Fas'a Bastık: Kazablanka

“Konuşuyor olmakla, düşünüyor olmak arasında derin bir uçurum var” demişti yazar. Ben de geziyor olmak ile gezi yazıları okumak arasında derin bir uçurum olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar bu düşüncede olsam da bu uçurumun derinliğini azaltmaya çalışacağım sizler için. Buralara gelmeseniz bile "gelmiş kadar olduk" dedirtmek çabasındayım. Sanırım içimden geldiği gibi, sadece yaşadıklarımı ve bildiklerimi doğal bir şekilde sizlere anlatabilirsem bu hedefime ulaşmış olurum.

 
Fas, Afrika’nın kuzeybatı ülkesi. Alçakgönüllü olduğu coğrafyasından belli olacak ki, İspanya ve Portekiz’e (İber Yarımadası'na) aşağıdan bakıyor. Ortaokulda coğrafya derslerimizin vazgeçilmez sorusu: Avrupa ile Afrika’yı birbirinden ayıran ya da Akdeniz ile Atlas Okyanusu'nu birleştiren boğaz hangisidir? Cevap: Cebelitarık Boğazı. İşte o boğazın güney tarafı Fas.


 
Ucuz olduğu için tercih ettiğimiz Arabia Havayolları'na ait uçak rötarlı bir şekilde 01:40'ta hareket edip 06:40'da yani 5 saatlik yolculuk sonucu Fas-Kazablanka'ya ulaştı. Ama akıllı telefonlarımıza baktığımızda buradaki saatin 04:40 olduğunu gördük. İki saat bizden geride olan bu ülkenin Türkiye'den kaç yıl geride olduğunun kararını ancak bu ülkeyi gezdikten sonra verebiliriz.

Burada da pazarlığın hayatın vazgeçilmez unsuru olduğunu okuduğumuz için sabahın köründe taksicilerle pazarlığa tutuştuk ve kendimizi İmperial Otel'e 200 Fas Dirhemine (20 Dolar/50 TL) bıraktırabildik. Bir yerin parasına ve insanına alışmanın ilk tecrübesi insanın kafasını karıştırabiliyor. Otele gelip iki saatlik uykudan sonra otelimizde kahvaltı yaptık. Kahvaltıda ilgimi çeken zeytin çeşidiydi. Türkiye gibi önemli bir zeytin ülkesi olan Fas, kahvaltıda zeytini farklı otlar ve soslarla karıştırarak çeşitlendirmeyi başarmışlar.


 
Fas'ta uzun yıllardır yaşayan iş adamı Oğuz Sipahi ile buluştuk otelde ve ondan önümüzeki bir haftaya ilişkin brifing aldık. İnsanın yabancı bir ülkede, kendi ülkesinden tanımadığı bir insanı bile görmesi sanki 40 yıllık dost gibi konuşmasına neden oluyor. Çünkü Fas'ta insanlarla iletişim çok zor kuracağımızı kısa sürede anladık.

Burada Arapça konuşuluyor ve ikinci dil bilen kişilerin bildiği dil istisnasız Fransızca. Oğuz Sipahi bize, Fas'ta bir hafta boyunca rehberlik edecek olan ve aracımızı kullanacak olan Muhsin adında Fas'lı bir genci ayarladı. Muhsin bize önümüzdeki yedi gün boyunca eşlik edecek. Çok küçük bir problem dışında sorun yok gibi görünüyor ki o sorun da; ne o bizi ne de biz onu tek kelime anlayabiliyoruz. Muhsin Arapça ve Fransızca biliyor, biz de onları bilmiyoruz. Ama elimde Arapça sözlük, bir yandan ona kelime gösteriyorum bir yandan caddeleri arşınlıyoruz. Ateşle bile haberleşmiş ben bu tip sözlükten gösterme usulü haberleşmeyi ilk kez deneyimliyorum.

Öncelikle yürüyerek Kazablanka merkezini ve çarşısını gezdik. Buranın merkezine Birleşmiş Milletler Meydanı adı verilmiş ve o meydanda kokulu su satan bir amca ile fotoğraf çektirdik. Renk itibari ile birbirimize de yakıştığımızı düşünüyorum. Kazablanka'nın caddeleri İstanbul İstiklal'i andırıyor. Hatta ortadan tramvay geçince daha bir ülkemize benzettim. Ama geri kalmış olarak adledilen bu ülkedeki şehir içi raylı sistemin Bursa'daki İpekböceği'nden kat kat başarılı olduğu söylenebilir.

Kısa bir şehir turunun ardından yorgunluk nanesi içtik. Buradaki halkın misafirperver olduğunu gelmeden önce okumuştum. Yazılarda gördüğüm gibi acaba bana o ünlü Nane Çay’larından ikram ederler mi diye düşünürken, ikram ettiler ama parayla.  Ama sanırım bir Fas’lı tanıdığımız olsaydı ve bizi evine götürseydi eminim bizim Türk Kahvesi ve çay ikramımız gibi onlar da Nane Çayı ikram ederlerdi. Bizim nasıl milli içeceğimiz ayran (!) ise, buranın da nane çayı. Bazen çam fıstığı ve portakal çiçeği eklenerek hazırlanan bu çay gerçekten çok alışkın olmadığınız bir tat. İlginç gelse de, genzimde sonradan yakıcı bir tat bıraksa da denemeye değerdi. Ablam bana “her naneyi yiyorsun” diyordu, burada da sayılır mı bilmem, “yemedim ama içtim.”


 
Buradan sonraki durağımız değerli Türk İşadamı Oğuz Sipahi'nin evine konuk olduk. Oğuz Sipahi buraya 17 yıl önce gelip yerleşmiş ve inşaat asıl faaliyet konusu olmakla birlikte ticaretle de uğraşıyor. Aynı zamanda profesyonel anlamda fotoğraf sanatçısı. Evinde Fransız misafirleri olmasına rağmen bizi de misafir etti ve güzel bir sohbet oldu. Askerlik yıllarında "sakıncalı piyade" olduğu zamanlardan bugüne hayatından kesitler anlattı. Daha sonra uzun uzun konuşup tartışmak istediğim bir kişi olduğunu anladığım nadir kişilerden birisi. Bu kısa ev ziyaretinden sonra hep birlikte Atlantik Okyanusunda güneşi batırmaya gittik.

Atların sahil boyu koştuğu, güneşin mükemmel bir şekilde denize vurduğu o güzel karelerin çoğunu hafızama kazıdım. Ama benim bu gezideki en büyük şansım, benim gezi arkadaşım olan Resul Gümüş, Nihat Gümüş ve Erhan Çakır'ın profesyonel anlamda fotoğrafçı olmaları. Bu gibi adamlarla gezerken bana sık sık poz vermek düşüyor. Arada bir sahil kenarında olduğumuz bu gibi zamanlarda kendimi top model falan sandığım bile oluyor. Sonuçta sürekli uzun uzun objektifler üzerimde. Kolay değil tabi ki...

Sahilden dönüşte Afrika kıtasının en büyük alışveriş merkezi olan Morocco Mall'a girdik ve karnımızı bir güzel doyurduk. Burada ilk günden Fas mutfağını tercih etmedik. Bu devasa alışveriş merkezinin içinde bir milyon litre su barındıran aquadream isimli bir akvaryum var. Silindir biçiminde olan bu akvaryum, 360 derece izlenebiliyor ve içinde 40 farklı balık türü olduğu söyleniyor.
 
Türkiye’nin bir ucundan diğerine kadar olan uzunluğundan daha fazla bir uzunlukta Atlantik Okyanusu'na kıyısı var Fas'ın. Bu kıyı o kadar güzel ve ortalama bir sıcaklığa sahip ki yıl boyunca 15 C ile 25 C bandında oynuyor. Tam bana göre yani. Ne çok soğuk ne çok sıcak. Sürekli bahar olması ve de "baharda aşkın başka olması" mantığından yola çıkarsak yılın her anı Fas'ta aşk başkadır demek doğru olsa gerek.

Ayrıca ilginç bir bilgiyi daha öğrendik. Bu iklimden dolayı burada ne kalorifer ne de soba gibi bir ısınma sistemi yok evlerde. Buradaki insanlar o gibi ısınma sistemlerine oldukça yabancılar. Sadece yerli olmayan aileler evlerini tüplü sobalarla ısıtıyorlarmış. Yerli halkın bu ılıman iklimdeki tercihi ise dışarı sıcaklığı ile içeri sıcaklığının sürekli aynı olmasının sağlıkları açısından daha iyi olacağını düşünüyorlarmış ki sanırım çok doğru bir mantık...
 Bugün Fas'a bastık, yarın umarım Fak'a basmayız...

 

Etiketler

Ali Yeniay

Yazar Hakkında

Ali Yeniay

"Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?" sorusuna "Gezerek, okuyan ve hatta gezi yazılarını paylaşan" diye cevap veren bir seyyahım ben...