. Vakti fotoğraf çekerek, manzaranın tadını çıkararak geçiriyorum. Şehir ayaklarımın altında uzanıyor. Paris çepeçevre kuşatıyor bedenimi. Önüm arkam sağım solum Paris oluyor… Seine yemyeşil uzanıyor aşağıda, Nil deltasında kıvrılarak ilerleyen Nil Nehri gibi ağır ve sakin akıyor. Paris’in düzeni, sükûneti huzur veriyor. Benimle birlikte bu manzaranın büyüsüne kapılmış yüzlerce turistle birlikte Eiffel’i adeta tavaf ediyoruz. Mistik bir dönüş içerisindeyiz. Eiffel’de kendimi bir Mevlevi gibi hissediyorum. Ama bu Mevlevi donmak üzere, çünkü rüzgâr üstündeki tiril tiril elbisenin her yanından alabildiğine içine işliyor ve minicik ceketi onu ısıtmaya yetmiyor.

Zirve kasasının açıldığını görüp hemen sıraya giriyorum. Sıra ilerlemek bilmiyor, ben ise donuyorum ve ister istemez 2. katta bu kadar üşüyen birinin zirvede ne halde olacağını düşünüyorum. Saat 12.00’ye yaklaşıyor ve saat 13.30’da Louvre  Müzesi’ne satın aldığımız rehberli tur için Rivoli istasyonunda olmam gerek. Yani en fazla yarım saat daha bekleyebilirim, ama zirveye çıkmama yetmeyecek bu süre. Vazgeçiyorum. Zirveyi bir sonraki gelişime, daha romantik bir ana saklıyorum. Belki şampanya bile patlatırım çıktığımda diyerek aşağı inmeye karar veriyorum. Bu kez yukarı çıkmak için kullandığımız asansörler yerine, merdivenleri kullanarak aşağı inmek istiyorum. Çok doğru bir karar (!).

Paris-2

Paris-3

O kadar yüksekten aşağı inmek, kalbimin bir serçe kalbi gibi ürkek ürkek atmasına neden oluyor. Dizlerimin bağı çözülüyor, çünkü aslında yükseklik korkum var ve hangi akla hizmet tek başıma inmeye karar verdim bilmiyorum ama manzara çok güzel, şehir çok güzel ve orada tek başına bu keyfi çıkarmak müthiş. Sağ salim nihayet iniyorum. Tepemde yükselen mağrur Eiffel’e bir selam çakıp koşturarak Louvre Müzesi’ne gitmek için metro istasyonuna doğru yol alıyorum. Tiyatroya geri geldiğimde her zamanki krepçimin açık olduğunu görüyorum. Son kez yemeden gidemem. Bir gün içindeki ikinci krepim olsa bile… Krepi hazırlayan çocuk “bu ilk krepiniz değil sizin” diyor, bir kâhin edasıyla: “son krepiniz de olmayacak”. Gülümsüyorum, “umarım olmaz” diyorum, çünkü daha çooook krepler yeme hedefindeyim!

Louvre Müzesi’ne gitmek için metro görevlisinden yardım istiyorum. Paris metrosunu anlamak dünyanın en kısa metrosuna sahip bir ülkeden gelmiş bu kızı aşıyor. Ama şimdi anlıyorum bardak altlıklarından yemek servislerine, hatta bebekler için mama önlüklerine kadar her şeyin üzerinde neden metro ağının resmi olduğunu. Görevli Roosevelt’ten aktarma yapıp Rivoli’ye gidebileceğimi söylüyor. Roosevelt durağına indiğimde, bir metro istasyonunda değil, bir otel lobisinde ya da şık bir konağın salonundaymışım gibi hissediyorum. Tavanda 4-5 tane son derece şık olan lambaların yaydığı loş durakta birazdan gizli bir kapı açılacak ve şantörler şarkı söylemeye başlayacak sanıyorum. Açılan tek kapı metro kapısı oluyor ve kendimi bir an önce Rivoli’ye atıyorum.

Paris-4

Rehberimiz tatlı şirin bir Fransız kız… Bizi Louvre’un kapısından içeri soktuğunda, iyi ki rehberli bir tur almışız diyoruz çünkü Louvre tasavvur ettiğimden de büyük ve her şey Fransızca. Rehbersiz içinde yapacağımız gezide muhtemelen defalarca kaybolacak ve ne gördüğümüzü de anlamayacaktık. Rehber kız bize en görülmesi gereken yerleri gösterip tek tek anlatıyor. Bunlar benim de en çok görmeyi arzu ettiğim parçalar… Kızın yapmacıklıktan uzak, sakin halini seviyorum. Bizim kendimizi kaybedip onlarca fotoğraf çektirmemize hiçbir şey demeden sakin sakin anlatıyor her bir bölümü. Louvre’un artık sembolü olmuş Venus de Milo ya da nam-ı diğer Afrodit heykeli ile Semadirek Kanatlı Zafer Heykeli’ni (The Winged Victory of Samothrace) geçip İtalyan ve Fransız ressamların tablolarının bulunduğu bölümüne gidiyoruz.

Paris-5

Burada bizi tabii ki Mona Lisa bekliyor, ama rehberimiz öncesinde Napolyon’un tahta çıkışını simgeleyen devasa bir tabloyu işaret edip “17. yüzyıl photoshop’u da işte böyle oluyor” diyor. Çünlü Jacques-Louis David’in fırçasından çıkan bu tabloda Napolyon’un biricik aşkı Josephine, gencecik bir kadın gibi görünse de aslında o günlerde 41 yaşında. Resmin en önemli karakterlerinden Napolyon’un annesi ise  aslında bu törenden birkaç gün önce Napolyon ile kavga ettiği için törene katılmamış. 

Paris-6

Sırada beli uzun görünsün diye tablodaki kızın omurlarına fazladan bir iki omur daha ekleyen Jean-Auguste Dominique Ingres’in Büyük Odalık (La Grande Odalisque) tablosu var. Büyük Odalık tablosu sere serpe uzanmış karşımızda, gözleri davetkâr… Arından Theodore Gericault tarafından resmedilen ve 1816 yılında Moritanya açıklarındaki Arguin Kayalıkları'na çarpan Fransız firkateyni Méduse'ün çaresiz yolcularının, 12 gün boyunca derme çatma bir salda aç susuz verdiği yaşam savaşını anlatan Medusa’nın Salı (The Raft of the Medusa) tablosunu görüyoruz. Hemen sonrasında ise savaşı kaybedince eşlerini, hizmetkarlarını, hatta atını bile öldürten Asur Kralı Sardanapalus’un resmedildiği ve Romantizm akımının en önemli örneği olarak kabul edilen Sardanapalus’un Ölümü (Death of Sardanapalus) tablosu ve bir de tabii ki Mona Lisa var.

Paris-7

Romantizm akımının aklımdaki romantizmle hiç alakası yok. Büyük Odalık'ın davetkâr gözleri sonrasında, salda can çekişen insanları ya da yatakta katledilmiş eşleri ve atları görmek içimde garip hisler uyandırıyor. Aslında şu an ben Louvre’u oda oda, tablo tablo gezerken; bir yerlerde birileri tam şu anda şu dakika belki din, belki gurur, belki iktidar, belki para, belki sebepsiz yere birilerini deşiyor, öldürüyor, katlediyor. Dünya; tarih öncesinden beri, tarihin olmadığı zamanlardan beri acımasız… İnsanlı ya da insansız, doğanın kanunları belli… Hep büyük küçüğü yok ediyor. Küçük akıllı, uyanık ya da şanslı değilse… Bu koca tabloları görünce insan huzur mu bulmalı, yoksa varoluş amacını mı sorgulamalı bilemiyorum. Belki de sadece renklerin ve çizgilerin güzelliğine dalıp, ressamı takdir edip bakıp geçmeli… Çok düşünmek iyi değildir bazen. Yalnızca mutsuzluk getirir. Belki de Mona Lisa ondan böyle belli belirsiz gülümsüyor. Çok düşünmekten…

Paris-8

Hisleri konusunda insanın aklını karıştıran, ne düşündüğünü ve ne hissettiğini anlayamadığınız, Poker Face diyebileceğiniz bir kadının tablosudur benim için Mona Lisa. Belki de aklınızda bu kadar sorular oluşturmasa, tablo bu kadar da aklınızda yer etmeyecek. Bu tablo; yarattığı o sorular, o gizem yüzünden mi bu kadar bizi meraklandırıyor ve kendine çekiyor diye düşünüyorum. Oysa en çok görmek istediğim Mona Lisa tablosu, şimdi düşünüp bakınca, en az hatırımda kalan tablo olmuş. Aklımda ise tek bir tablo var. Rehberin anlatmadığı ama benim aklımdan çıkmayan tek bir tablo: Anne-Louis Girodet de Roussy-Trioson’ın Atala’nın Gömülmesi (The Burial of Atala) tablosu.

Paris-9

Tanrı’ya verdiği yeminden ötürü sevdiği adamla evlenmemek için zehir içerek kendini öldüren bir kadını resmediyor tablo. Kadın bir ölüden çok, uyuyan bir peri gibi. Huzur dolu… Bir tarafta ölüm onu kapıp götürürken; ayaklarına sarılmış olan adam içinizde, en derinlerinizde, koyu katran rengi bir acı veriyor size. İster gerçek hayatta, ister kurguda intihar edenlere hep büyük bir saygı duyduğumdan olacak ki tablodaki kadına hayranlık duyuyorum. Yaşamı, tutkularını, zaaflarını ilkelerine tercih etmeyen bir kadın bu. Kendi doğrularını seçip ebedi uykuyu seçen bu kadını, belki de ressam sırf bunun için bu kadar huzurlu ve mutlu çizdi.

Paris-10

Ben böyle türlü türlü  kasvetli düşünceler içindeyken rehberimizin süresi doluyor ve hep birlikte bir fotoğraf çektirdikten sonra, bizi bu bölümde bırakıp gidiyor. Birdenbire Louvre ile başbaşa kalıveriyoruz. Aklıma eskilerden, çok eskilerden ta çocukken izlediğim bir dizi geliyor. 80 kuşağının çocuklarındansanız mutlaka siz de izlemiş veya rastlamış olabilirsiniz. Amerikalı bir aile, çölde bir gezi için bir rehberle anlaşır. Rehber fazla para isteyince ve baba da kabul etmeyince, rehber onları bir mabedin içinde bırakıp gider. Aile mabetten her çıkışlarında farklı bir zamana ve farklı bir medeniyete yolculuk eder ve başlarına türlü türlü maceralar gelir.

İşte aynen o aile gibi kalakalmıştık mabedin içinde ve hangi tarafa gideceğimizi nereye bakacağımızı bilmiyorduk. Her çıkışta farklı bir zamana, farklı bir medeniyete çıkıyor; kâh kendimizi Mısır medeniyetinde kâh Antik Yunan'da buluyor, medeniyetler içinde kayboluyor, tekrar çıkıyor, tekrar kayboluyorduk. Etrafımız benim başlangıç düzeyindeki Fransızcamın yetmediği tasvirlerle çevriliydi ve tek kelime bir şey anlamadan, binlerce buluntu, anıt, eser arasında bir baş dönmesinin esiri olmuştuk. Sonunda Louvre Müzesi’nde aşırı dozda tarih ve kültürden ölen ilk Türk gençleri olmamak için ünlü piramitte birkaç resim çektirip kendimizi Notre Dame’ın yollarına vurmaya karar verdik.

Paris-11

Notre Dame deyince aklımda sadece müzikal var. Bu sene hem müzikalini izlemek hem kendisini görmek nasip oldu. Notre Dame’a gitmek için yine metroyu kullanıyoruz ama biraz uzağında inip tekrar nehir boyunca yürümeye başlıyoruz. Yol çok güzel… Paris’i güzel kılan bu nehir mi, yoksa nehri mi güzel kılan Paris bilemiyorum; ama her gün bu nehre dalıp dalıp gidebilirim Paris’te yaşasam.

Paris-12

Dolambaçlı yollardan sonra nihayet Notre Dame’ın sivri kuleleri beliriyor uzaktan. Yolda karşılaştığımız bir Fransız üşenmeyip bizi kapısına kadar bırakıyor. Fransız centilmenliğine bir kez daha hayran oluyoruz ve Fransızların nasıl bu kadar centilmenliğe rağmen kötü bir üne sahip olmayı başardığına anlam veremiyoruz. Ama Louvre sonrası içeriyi gezecek halde değiliz. Dışarıdan birkaç fotoğraf çektiriyoruz. Asıl kalabalık ön cephede toplanmış. Hemen ön tarafta dilek dilenen bir halka var. Kimi dilek dilemek, kimi günlük muhabbet, kimi fotoğraf derdinde… Notre Dame’da herkes yapacak bir şey buluyor. Bizi buraya bırakan Fransız’ın önerdiği restorana gidip biraz dinlenelim diyoruz. Bütün gün ayaktaydık ve bu ayaklar artık isyan halinde.  Oysa bizi bekleyen bir de Seine Nehri turu var. Ama Fransa’ya kadar gelmişiz, soğan çorbası yemeden gitmek olmaz.

Paris-13

Le Depart Saint Michel adlı restorana oturuyoruz. Piyanist filminin (http://www.imdb.com/title/tt0253474/) ünlü aktörü Adrien Brody’yi sanırım klonlayıp buraya garson olarak koymuşlar. Garsondan gözümü ayıramıyorum. Çok ukala ve soğuk görünüyor. Soğan çorbasından bir kaşık alıp Fransızca “çok lezzetli” diyorum. Bizden Fransızca duymayı hiç beklemeyen garsonun tavrı değişiyor. Artık çok daha sevimli ve tatlı. Elimde Louvre Müzesi’nden aldığım kitabı görüp bana “Bayan Mona Lisa” diye sesleniyor. Hatta tatlıları kendi bizzat gösterip tek tek anlatıyor. Ama yemeye vakit yok çünkü tur kaçacak. Paketlettirip apar topar çıkıyoruz ve koşa koşa Port Neuf’e gidiyoruz. Buradaki köprüde binlerce rengârenk dilek kilidi bizi karşılıyor. Keşke bir kilit de bende olsaydı, şimdi dilek dilerdim diye iç geçiriyorum. Evrene verilen rüşvetlerin sonu yok ne de olsa…

Paris-14

Tekneye binip yol alıyoruz. Büyüleyici, esrarlı, gizemli Seine Nehri’nde ilerliyoruz. Museu d’Orsay’e vuran dolunay ışıkları benim de bütün bedenimi yıkıyor. İleride Eiffel, ışıklarını kuşanmış, gecenin zifiri karanlığında bizi selamlıyor. Eiffel ışıklı, Eiffel yaldızlı, Eiffel pırıl pırıl parlıyor. Gözlerinin içi gülen bir çocuk gibi Eiffel. Aklıma sen geliyorsun… Sanırım bu noktadan sonra ne turda ne gördüğümü, ne turda ne anlatıldığını hatırlıyorum. Yalnızca Paris’in ışıklı gecesini, birbirinden güzel binalarını ve köprülerini aklımda seninle, kalbimde seninle geziyorum. Ne yaptığını, nerede olduğunu düşünüyorum. Şimdi tam şu an ne hissettiğini… Üzgün müsün, mutlu musun, heyecanlı mısın, aklına azıcık bile geliyor muyum?

Paris-15

Tam o sırada senden mesaj geliyor. Bazen aramızdaki telepatiye hiç inanamıyorum.

Şehir dışında olduğunu ve Paris’e çok yaklaştığını söylüyorsun. Ne zaman döneceğimi soruyorsun. Son gecem olduğunu söylüyorum. “Buluşalım o zaman” diyorsun. Seine Nehri’nde, ilk oturduğum ve şehrin tadını çıkardığım Alexandre Köprüsü'nde buluşmayı öneriyorum. Orada seninle oturup uzun uzun sohbet edesim var. Şehrinden bahsedesim var, bu şehrin her metrekaresinden… Görüşmediğimiz günlerden beri neler yaptığımı bir bir anlatasım var. Bu 1 senede hayatımda neler neler olduğu… Bir kitap yazmak istediğimi anlatasım var sana… Henüz aklımda şekillendiremediğim ama genel hatlarıyla artık vücut bulmaya başlamış bir kitap… Sözleşiyoruz.

Port Neuf’e nasıl geri geldik bilmiyorum artık. İçmeden sarhoş olmak böyle bir şey olsa gerek. Hemen otele dönüp üstümü değiştirmeli, İspanya’dan aldığım şarabımı kapıp Alexander Köprüsü’ne gitmeliyim. Metroya indiğimde fikir değiştiriyorsun. Çok yorgunsun. Bütün gün araba kullandın ve yarın görüşsek olmaz mı diyorsun? Olmaz. Çünkü sabah çok erkenden ayrılıyorum şehirden.  

Arkadaşları Concorde Meydanı’nı görmeye uğurlayıp tek başıma otelime dönüyorum. Aslında çok üzüleceğimi, hatta otele girer girmez hüngür hüngür ağlayacağımı sanıyorum. Olmuyor. Valizimi toplayıp yatıyorum. Hiç uyumadığım kadar rahat bir uyku çekiyorum. Kapanışlar ve bitişler insana en çok huzur veren şeylerden biridir çünkü. Sürüncemeler ise ömür törpüsüdür. Ondandır herhalde; bitişleri başlangıçlardan çok severim, çünkü sonu her zaman bellidir.

Paris bana bu kapanışı verdiği için garip, esrik bir mutluluk duyuyorum. Tıpkı güzel bir İspanyol şarabının kana yavaş yavaş karışırken verdiği o ilk mayhoş mutluluk gibi... Yavaş yavaş uyku kanıma karışıyor, ben ise geceye...

Paris-16