İran'dan Pakistan'a Giriş Macerası

Yine bi gün yolda... İran sınırından çıkış damgasını vurdurdum, beni sakallı, kapkara giysili bi adama teslim ettiler ama o ara bi çöl fırtınası başladı hava en az 45 derece, kavrulmuş kum bütün bedenimi taşlıyor.

Fotoğraf: Kaynak

Bi süre içi su döküldükçe çamurlaşmış küçük bir kulübede kısa bir sorguya aldıktan sonra pasaporta büyük, üçgen, renkli damgalarını vurup, onlarca mermi izi olan bi kamyonetin kasasına bindirdiler. Mermi demişken, abi bi merminin izi var, bayağ takip edebiliyosun; ön camdan giriyor tam şoförun kafa yaslama yerinden devam ediyor ordan kasanın ön tarafı; arkadan sağ arka tekerin biraz üstünden doğru çıkıyor. Hacı sakallı memur beni trollemiyosa şoför bey sizlere ömür.

Atladım mı kasaya, günlük kum ihtiyacımızı tamamlayabilecek kadar kasada sallandıktan sonra dışardan da içeriden de terk edilmiş bir harabe gibi gözüken karakola aldılar. Su istiyorum, “Ramazan dolayısıyla kuyularımız kapalıdır” diyor, eğer yanlış anlamadıysam yarım ingilizcemle. İçinde sadece halıfleks bulunan odada tavanda asılı duran pervane gölgesinin duvardaki koca Pakistan bayrağına sitemini izlerken, kapanmayı henüz hiç beceremiş kara kapı büyük bir gürültüyle açılıyor.

Ben atmosfere olan borcumu arttırırken o dumanın arkasından onlarca insan, çürümeye yüz tutmuş arabaların arasından geçerek avluya doluşuyor. Birçoğunun elininde küçük el çantaları, kiminde ise poşetler şimdi hepsi avluda. Kara gözlerdeki titrek nem tek sıra halinde dizilmiş. Arkalarında bi memur elindeki deve kuyruğundan yapılmış kırbaçla bekliyor, biri konuşsa da iftara kadar vakit öldürsek.

Benim derdim kendimi kurtarmak tabii, “Bunlar kim? Polis bunları aldıysa, bunların arkadaş grubu karakolu bassa benim kimden taraf olmam lazım?” Taliban deseeem, ufacık karakolun memurunun yemez bu kadar Talibancıyı buraya tıkmaya, hırsız deseeeem 60 tane hırsız çölün ortasında deve mi çalar, kutup ayısı mı arar? Neyse bizim içerde Kuran okuyan dayıya sordum, muhabbet şu; bunlar sınırdan İran'a kaçmaya çalışıyo, polis de yakalıyo işte. İftar yaklaştı, büyük bi kazanda koyun eti yahnisini kaynatıldı, Allahım o nasıl güzel bi yemek öyle. Avuç kadar kaseyle kim doyar, yüklen yine sigaraya. İftarı yaptıktan sonra elemanlar yine tek sıra ama bu sefer kırbaç yok. Yeni gelen büyük şef tamamen naturalist bir yaklaşımla dokunuyor yanaklara, bildiğin hepsini tokatlıyor işte. İçlerinden bi günah keçisi lazım. Bu kadar insan bi önder olmadan aynı anda kaçmaya çalışmaz. Avlunun kenarına kurulan masaya tek tek gelip isim veriyo bizim Beluciler (Belucistan).

- Hadi şimdi gidin, sen kal ufaklık. Şşş cılız çocuk senle işimiz var. (yani böyle demiyosa bile böyle diyomuş gibiydi)

Şimdi çöl yelleri esen avluda, iftardan sonra aramıza katılan üç komiser ve o cılız küçük eleman var. Haa, bi de iki avuç büyüklüğünde böyle damla şeklinde kesilmiş bi araba lastiği. Yavrum şöyle cenin pozisyonu al bakıyım. Sen misin bu milleti gaza getirip sınıra götüren, hiç değilse 40 dk dönmeli vurdular kafasına kafasına. Elemanda da nasıl bi ciğer varsa 40 dk hiç durmadan bağıra yalvara ağladı. Neyse biraz mola verdiler bizim siyaset bilimleri, ekonomi mastırlı komser abilerimiz. O ara “ee sen nerdensin, kimlerdensin”. “İyilik be abi ben de Müslümanım işte, pasaportum falan da var. Zaten illegal işler yapan insana hak ettiği cevabı vermek lazım, siz de olmasanız çivisi çıkar bu harikulade ülkenin”. Sütlü çaylı mola bitti. Yeni seans daha heyecanlı olacak gibi.

Memurların biri odadan sevimli küçük bir jeneratörle çıkıyor. Diğer elinde de o tatlı alete bağlı bir kablo ama ucunda priz neyn yok. Bizim de bunca yıllık Kurtlar Vadisi tecrübemiz var hani. Görür görmez anladım tabi mevzuyu. Elektrik elektronik mühendisliği okuyan biri için eşsiz bir staj fırsatı. Şefler bayağı film tribine girdi. Kabloları birbine dokundurup, çıkan sesle senkron şekilde sırıtıyolar, ses yükseldikçe kahkahalar falan. Neyse bu kadar eğlence yeter işimize dönelim. Bizim ufaklık ağlamayı geçti artık, öyle bi enerjiyle doluyor ki olduğu yerde döne döne zıplıyor. Bu arada saat 12'yi geçmiş, yeter da bu kadar eğlence onu da saldık, çöllerde kaybolmak üzere. Avlunun ortasındaki masaya çektiler sandalyeleri, oturduk başladık muhabbete. Büyük şef birkaç ay önce İstanbul'daymış diğer komiserde bi dahaki ay gidiyomuş.

Pakistan'da şunları ye diye bi liste yaptılar. O ara bi kavun kestiler ama kavunun tadı hala aklımda. Ben de Tayland tarafına doğru gidiyorum deyince, büyük şef çıkarttı telefonu, o da gitmiş Tayland'a. Tayland'da çektiği “ülkenin doğal güzelliklerini” gösteren fotoğrafları gösteriyor bana, nefesimi açan rüzgarın altında...