Firavunların ve Efsanelerin Kenti Kahire

Cairo… Kahire… Al-Qāhira…

Tren raylarını değil de bu kez bulutları arşınlayarak başladığım yolculuğumda beni karşılayan kentin başka dillerdeki isimleri bunlar… Afrika'ya, o hep gitmek istediğim çöle, sıcağa ve sarı rengine ait sözcükler… Dünyanın harikalarına sahip gizemli şehir, Firavunların ve efsanelerin kenti Kahire

Beni bir Aralık sabahı keskin bir toz kokusu ve güneşli gökyüzüyle karşılayan Kahire, Arapçada “düşmanları kahreden şehir” demekmiş. 20 milyon kişinin yaşadığı bu ismi hüzün vaat eden dev şehirle aramızda iki saat mesafe var yalnızca. İki saat, bir büyük mavi deniz ve sonra her şey başkalaşıyor… O Aralık sabahında da öyle oldu. Akdeniz'in yeşili ve mavisi gitti, yerini çöl sarısı aldı. Ben, ilk kez Afrika'da olmaktan dolayı heyecanlı halimle zamanda yolculuğa başladım ve bu öylesine farklı ve büyülü bir yolculuk oldu ki anlatması gerçekten kolay değil…

“Gökler var oldukça senin anıtların da var olacak ve senin adın gökler durdukça duracak”

Böyle yazıyor göklere uzanan dev anıtlarda… Bahsedilen kişi, ünlü firavun II. Ramses… Tarihin 67 yıl hükümdarlık yaptığını söylediği, devasa tapınaklar yaptıran, 100'e yakın çocuğu olduğu rivayet edilen, Kadeş Savaşı'nın yenilmez komutanı, kutsal kitapların kahramanlarından biri, güneş tanrısı Ra'nın oğlu Ramses (bir rivayete göre II. Ramses'in Kadeş Savaşı'na dâhil olduğu gün güneş tutulması yaşanmış ve bu yüzden kendisine ışığın oğlu deniyormuş)…

Binlerce yıl önce yazılanlar bugün de gerçekliğini koruyor. Gökler hala var ve sanki Ramses hala yaşıyor, tıpkı diğer bütün gizemli kişilikleri gibi Mısır'ın… Her gün milyonlarca turist, şehre onun ve diğer firavunların eserlerini görmeye geliyor. Kahire bir yanıyla hala Antik Çağ'da yaşıyor. Çöl rüzgârları inatla yenilenen her şeyi sarartıp eski haline döndürüyor. Şehre ayak bastığınız anda daha önce görmediğiniz, hissetmediğiniz başka bir şeyle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz hemen…

Kahire'de geçirdiğim ilk saatler oldukça ilginçti. Sanırım bu batıdan gelen her turist için böyledir. Önce bir toz karşılıyor insanı havaalanında, nefes alamıyor gibi hissediyorsunuz. Sonra sokakların kirliliğine, evlerin eskiliğine, trafiğin inanılmaz şekilde düzensiz ve kuralsız oluşuna, insanların fazlasıyla rahat ve vurdumduymaz tavırlarına şaşırıyorsunuz. Sürekli şaşırıyorsunuz… Zaten bu şaşkınlık hali, öncelikle insanı Kahire'ye çekiyor. Zamanla bu şaşkınlık geçiyor ve şehrin o salaş haline alışıyorsunuz, hatta o tembelliği seviyorsunuz.

Şaşkınlıklarla dolu küçük bir şehir turundan sonra sıra Nil'i görmeye geldiğinde yine heyecanlandım. Çünkü Nil; Kahire'nin, hatta bütün Mısır'ın can damarı… Kendimize isim yaptığımız, hakkında çok konuştuğumuz o ünlü büyük nehir… Fakat binlerce yıldır şehri yaşatan bu görkemli suya, nehir diyesi gelmiyor insanın… Deniz gibi ihtişamlı, sessizce akıp gidiyor şehrin içinden Nil… Üzerinde gemiler ve kayıklar dolaşıyor. Eski Mısırlılar Nil'e “muazzam nehir” anlamına gelen Ḥ'pī ya da iteru diyorlarmış. İlk gecemi ben de bir gemide, Nil üzerinde, yemek yiyerek ve şarkılar söyleyerek geçirdim. Güverteden, dolunayın ışığında parlayan gökdelenleri izledim. Gece olunca kaybolan tozun, kirin ardındaki pırıltılı, sımsıcak, başkalaşmış Kahire'yi uzunca seyrettim. Sanırım kenti ilk kez orada, o anda sevdim.

Piramitler ve Zaman

Kahire'deki ikinci günüm de harika başladı. Maadi Hotel'den kalkan otobüs, biz meraklıları Piramitlerin yer aldığı Giza (Gize) bölgesine götürürken yol boyunca Mısır izlenimlerimi yazdım. Otobüs camından şehri seyrettim. Gecenin merhameti kentten çekip gitmiş; Kahire yine toza, dumana, gürültü ve kaosa bürünmüştü.

Piramitleri ilk gördüğüm anı, sanırım hep yüzümde gülümsemeyle hatırlayacağım! Harika bir andı çünkü. Uzaktaydılar, sanki erişilemeyecek kadar uzakta… Gökyüzüne uzanıyorlardı, kâğıttan yapılmış gibiydiler. Silik, solgun, üçgen karton kutular gibi… Etraflarında evler, oteller, gökdelenler, arabalar… Yani akıp giden modern hayat ve o dev üçgen taşlar… Hepsi bir arada, öylece, orada yaşayıp gidiyorlardı. Bu Mısırlılar için ne kadar sıradan ve normalse, bizler için de o kadar anormal ve sıra dışıydı! Yaklaştıkça daha da büyüdüler, daha da güzelleştiler, daha çekici ve bir o kadar da akıl almaz bir hale geldiler. Yol boyunca rehberimiz bize Piramitlerin hikâyesini anlatmıştı ama ben zaten az çok bir şeyler biliyordum. Aslında Mısır'da büyüklü küçüklü yüzlerce piramit bulunuyor ama Giza'dakiler en güzelleri ve en ünlüleri… Keops, Kefren ve Mikerinos için yaptırılan mezarlar bunlar… İsimlerini sonsuza dek hafızalara kazıtan bu firavunlardan Keops ve Kefren'in mumyalarının nerede olduğunu kimse bilmiyor fakat Mikerinos'un Atlantik Okyanusu'nun deriliklerinde yattığını biliyoruz. Bu ilginç hikâyeyi kısaca anlatmak gerekirse; soyguncular Mikerinos'un mezarında buldukları mumyayı İngilizlere satmışlar. 13 Ekim 1838 günü İskenderiye'den Londra'ya ulaşmak üzere yola çıkan Beatrice isimli gemi, Cebelitarık açıklarında yakalandığı fırtınadan kurtulamayarak batmış ve Mikerinos'un mumyası da gemiyle beraber okyanusunun derinliklerine dalmış!

Bir Mısır deyişine göre; “İnsanoğlu zamandan korkar, zaman da Piramitlerden!” Piramitler ve onları yaptıran firavunlarla ilgili hikâyelerin sonu neredeyse yok. Her biri tonlarca ağırlıktan oluşan milyonlarca taş bloğunun üst üste konmasıyla yapılan bu devasa anıtlar insanı adeta büyülüyor. Üstelik bu taşlar gelişigüzel bir şekilde de yerleştirilmemiş, öyle bir ayarlama yapılmış ki Piramit kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya yılda sadece 2 kez güneş girmekte (doğduğu ve tahta çıktığı günlerde)… Büyük Piramit'in açıları, Nil'in delta yöresini iki eşit parçaya bölüyor. Gize'deki üç piramit, aralarında bir Pisagor üçgeni olacak şekilde düzenlenmişler. Büyük Piramit'in tabanının yüzeyi, anıtın yarısının iki katına bölündüğünde Pi=3,14 sayısı elde ediliyor ve dört yüzeyinin toplam yüzölçümü, piramit yüksekliğinin karesine eşit. Aynı zamanda dev bir güneş saati olan Büyük Piramit (Ekim ortasıyla Mart başı arasında düşürdüğü gölgeler, mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterirler), dünyanın kara kitlesinin merkezinde yer alıyor ve Gize'den geçen boylam, dünyanın denizleriyle anakaralarını iki eşit parçaya bölüyor (bu boylam ayrıca, kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup, bütün yerkürenin uzunluğu ölçümünde doğal sıfır noktasını oluşturur). Bütün bunlar ve daha fazla şaşırtıcı bilginin yanı sıra Piramitlerin içinde yaraların iyileştiği, kirlenmiş suyun temizlendiği, radar vb. cihazların çalışmadığı söyleniyor. Ayrıca mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür!

Sadece bu bilgiler bile insanı fena halde sersemletiyor, değil mi? Ben daha fazla sersemlemek adına Büyük Piramit'in içine girmeye karar verdim. Bunu yapabilmek için bir bilet edinmem gerekiyordu, yaptım. Fotoğraf makinemi içeri almadıkları için başta üzülsem de birkaç saniye içinde hayal kırıklığımın yerini yine bir şaşkınlık ve merak aldı. Bir mağaraya girer gibi girdim önce, sonra o mağara bir tünele dönüştü. Daracık, alçak, nefes alması oldukça güç, karanlık bir tünel içinde neredeyse sürünerek ilerledikten sonra karşıma oldukça dik, tahta merdivenleri olan bir yokuş çıktı. Orayı da terden sırılsıklam olmuş bir biçimde tırmandıktan sonra (bütün bunları önümde ve arkamdaki onlarca insanla beraber yapıyorum elbette, yoksa orada tek başına dolaşmak insanı büyük ihtimalle delirtir!) yeniden bir tünel ve işte sonunda Firavunun lahitinin olduğu odadayım! Karanlık, dışarıdaki çöl sıcağına göre oldukça serin, dikdörtgen şeklinde bir oda burası… Oda ile ilgili yine benim aklımı başımdan alan birtakım matematiksel hesaplamalar, gizemli ve garip bilgiler var tabii ama ben onları düşünmek yerine yorgunluktan yere çöküveriyorum! Köşede benim gibi oturan iki adam gözüme çarpıyor; orta yaşlı, gözleri kapalı, bağdaş kurmuş adamlar… Biri meditasyon yapıyordu. Bilmiyorum, emin olamıyorum şimdi, belki ikisi birden meditasyon yapıyorlardı ama odayı, o taşları daha da gizemli ve korkunç kılan ve oradaki herkesi istisnasız mumyaya çeviren (sessiz ve hareketsiz kalmıştık) bir Omm sesi tam olarak o köşeden geliyordu! O anı hiç unutmayacağım! Ben de gözlerimi kapadım, dua ettim, hayatımda olmasını istediğim her şeyi sıraladım ve orada olduğum için şükrettim. İnsan o atmosferde her şey o garip sesle yankılanıyorken başka hiçbir şey düşünemiyor, sadece şükrediyor!

Piramitlerin ihtişamını perçinleyen Sfenks var bir de çevrede… Başı insan, bedeni hayvan görünümlü bir dev heykel bu… Yüzünü doğuya, Ra'ya dönmüş; 46 metre boyunda ve 21 metre yüksekliğindeki bu Piramit koruyucusunun burnunu atış talimi yapan Napolyon'un ya da Sultan Selim'in askerlerinin kırdığına dair hikâyeler kulaktan kulağa dolaşmakta…

Sfenksin etrafında bir de “Mumyalama Odası” bulunuyor. Bunu da büyük bir turist kafilesi eşliğinde gezdikten ve bütün taşlara dokunduktan sonra Plato adı verilen, üç piramidin de uzaktan muhteşem göründüğü ve çeşitli şekillerde fotoğrafların çekildiği alana gidiyoruz. Mısırlı satıcılar her yerde olduğu gibi orada da işbaşında; turistlere sahte papirüs, minik heykelcikler, şapkalar satmaya çalışıyorlar. Bir yanda binlerce yıllık inanılmaz bir tarih, diğer yanda para için dilenen çocuklar, adamlar… Kahire; tezatlıklar şehri…

Saatler sonra Piramitlere veda ederek Giza'dan ayrılıyor otobüsümüz. Sonradan aynı yere üç kez daha geleceğimi ve yıldızlı bir gecede, Sfenksin önünde muhteşem bir Işık & Ses gösterisi (Sound & Light Show) izleyip zamanda yolculuk yapacağımı henüz bilmiyorum!

Kahire Müzesi

Eski Mısır'a ait kazılardan elde edilen ne varsa bugün Kahire Müzesi'nde sergilenmekte… Eski takılar, küçük heykeller, devasa heykeller (Mısır'da her şeyde bir devasalık söz konusu), maskeler, lahitler, odalar ve mumyalar… Mısırlılar sadece insanları değil, hayvanları da mumyalamışlar… Müzede maymun, timsah, balık ve çeşitli hayvanların binlerce yıllık mumyaları da görücüye çıkıyor! Sanki eski Mısırlılar bizle “Bakın, biz neler yaptık, bilimimiz ve sanatımız sizi yuvanızdan alıp buralara getirdi” diyerek hafiften dalgasını geçiyor!

Duvarlarında papirüslere yazılmış ünlü Ölüler Kitabı'nın asılarak sergilendiği müzede 19 yaşında ölmüş firavun Tutankhamun'un da maskesi ve mumyasının içine konulduğu altından yapılmış odası da sergileniyor. Müzedeki her şey çok ilginç ve çok fazla şey var. En az bir tam gün, hatta iki gün ayırıp iyice, dikkatlice gezmek gerekli… İnsan tavana uzanan lahitlerin yanından hızlıca geçerken kahroluyor!

Mumyaların bulunduğu oda için ayrıca para ödeyip bilet almanız gerekiyor. Fotoğraf makinesi sokmanın yasak olduğu odaya ben bir şekilde makinemi de alıp mumyaları gizlice fotoğraflıyorum. İşte karşımda Ramses, bilge bir yüz ifadesiyle yatıyor! Sultanahmet'teki dikilitaşta zaferleri anlatılan III. Tuthmosis'e İstanbul'dan selam getiriyorum!

Ağlayan yüzler, acılı yüzler, karanlık yüzler… Saçları, dişleri, parmakları ve ifadeleriyle her yerdeler!

Kahire Müzesi ile ilgili iki ilginç ayrıntı; kadın mumyalar tabutlar içinde sergileniyor, onları göremiyoruz (Firavun olan tek kadın Hatşepsut'unki dâhil) ve Giza'daki en büyük piramidi yaptıran Keops'un (Khufu) müzede sadece bir adet heykelinin olması ki o da küçücük boyutlarda!

Han el-Halili, Hasan Şaş ve Mısır Sokakları

Kahire'nin ünlü mekânlarından birisi de herkesin bahsettiği Han el-Halili Çarşısı… İlk duyduğumda buranın büyük ve bizim Kapalıçarşı gibi bir yer olduğunu düşünmüştüm. Yanılmam fazla zamanımı almadı. Çarşıya giden yol çöplerle bezenmiş, inanılmaz kötü kokan dağınık sokaklardan geçiyor. Oraya ulaşması bir dert, orada dolaşması ayrı, çıkması başka bir dert… Yine de her şeye değer çünkü Han el-Halili çok eğlenceli bir yer… Yere bez serip üzerine hediyelik eşya koyanlar, tezgâhlarda satış yapanlar ve dükkânları olanlar diye üç gruba ayırabiliriz çarşı esnafını… Fakat hepsinin ortak bir özelliği var ki o da turistlerin parasını almadaki becerileri ve kararlılıkları! Mısır'da yaşamanın kurallarından biri de pazarlık yapmak… Her şey için pazarlık yapmak gerekiyor zira en ufak bir şeye bile değerinin üç, hatta dört katını bile ödeyebilirsiniz. Ben de çarşıda fark ettim, meğer pazarlık yapabiliyormuşum ve gayet iyiymişim bu konuda. Yine de itiraf etmeliyim ki çok yorucu bu iş… Gün sonunda konuşmaktan, arkamdan koşan satıcıları dinlemekten ve para muhabbeti yapmaktan yorgun düşmüştüm.

Kahire'de herkesten duyduğum şeyi Han el-Halili'de de duydum, hatta en çok orada… Bu, yüklemsiz bir cümle… Türk olduğunuzu anlayınca ki anlama yöntemleri arkanızdan “Hey, madam, Türkiş, you Türkiş?” diye bağırmaları ve sizin de refleks olarak bakmanız sonucunda gerçekleşiyor. Sevecenlikle söylenen bir cümle; Yavaş Yavaş Hasan Şaş! İlk duyunca çok gülmüştüm ve sevecenlikle karşılamıştım. Mısırlılar Türk Milli Takımı maçlarından oldukça etkilenmişler ve bu ülkede bir nevi tekerleme gibi olmuş, Türkiye'den geldiğini söyleyen herkese bunu söylüyorlar! Fakat aynı cümleyi günde onlarca kez restoranda, Piramitlerde, sokakta, müzede bile(!) duyunca insanı fenalıklar basıyor. Bir süre sonra gülemiyorsunuz bile! Acaba Hasan Şaş Mısır'daki ününün farkında mı, merak ediyorum!

Kahire'den Gitmek

Kahire'den ayrılmak hiç kolay olmadı. Son gece Işık Show'da iken son kez arkamı dönüp gizemli taş bloklarına bakarken de gece Couchsurfing'ten Ehab'ın arabasından ışıl ışıl parlayan şehri seyrederken de (radyoda Lüblanlı şarkıcı Fairuz içime işleyen bir Arapça şarkı mırıldanıyordu!) gözlerimin dolmasına engel olamadım, olmadım…

Birkaç güne sığan inanılmaz anılar ve maceralar, edindiğim yeni arkadaşlar… İnsan bir şehrin içindeyken bile o şehri özlüyorsa oraya yeniden gitmelidir, gitmek zorundadır ve bu yüzden ben tekrar Kahire'ye gideceğimi biliyorum. Bu bir serüven, Mısırlı Nobel ödüllü yazar Necip Mahfuz'un dediği gibi:

Dilenmek, gece gündüz amaçsız okumalar içinde, putperest duacılarla gece kulüplerinde, sağır yürekleri kızıştırarak, cehennem serüvenlerinde

Özlem Güzelharcan

Yazar Hakkında

Özlem Güzelharcan

Çok okur, çok gezer, çok yazar. Seyahat ve edebiyatı mizahi dille birleştiren bir blogger.