Japonya'ya Tek Gidişlik Bilet

Hayatınızda yaşadığınız en güzel ve en unutulmaz ne varsa bunu deliliğe borçlusunuzdur! Bir düşünün… Hepimizin içinde kalan bir çılgınlık ya da çok yapmak istediğimiz bir hayalimiz vardır elbet. Benim içinde yarım sene öncesine kadar geçerliydi bu durum… Yapmak istediğim ama içimde kalıpta bir türlü gerçekleştiremediğim hep ertelemek zorunda kaldığım bir şey vardı. Tam da hayatımın o inişli çıkışlı dönemine, farkında olmadan içine düştüğüm boşluğa, işlerimin kötü olduğu bir zamana denk gelmişti. İşte tam da o sıcak yaz akşamında bu duyguların oluşturduğu farklı duygular ve adrenalin tutkumun ağır basması sonucunda ani ve delice bir kararla ertesi gün için Japonya’ya tek gidişlik bir bilet almıştım. İşimi geçici olarak döndürmüştüm. Hotel rezervasyonu yok! Havaalanından çıktığımda nereye gideceğime dair bir şey yok! Ön hazırlık yok!! HİÇbir şey yok! O dilini ve hiçbir şeyini bilmediğim ülkeye gideceğim. Tek hazırlığım kilerde duran çadırımdı ki o da uykuda rahatsız edilmemeyi sevdiğimden kaynaklanıyor… İyi ki almışım güzel çadırım seni yanıma.

Sırtımda çantam, içinde birkaç elbise, fotoğraf makinem, okuyamadığım kitaplar, ufak tefek tatile giderken yanımda bulundurduğum gerekli gereksiz şeylerden birkaçı. Şimdi dönüp bakıyorum da bu kadar çabuk basıp gitmeme acaba başka ne sebep olmuş olabilirdi diye… Sanırım o hep aynı yaşadığım şehirden, aynı insanları gördüğüm yerden çok sıkılmıştım. Uzaklarda beni çeken şehirlerin gizemi içinde bulunduğum şehrin verdiği güvenden daha çok etkiliyordu beni.

Muhakkak duymuşuzdur eşini, dostunu veya kendini daha iyi tanıyabilmek için uzmanların tavsiyelerini: Uzun ve uzak bir seyahate çıkın, doğayı keşfedin, değişik şeyler yaşayın. Soruyorum size: Siz kendinizi keşfetmek için ne yaptınız? Keşif konusu bir kenara, neden hep Türkiye’yi tercih ediyoruz? Dünya Türkiye ve Hollanda’dan ibaret midir? Ya da tatil anlayışımız neden sadece güneş, deniz ve kumsal her defasında?

Dünyada o kadar çok keşfedebileceğimiz şey var ki… Kitaplardan okuyup, televizyonlarda gördüğümüzden çok farklı bir dünya var dışarda. Hala binlerce yıl öncesinden kalma inançlarını yaşatanlar, doğayla iç içe onu incitmeden hayatını sürdüren insanlar olduğunu hayal edin. Bu seyahat bana bu insanlarla bir araya gelebilme fırsatını yaşattı. Farklı kültürler ve ülkelerden tılsımlı bir şekilde bilmediğin bir yerden ilham alıp dünyaya daha farklı bir pencereden bakma imkânı sundu. Her insanın kendini keşfetmesi için tabii ki farklı bir yöntemi vardır.

Yine de bu yöntemler arasında seyahat etmeyi de dâhil etmenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Apayrı bir zenginlik bu. Hele ki tek başınıza yaptığınız zaman tadından yenmiyor. Size yazıyla o doğayı, kokuyu, kültürlerin zenginliklerini, mis gibi mutfakları, insanları ne kadar ulaştırabilirim bilmiyorum ama umarım ufacıkta olsa gidip kendiniz keşfetmeniz için bir kıvılcım yakabilirim. Sonbaharın kokusunu anlatamam mesela. Oraya gidip yaşamanız lazım. Zaten aslında önemli olan nereye gittiğimiz değil nasıl gittiğimizdir. Bu seyahat belki haddinden fazla maceralı idi. Bazen survivoru aratmadığı bile oldu.

Couchsurfing olayını “insanların sizleri evlerinde ücretsiz, bir karşılık beklemeden misafir etmeleri” daha önce duymuştum. Bir site aracılığıyla üye olup başka bir üyenin evinde Tanrı misafiri gibi konaklayabiliyorsunuz. Onu da ilk kez deneyeceğim. İster istemez insanın gözünün önüne Nuri Alço ve gazoza atılan ilaç geliyor ya da bir sabah uyanıp böbreklerin olmadığını istemeden düşünüyorsun. Allah korusun!

Japonya’ya varmıştım. Hayatımda hiç bir zaman unutamayacağım anların başladığını hissediyorum, biliyorum. Sonunda onca zamandır ertelediğim şeyi yapmaya başlamıştım: keşfe, keşfetmeye, keşfedilmeye…

Havaalanından çıkar çıkmaz yanında konaklayacağım Japon arkadaşın evini aramaya koyuldum. Öyle taksiyle falan değil, düşük bütçeyle çıkılmış bu yolculukta olabildiğince yürüyerek, yok olmadı herkes gibi toplu taşımayla arayacağım. Japon halkının Hollanda toplumuyla tek ortak noktası nedir diye sorarsanız cevabım orada da herkesin elinden düşmeyen akıllı telefonları olacaktır. Gerçi normal, adamlar teknoloji devi abi! Bırakın düşmesin ellerinden telefonları, onlar bir yandan Facebook’ta bir şeyler paylaşırken kim bilir bir yandan neler icat ediyorlardır diye geçiyor aklımdan.

Osaka şehri 2,7 milyon nüfuslu bir şehir ama günlük hayatta diğer çevre şehirlerden akan, işçisinden, öğrencisine kadar bu rakam 3,7 milyona çıkabiliyor. Sonunda sora sora, araya araya buldum çekik gözlü arkadaşın evini. Arkadaşım ailesiyle bir arada oturuyordu. Eve girdiğimde çok şaşırmıştım, inanılmaz derece küçük bir evdi. Odaları burada alıştığımızdan kat kat daha küçük, buda Japon insanının her alanda ihtiyacı olan kadar kullanmasına bağlı. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi birçok insanın sığabileceği bir banyo onların hayat felsefelerine ters. Bilgisayarlı tuvaletleri var ama. Hatta birbirlerinin tuvaletlerine virüs bile gönderdikleri oluyor. Çok ilgimi çekti bu benim. Sana ne arkadaş başkasının tuvaletinden diyemiyorsun tabi. Sonradan anladım ki bilgisayarlı tuvaletler hijyen açısından çok kullanışlı. Arkadaşlarda kendileri arasında şakalaşmak için birbirlerinin tuvalet bilgisayarlarını hackliyorlar… Aklıma geldikçe gülüyorum. Düşünsenize tuvalette otururken bir anda sifonun çekildiğini, siz çekmeden ama… Daha da ileriye gider bu olay, internette bir araştırın görün derim…

Mevsimin yaz, havanın sıcak ve yağmurlu olmamasına rağmen insanların şemsiyeyle gezmelerine tanık oldum. Sebebiyse güneşten korunma ve cildin beyaz ve güzel kalması amaçlı korunmakmış. Dil sıkıntısı vardı ama İngilizce konuşanıyla veya çat pat vücut diliyle idare ediyorduk. Akşam çok acıkmıştım, ilk sorduğum tabii ki o meşhur sushi restoranlarından birine gitmekti. Sonra bana “Japonya’ya gidip sushi yemeden gelmişsin Selçuk” demesinler diye. Yoksa hiçbir mutfak Türk mutfağının önüne geçemez. Az önce de bahsettiğim gibi o teknoloji devi, restoranda da kendini gösterdi. Ben garsonun gelip siparişi almasını beklerken yanımdakiler masanın kenarında bulunan tabletlerden siparişlerini çoktan vermişler bile. Nerde o “-Ne vereyim abime?” ve “ Ne verecen abine?” samimiyeti… Teknolojinin insanlar arasında ki uçurumu ne kadar büyülttüğünü aslında hepimiz biliyoruz. Neyse siparişi verip raylı sistemden de yemeklerimizi aldıktan sonra en sonunda bir garson gördük. Japon kültüründe saygının ne kadar önemli bir yerde olduğunu ve bunu göstermenin de ayrı bir ritüel olduğunu garson hanımefendinin eğilirken gösterdiği zarafetinden daha iyi anladım.

Arkadaşım Syoyi beni evinde iki gün misafir etmişti. Oradan başka bir Japon ailenin evine, Nara şehrine geçtim. Osaka’dan 35 km kadar uzakta bu şehir ve en ilginç yanı geyiklerin şehrin belirli bir bölgesinde insanlarla beraber caddelerde geziyor olmasıydı. Geyiklere rahatça dokunabiliyor hatta yem verip besleyebiliyorsunuz. Hindistan’da ineklerin yollarda rahatça yürümesi gibi bu hayvanlarında o şehirde dolaşması gayet normal. Otobüs beklerken geyiklerin önünde geçmesi gayet doğal…

Japonların çalışkan ve üretken olduğunu bilmeyen yoktur. Ben bu seyahatte onların aynı zamanda çok sempatik ve sıcakkanlı, doğaya ve hayvanlara büyük önem verdiklerine de tanık oldum. Düşünsenize köpek kuaförleri var. Köpeklerin baştan ayağa bakımları yapılıyor buralarda. Verilen hizmetse bir insana verilenden farklı değil. Hayat biraz pahalı ama bir o kadarda ülkenin yaşam kalitesine uygun. İnsanların eğitim seviyeleri yüksek, işsizlik çok az, üretkenliğe çok önem veriyorlar. Uzun çalışma saatleri onlar için olmazsa olmaz. Kültürlerine ve atalarına inanılmaz bir bağlılık var. Misafirperverlik bizden sonra en çok Japonlarda görülen bir özellik bence. Öyle ki tesadüfen bir kafede tanıştığım bir kaç genç beni karaoke oynamaya davet etti. Asya’da karaoke çok tutulan bir eğlence türüdür. Çok keyif aldığımı söylemem lazım, şarkı söylemeyi beceremeyen bir insan olarak. Ulaşım sorunu diye bir şey yok her şey çok iyi düzenlenmiş ve yapılmış. Bisikletle ulaşım çok tercih edilen bir yöntem, bisikletleri yerin altına park edebilen teknolojileri var. Çok farklı yemekleri var, dikkat ettikleri en önemli nokta ise tuz ve yağın minimum kullanımı. Yeşil çay çok içilen bir içecek ama tozlandırılmış halini kullanıyorlar.

Kyoto şehrini de görme şansım oldu. Doğasıyla etkiliyor insanı… Böyle yeşilliği bir Karadeniz’de görmüştüm. Gündüz yürüyüşe çıkarken kahve alayım dedim. Çok ilginç, taze soğuk ve sıcak kahveleri var. Soğuk kahve çok tutuluyormuş meğer. Ben şehri keşfederken emekli olanların güne sağlıklı başlamak için sokaklarda hep beraber spor yaptıklarını görüyordum. 1 hafta çok güzel geçmişti. Aşırı sıcaktan dolayı o çok gitmek istediğim Tokyo’yu ve Hiroşima’yı başka zamana ertelemiştim. Osaka’dan hızlı trenle liman kenti olan Yonago’ya geçtim. Hızlı tren derken buradaki NS trenlerini düşünmeyin. Harbiden uçağın hızıyla yarışıyor diyebilirim. Oradan gemiyle, Güney Kore’ye geçecektim. Yolculuk kısa ama bir hayli o kadar da ilginç idi.

Etiketler