Güneye Adım Adım Yolculuk ve Hatay

Kendime bu kez de Türkiye'nin en güneyine doğru uzanan bir rota hazırladım. 

Sabah erkenden kalktım, daha önceden hazırlamış olduğum çantamı kaptığım gibi kendimi tren garında buldum. Tren gelir gelmez attım kendimi içine. Tren yavaş yavaş ilerlemeye başladı ve ben de yaşadığım şehre kocaman bir el salladım. Türkiye’nin güzel dağ, ova, nehir manzaralarını izleye izleye yaptığım beş saatlik bir yolculuğun ardından ilk durağım Konya’ya vardım. 

İlk durak: Konya

Konya tren garından ilk bulduğum otobüse atladım ve gara çok da uzak olmayan şehir merkezine ulaştım. Daha önceden araştırmış olduğumdan şehri avucumun içi gibi biliyordum neredeyse.

Yöresel lezzetlerin olduğu bir lokantaya girdim. Önce etli ekmek yedim sonraysa doymamış olmanın verdiği bir iştahla tirit kebabı yedim. Yemekler o kadar güzeldi ki tadı hâla aklımda diyebilirim. 

Lokanta sonrası mevlevî tarikatının kurucusu Mevlana’nın kabrini ziyaret ettim. Burası sanki dış dünyadan soyutlanmış gibi huzurluydu. Her yerde ney sesleri vardı. O anki huzurumu size tarif edemem.

Buradan çıkışta çok az zamanım kalmıştı ve ben de Konya’nın bir diğer ünlü lezzetlerinden olan “höşmerim” tatlısını yemeye gittim. Aceleyle yedikten sonra tekrardan bir otobüs bulup tren garına gittim.

Konya’daki kısa ziyaretimin ardından buradan ayrılıyordum, alışık olduğum gibi başka bir şehre gidiyordum. Trene son anda yetiştim, ben biner binmez tren hareket ettti. Yorgunluğumdandır ki trene biner binmez uyumuşum. Uyandığımda yaklaşık bir saat geçmişti. Trenin manzaraları hayranlık vericiydi. Toros dağlarının arasında usul usul ilerliyordum. Meşhur Varda Köprüsü’nün üzerinden geçtim trenle. Buranın manzarası paha biçilmezdi. Hava da yavaş yavaş kararmaya başlamıştı, ama yolculuk bitmek bilmedi. Yedi-sekiz saat civarı sürdü yolculuğum. Trenden indiğimde yorgunluktan ölmek üzereydim fakat bu yorgunluk gezmek için hiç bir şey değildi. 

İkinci durak: Adana

Ve sonunda Adana’daydım. Saat gecenin on ikisi ve ben hiç bilmediğim bir şehirde yalnız başımayım. Sora sora buldum gecemi geçireceğim yeri. Kalacağım yer tanımadığım birisinin eviydi, bir internet sitesinden bulmuştum burayı. Açıkçası biraz korkmadım değil fakat öyle iyi bir insandı ki evin sahibi, kendi evimdeymiş gibi hissettim orada. Gider gitmez kendimi attım yatağa.

Sabah kalktım ve yeni bir şehirde olmanın heyecanıyla başladım gezmeye. İlk olarak kahvaltı etmek için oto sanayinin içindeki meşhur börekçiye gittim. Bir porsiyon börek sipariş ettim. Böreğin tadı o kadar güzeldi ki dayanamayıp biraz daha yedim.

Kalktım börekçiden ve oto sanayinin içinde biraz gezebilirim diye düşünüp sokaklarda yürümeye başladım. Sokaklar o kadar pisti ki bir an Hindistan’da mıyım diye düşünmedim değil. 

Ardından Seyhan Nehri üzerine inşa edilmiş Taş Köprü’ye gittim. Bu köprü M.S. 6. yüzyılda Romalılar tarafından inşa edilmiş. Muazzam bir mimarisi vardı. Üzerinde yürüdüm, nehrin karşı tarafına geçtim.

Henüz acıkmamıştım fakat, yine ünlü bir lokantada -lokantadan ziyade önünde bir iki masa olan dükkanda - Adana kebabı yemeye gittim. Kebap o kadar güzeldi ki tadı hâla damağımda diyebilirim. Acaba memleketinde yapılan ve tadı güzel olmayan bir yiyecek var mı gibi sorular aklımı tırmalamaya başladı.

Burdan çıktım ve 1998’de inşa edilmiş Sabancı camisine gittim. Caminin mimarisinin mükemmel olmasına karşın ziyarete gelen bir ben vardım. Şehri gezerken oldukça fazla yürüdüğümdendir ki oldukça yorulmuştum ve caminin içinde bir köşeye kıvrılıp uyumaya karar verdim, bir gezginden de bu beklenirdi zaten. Uyandığımda aşağı yukarı bir saat geçmişti. 

Sonrasında Adana’nın en eski camisi olan Ulu Cami’ye geldim. Cami dışarıdan bile oldukça tarihi görünüyordu. Duvarlardaki ince motifler günümüzde dahi yapılamıyordu. 16. yüzyılda inşa edilen bu cami 1998 yılına kadar Adana’nın en büyük camisi olma özelliğini korumuş. Koskocaman şehirde en beğendiğim yer bu camiydi. 

Ardından otogara gitmem gerektiğini fark ettim. Zar zor otogara giden bir dolmuş buldum. Dolmuş ziyadesiyle kalabalıktı ki kendimi otogara nasıl attığımı hatırlamıyorum.

Adana hakkında çok olumlu şeyler söyleyemeyeceğim. Yemekleri hariç bu şehri beğendiğim söylenemez. Gezilecek görülecek fazla eser yoktu ve ayrıca şehrin insanlarından da pek memnun kaldığım söylenemez. Biraz daha kalsam sıkılırdım dediğim sayılı şehirlerdendi burası.

Son durak: Hatay

Yolculuk yaklaşık üç buçuk saat sürdü. Bu sürenin sonunda otobüsten indiğimde yine başka bir şehirde olmanın verdiği dayanılmaz mutluluk kapladı içimi. Türkiye’nin en güney şehri olan Hatay’daydım artık.

Otogardan çıkınca şehir merkezine oldukça uzakta olduğumu fark ettim. Şehir merkezine giden son dolmuşun içine atladım ve yaklaşık yarım saatlik bir yolculuğun ardından şehir merkezine ulaştım. Buraya gelmek için yollarda tam on altı saatimi harcamıştım. Nasıl desem, İstanbul’dan yapılacak bir buçuk saatlik uçak yolculuğundan daha güzel olduğunu düşünüyorum bunun.

Şehir merkezine indiğimde gözlerime inanamamıştım. Sokaklar olabildiğine canlı ve neşeliydi. Her yerden müzik sesleri geliyor, insanlar eğlene eğlene yürüyordu sokaklarda. Doğrusunu söylecek olursam hiç böyle bir şey beklemiyordum. Bu ambiyans beni oldukça etkilemişti. Bir anda içimdeki sevinç daha da artmıştı. 

Şehrin tam da merkezine konumlanmış bir konakta kalacaktım Hatay'da. Konağın içinde dahi dışarıdan müzik sesleri geliyordu. Benden başka hiç kimse yoktu bu konakta ve birazcık korkutucuydu. Avluda bir duvardan diğer duvara asılı beyaz çarşaflar beni biraz ürpertmişti. Ayrıca tuvalet dışarıdaydı, eski köy evlerinden aşina olduğumuz gibi. Ama odanın içindeki huzuru size tarif etmem mümkün değil. Bir yanda sıcacık soba, bir yanda da huzur dolu yatağım… Hemen yattım ve ertesi gün yapacaklarımın heyecanıyla uykuya daldım.

Sabah kalktım ve ilk olarak dünyanın en büyük arkeoloji müzesi olan Hatay Arkeoloji Müzesi’ne doğru yola koyuldum. Kaldığım yere biraz uzak olması sebebiyle otostop çekmeye karar verdim fakat hiç kimse beni almadı. Hatay’da otostop kültürü bitmiş diye geçirdim içimden lakin gezimin ilerleyen kısımlarında bu düşüncemin yanlış olduğunu fark edeceğim.

Yürüye yürüye geldim arkeoloji müzesine. Yakın zamanda açılan bu müze içinde, Paleolitik, Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağı, Hitit, Helenistik, Roma, Doğu Roma, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden kalma sayısız arkeolojik eser barındırıyor. Başladım müzeyi gezmeye. Müzeyi gezerken Hatay’ın dünyada metrekare başına en çok tarihi eser düşen şehir olduğunu öğrendim. Eserler o kadar etkileyiciydi ki gözlerimi alamıyordum. Eserlerden bazıları: Terkedilmiş Ariadne mozaiği, Yakto mozaiği, Satyr mozaiği, Hermaphroditos mozaği, Mevsimler mozaiği, Venüsün Doğuşu mozaiği, Artemis mozaiği ve İskelet mozaiği. Bu mozaikler müzedeki en dikkat çeken mozaikler arasındadır. Arsuz Stelleri, Asur Ortastadı, Tyche Heykeli, Antakya Lahdi ve Çift Aslanlı Sütun Kaidesi de müzede kesinlikle görülmesi gereken eserler arasında.

Bu eserlerden beni en çok etkileyenlerini size açıklamak isterim. Hitit kralı Şuppiluliuma’nın heykeli beni etkileyen kısımlar arasındaydı. Heykelde; bir elinde bıçak, diğer elindeyse başak tutan Hitit kralını görüyoruz. Bıçak savaşmayı, başak ise üretimi temsil etmektedir. Bir diğeri, birkaç ay önce çıkarılan “İskelet” mozaiği. M.Ö. 3. yüzyıla ait olan bu mozaiğin üzerinde yatar pozisyonda duran ve bir elinde ekmek, diğer elindeyse şarap kadehi tutan bir iskelet durmaktadır. Mozaiğin üst kısmındaysa “neşeli ol, hayatı yaşa” yazmaktadır. Bu mozaik bende hayatım boyunca unutamayacağım etkiler bırakmıştı.

Müzenin çıkışında bir dolmuşa atladım ve dünyanın ilk kilisesi olan St. Pierre kilisesine gittim. Oldukça uzun bir yokuşun sonunda kiliseye vardım. İsa’nın on iki havarisinden birinin Hristiyanlığı yaymak amacıyla M.S. 29-40 yılları arasında inşa ettirdiği bu kilise ilk toplu ayinin yapılmasından dolayı Hristiyanlığın ilk kilisesi olarak adlandırılmaktadır. Kilise bir mağaranın içine oyulmuş hâldeydi. Mağaranın önünde ise mağaranın girişini tamamen örten taştan bir duvar vardı. Duvarın ortasındaysa bir kapı duruyordu. Bu duvar Haçlı seferleri esnasında 12-13. yüzyıllarda Haçlılar tarafından inşa edilmiştir. Kilisenin tabanında 4. ve 5. yüzyıla ait mozaikler bulunmaktadır. Kilisenin içinde bir de kaçış tüneli yer almaktadır. Kilisenin çıkışında yaklaşık on beş dakika boyunca bir doğa parkurunda yürüyerek bu kaçış tünelinin devamını buldum. Bu kilise, günümüzde dünyanın her yerinde olan bir yapının ilk hâli olması açısından beni oldukça etkilemişti.

Buradan çıktım ve şehir merkezine doğru yürürken yolda küçük bir lokanta bulup oturdum. Burada Hatay’ın meşhur tepsi kebabını yedim. Ardından da künefe yemek için Çınaraltı künefecisine gittim. Hatay’ın en ünlü künefecisiymiş burası. Garsonlara küçük bir ricam sonucu künefenin tepside pişirilişini izleme şansım oldu. Sonrasında künefeyi yemeye başladım. Tadı öylesine güzeldi ki, künefenin şerbetinin usul usul tabağa damlayışı ve içindeki peynirin hiç kopmayacakmış gibi uzayışı hâla aklımdan çıkmadı diyebilirim.

Buradan sonra bir diğer durağım olan Ortodoks Kilisesi’ne doğru ilerlemeye başladım. Kilise künefeciye oldukça yakındı. Kısa bir yürüyüşün ardından vardım kiliseye. 1860’lı yıllarda yapımına başlanan Aziz Paul Kilisesi 1900 yılında ibadete açılmıştır. Kilisenin olağanüstü güzellikte ağaçlar, çiçekler barındıran küçük, tatlı bir bahçesi vardı. Bu bahçeden yukarıya çıkan merdivenler vardı. Merdivenlerden yukarı çıktığımda ise gözlerime inanamamıştım. Bir yanımda kilise çanı, diğer yanımdaysa cami minaresi vardı. Birbirinden farklı dîni mabetlerin bu kadar yan yana oluşu beni adeta büyülemişti. O an aklımdan Hatay tam bir medeniyetler şehri diye geçirdim.

Buradan büyülenmiş vaziyette çıkınca oldukça yorulmuştum. Hava da yavaş yavaş günü uğurluyor gibiydi. Kalacağım konağa dönmenin iyi bir karar olduğunu düşünüp yola koyuldum fakat sokaklar beni içine çekiyor gibiydi. Ben de dayanamayıp müzikli bir mekâna girip birkaç saat Hatay’ın gece hayatını deneyimledim. Daha sonrasında gezimin devamını düşünerek uykuya daldım.

Bir sonraki sabah kahvaltı için gideceğim yer Hatay’ın güney taraflarında ve neredeyse Suriye sınırında bulunan Döver köyüydü.

Tepeye kurulmuş olan bu köyün manzarası büyüleyiciydi. Bütün Hatay’ı görüyordum neredeyse. Hatta Suriye bile gözüküyordu diyebilirim. Her yer yemyeşil ağaçlık, yollarda tatlı kümes hayvanları, bir de sessizlik… O anki huzurumu nasıl tarif ederim bilemiyorum. 

Köyde ilk iş hemen gittim ve kahvaltı ettim. Köyün yöresel yemekleri de yer alıyordu kahvaltıda. Dağ havasında kahvaltı etmek hiçbir şeye değişmeyeceğim sınırlı şeylerden. Afiyetle bitirdim kahvaltımı ve kalktım bu mükemmel sofradan.  

Kahvaltı sonrası Harbiye Şelalelerine gittim. Şelaleler o kadar muhteşem ve kocamanlardı ki, anlık olarak kendimi bir filmin içinde sanmadım değil. Her taraf yemyeşil defne ağaçları, dört bir yanımdan sular akıyor, kuş cıvıltıları… Büyülenmemek elde değildi. Bu şelalelerin, duyunca inanamadığım bir özellikleri de varmış: Şelalelerdeki sular yazın buz gibi soğuk, kışınsa sıcacık oluyorlarmış. Ben de bunu test edeyim dedim. Hava beş derece civarlarındaydı. Elimi suya soktum ve inanamadım. Elim adeta ısınıyordu. Su inanılmaz bir şekilde sıcacık akıyordu. Şaşırmış vaziyette şelalelerin arasından biraz doğa yürüyüşü yaptım ve sonrasında Harbiye’den ayrıldım.

Ardından merkeze gitmek için dolmuş beklerken bir araç yanaştı ve beni aldı. Merkeze geldiğimizde tam teşekkür edip arabadan inecektim ki bana telefon numaralarını verdiler ve “bir daha Hatay’a gelirsen seni misafir edelim” dediler. Ben de kıramadım aldım numaralarını. Hayatımın en güzel deneyimlerinden biriydi diyebilirim.

Merkeze indiğimde içimi bir hüzün kapladı. Veda etmek üzereydim bu şehre. Asi nehrinin kenarında veda hüznüyle yürüdüm. Havaalanına giden bir otobüs buldum ve kocaman bir el salladım bu güzelim şehre.

Uçağa bindim, uçak kalktı yaşadığım şehre doğru. Ben de bir cebimde öğrendiğim bilgiler, diğer cebimdeyse yediğim yemeklerin tadı, en önemlisiyse yaşadığım bu güzel deneyimlerle birlikte bir sonraki seyahatimi planlamaya çalışarak döndüm evime.