Fethiye, Telmessos ve Ölüdeniz Tatili

Likya kentlerini gezmeyi planladığım fakat zaman yetersizliğinden bir türlü gerçekleştiremediğim ve uzun süredir, bölge hakkındaki kitapları okuduğum, şu günlerde; karşıma çıkan Atlas dergisinin “Yaz” ekinde yer alan “Mavi Likya” makalesi; bayram tatilini de fırsat bilip, nihayet harekete geçmemi sağladı.

İnternet üzerinden kalacağım pansiyonların rezervasyonlarını ve güzergâhımı hazırlayıp, son dakika bana katılmak isteyen kuzenlerimle birlikte yola çıktık. İstikamet; Fethiye, Kalkan, Kaş, Kumluca, Kemer yolu üzerindeki Likya kentleri...Telmessos, Xanthos, Letoon, Patara, Antiphellos, Myra, Olimpos, Phaselis...

Ölüdeniz

İnegöl’ün köftecileri, mobilyacıları; Kütahya’nın seramikçileri, porselencileri derken, sabırsızlıkla bitmesini beklediğimiz yol nihayetinde gece geç saatlerde Antalya’da son buldu.

Kuzenlerimi, mecburi bayram ziyaretleri dolayısıyla, bir gün sonra Kalkan’da buluşmak üzere, Antalya’da bırakıp, sabah çok erken saatlerde Antalya otogarından, Fethiye’ye doğru yola çıktım.

Fethiye Yat Limanı

Bey Dağları manzarası eşliğinde “yayla yolu” denilen güzergâhtan yolculuk yaklaşık 3,5 saat sürüyor. Yol boyunca, dolmuş mantığında, her köyde durup, yolcu indirip-bindiren otobüsün kaptanı, radyoda açtığı bayram türküleriyle bir an coşup yerinde oynamaya başlıyor. Milyonlarca keçi yaşadığına kanaat getirdiğim, geçtiğimiz her Yörük köyünde, herkes kaptana selam veriyor, kaptan da onlara… Yandaki koltukta oturan Japon kızlar, kaptanın hareketlerine bir türlü anlam veremiyorlar sanırım, adam bi tuhaf ;) Hatta; hiç alakasız bir yerde, otobüsü sağa çekip, "hadi şurada bi sigara içelim yaa" deyip kısa bir mola bile verdik.

Fethiye’nin sarı sıcağı yüzüme bir tokat gibi çarptı, otobüsten iner inmez. Sanki sıcak olduğunu biz anlamıyoruz gibi, ağustos böceklerinin de “scak scak scak scak” diye var güçleriyle cırlamaları, olaya daha da vahamet kattı.

Yangında alevlerin arasından kaçar gibi, bir taksiye atlayıp kalacağım pansiyona yol alıyorum. Bölgede karşılaştığım her esnaf, Fethiye’nin il olmasının gerekliliğinden ve denize dolgu yapılan alanın depremde çökmeye en müsait bölge olmasından bahsediyor sürekli… Taksici de öyle… “İl olun olmasına da önce şu kente bir klima taktırın yahu”, diyesim geliyor.

Ölüdeniz

Kalacağım pansiyon, Fethiye’nin en eski mahallesi Paspatur’da, yat limanına bakıyor. Resepsiyonist Ahmet; hamakta uyuya kalmış. Askerliğini Bursa’da yapmış ya, hemen bildiği semtleri anlatıyor. Bursa’da her mahalle Orhanlı, Osmanlı, gazili, beyliymiş... Bir de tuhaf isimleri varmış semtlerimizin: Çekirge, Altıparmak… Sanki sizinki çok normal; Paspatur ;)

Balkon kapısını açıyorum, belki biraz eser diye; bahçede kıyamet kopuyor yine; “scak scak scak scak scak…” Ağustos böcekleri…

Yeterince vakit kaybettim, hemen dışarı atıyorum kendimi yine; gezmem gereken çok yer var…

Fethiye-Telmessos

Ege’nin sonu, Akdeniz’in başlangıcı… Eski adı, “Meğri”, Rumcadaki “uzak diyar” anlamındaki “Makri”’den geliyor. Uçağı Şam’da düşen, Cumhuriyet döneminin ilk şehit pilotlarından Fethi Bey’in anısına almış ismini.

1957’deki depremde büyük hasar görmüş, kent yeniden inşa edilmiş. Hala da; sık sık,  irili ufaklı depremler oluyor bölgede.

Yat limanı sahilinden başladığım yürüyüşümün ilk durağı Telmessos antik kentinin tiyatrosu. Fethiye, antik Telmessos kentinin üzerine kurulmuş. Sokak aralarında birçok antik kalıntıya rastlayabilirsiniz yürürken. Tiyatroda restorasyon çalışmaları sürdüğü için gezemiyorum. Sadece dışarıdan, boyum yettiği kadar, teneke perdelerin üstünden görmeye çalışıyorum, parmak uçlarımda yükselerek… Harap bir halde; okuduğum şey yalan değilse; eski bir belediye başkanı, antik tiyatronun oturma sıralarını, iskele yapımında kullanmış!

Kaya Mezarlarından Fethiye manzarası

Hayal kırıklığımı, Paspatur’un çardaklarla gölgelenmiş çarşı sokağında gideriyorum. Rengarenk, tahta sandalye ve masalarla donatılmış sokak, biraz soluklanmak için ideal. Zira kaya mezarlarını görmek için, birazdan tırmanışa geçeceğim, güç toplamam gerek…

Telmessos, Likya Birliğinin, Karia sınırındaki bir liman kenti. Hani şu; evlilik kurumuna inanmayan, güzeller güzeli Daphne’yi, cezalandırmak için “defne ağacına” çeviren tanrı (!) Apollon’dan olma, Troyalılara ihanet eden Antenorun kızından doğma Telmessos efendi adına kurulmuş. Fethiye’deki ilk yerleşim yeri. Karialılardan tutun da Pergamonlulara, Romalılara kadar, birçok imparatorluğun hâkimiyetinde kalmış ve nihayet Türklerin eline geçmiş… Benim izlediğim kadarıyla, bugünlerde de İngilizler, Hollandalılar ya da Rusların eline geçti geçecek. Her yer bu uluslardan insanlarla kaynıyor Fethiye’de; tüm tabelalar bu dillerde… Kapanın elinde kalacak… Hele ki Hisarönü, küçük İngiltere olmuş. Kendi ülkemde, yabancı hissetim kendimi…

Mendos Dağı yamacındaki kaya mezarlarına doğru tırmanışım biraz zorlu oluyor. Aslında Fethiye’nin her yerinden görünen bu kaya mezarlarından bir tanesi var ki; heybetiyle, adeta Fethiye’nin simgesi olmuş: Kral Amyntas’ın anıt mezarı…M.Ö. 4. yüzyılda yapılmış. Diğer kaya mezarlarının yanında, şaşaasıyla hemen fark ediliyor. Ön cephesi iki sütunlu bu kaya mezarı tipik bir İon tapınağı tarzında inşa edilmiş. Oldukça yüksek rakımlı bu bölgeden, müthiş bir Fethiye panoraması da izlenebilir.

Kral Amintasın mezarı

Tek katlı, bahçeli, mor salkımlı evlerin arasından kent merkezine doğru inişe geçerken, yolun ortasından kalmış tipik bir Likya lahiti karşılıyor beni. Yaşlı amcalar, lahitin karşısındaki çınarın gölgesinde oturmuş, bana sesleniyor birisi : “hey, ingliş firend!”… Yanına gidiyorum, “merhaba” diyorum, hala İngilizce bir şeyler söylemeye çalışıyor. “Buyur amca, Türküm ben, Türkçe konuş diyorum” şaşırıyor. “Ben, seni İngiliz sandım diyor, nasıl Türksün sen öyle?” !!! “Sarı kaşlarımı boyatmalı mıyım acaba?” diye geçiriyorum içimden, sonra da haykırmak istiyorum “Türküm ben, Türküm!” ;) Ama yapmıyorum, içime atıyorum yine… ;) “Gel o zaman” diyor, “madem Türksün, Türklere şuradaki türbeyi gezdiriyorum, İngilizlere kaya mezarlarını”... Belli ki; turist avcısı… Ama ben Türküm, kaptırmam sana para ;)

Fethiye’de, şehir merkezi dışında nereye gitmek isterseniz isteyin, tüm dolmuşlar Merkez Camii önünden geçiyor. Hangi dolmuş önce gelirse ona bineceğim ve ilk orayı dolaşacağım diye totem yapıyorum: Ölüdeniz ya da Kayaköy… Önce Ölüdeniz geliyor, meğer Kayaköy dolmuşları yarım saatte bir, Ölüdeniz dolmuşları neredeyse her an geçiyormuş.

Ölüdeniz Tabiat Parkı, girişi ücretli. Kişi başı 6 TL. Muhteşem lagünü, Türkiye’nin tanıtım broşürlerinde en çok kullanılan plaj fotoğrafı. 2006 yılında, dünyanın en güzel plajı seçilmiş. Asıl güzelliğini, yukarıdan bakan, yamaç paraşütçülerine gösteriyor. Benim ona cesaretim yok. Berrak, dingin denizi, günün yorgunluğu için çok iyi geldi. Beklediğim kadar kalabalık değil; belki de geç bir saatte gelmiş olmamdan kaynaklı…

Şehit Yüzbaşı Pilot Fethi Bey

Telmessos lahitleri

Plajın girişindeki tek büfe, bunun avantajını kullanarak her tatil beldesinde olduğu gibi fiyatları fahiş rakamlara çekmiş… Dert etmiyorum, önümde Akdeniz, ardımda defne ormanı; üstümde rengârenk paraşütler, kulağımda en iyi yol arkadaşım Ayten Alpman; “Kim bilir kim var yanında?” söylüyor.

Her yer yaşlı İngilizlerle dolu, sanki tüm iyi kalpli İngilizler ölmüş de; buraya cennete gönderilmiş gibi… Sonra, eskiden cüzzam hastalarının buraya sürgüne gönderildiğini okuduğumu hatırlıyorum, ürperiyorum. Zavallılar, hayatlarının son zamanlarını cennet gibi bir yerde geçirmeleri istenmiş herhalde…

Güneş kızıllaşırken, ben de pembeleştiğimi fark ediyorum. (!) Milyon faktörlü krem kullansam da benim için her daim eziyete dönüşen güneş ışınlarından kurtulmuş olmanın rahatlığıyla akşamı ediyorum Ölüdeniz’de…

Planımda ilk aksamayı yaşıyorum, son 24 saattir yolculuk yapıyor olmanın rehavetiyle, pansiyonda akşamüstü uykusundan uyanamıyorum… Kayaköy’e gitmek için vaktim kalmıyor.

Terasta yat limanının ışıklarını izliyorum, bana bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar… Haa evet, ben de seni tanıdığıma sevindim Fethiye…

Yarın uzun bir gün olacak; Xanthos, Letoon ve Patara beni bekler.

Etiketler