Google+

Arama formu

KAŞİFLER ŞEHRİ LİZBON

Lizbon’da ikinci günümüz, "sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer" kıvamında başlıyor. Bir önceki gün yaşadığımız neredeyse yatacak yer bulamama durumumuzu tekrar yaşamamak için bu kez temkinli davranmaya karar vererek kalacağımız yerleri, arabamızı, tren biletlerini sabah erkenden ayarlıyoruz. Sonra ver elini Sao Jorge Kalesi

Lizbon

1255 yılında Lizbon, krallığın başkenti olunca III. Afonso ilk önce kalenin bulunduğu araziye kendine korunaklı bir konut inşa ettirmiş. 1300'de Kral I. Denis tarafından ev renove edilmiş, 1375’de Kral I. Ferdinand tarafından ise etrafı tamamen duvarlar ile çevrilmiş. Öyle ki iki yılda tamamlanan kaleye 77 adet kule eklenmiş ve çevre uzunluğu 5400 metreye ulaşmış. Her başa geçen kral ile yapıya yeni şeyler eklenmiş ama arada meydana gelen depremler ile de zarar görmüş. En son 1755 Lizbon Depremi'nde de ciddi yaralar almış. Bugün Lizbon’un en yüksek tepesine kurulmuş hali ve tüm mağrurluğu ile şehrin dokusuna derin bir anlam katıyor. Biz kaleye bir araca binmek yerine Alfama sokaklarında dolaşarak çıkmayı tercih ediyoruz, her seferinde tercih ettiğimiz farklı bir sokak ile farklı mekanları keşfetme şansımız oluyor. 

Lizbon-1

Bugün kalenin 11 kulesi hala sapasağlam duruyor. Kale ilk yapılma amacından hariç hiçbir zaman ikamet amaçlı olmamış. Şehrin elitleri ise hisar kısmında otururmuş. Eski yapıların kalıntıları ve sarnıç hala ayakta, ulakların gizli mesaj taşıyıp kaleye ilettikleri küçük bir kapı olan ‘Door of Tresan’ kalenin kuzey duvarında. Kaleyi dolaşıp bol bol resim çektikten sonra dışarı çıkmaya hazırlanırken kafenin karşısındaki bir tezgah çok ilgimizi çekiyor. Dünyanın değişik ülkelerinden topladığı paraların sadece şekilli kısımlarını bırakıp, yazı kısımlarını keserek küpe ve kolye yapan bir sanatçı ile tanışıyoruz. Türk olduğumuzu söyleyince başlıyor Muhteşem Süleyman’dan, Hürrem Sultan’dan... Ağzı iyi laf yapan bir satıcı aynı zamanda. Hemen yaptığı Türk paralarını da gösteriyor, tüm paraların üzerinde aslında ne kadar da güzel şekillerin olduğunu farkediyoruz. Ne kadar ilginç değil mi? Aslında elimizde dolaşan ama çoğu zaman dikkat etmediğimiz ayrıntılar bile bir sanat eserine dönüşebiliyor.

Lizbon şehrinde bir çok konaklama seçeneği var. Bunlardan en iyileri Alfama Apartment with River View, Amazing apartment with the best location you can have @ the Sé Cathedral - Downtown/Alfama, The Charm of Lisbon. Şehir merkezine yakın konaklamayı tercih etmek isterseniz Sunshine I, Shortstayflat Apartments Near Rossio gibi otelleri tercih edebilir ya da daha ekonomik alternatifler isterseniz Downtown, Cozy Apartment In Lisbon, Augusta Retro, Vila Flor Lisbon Flats -Alcantara - Bronze tesislerini deneyebilirsiniz. Bir de booking.com'un Lizbon aramalarında ara sıra güzel indirimli fırsat otelleri oluyor. Onları da bu linkten takip edebilirsiniz.

Lizbon-2

Kaleden aşağı inerken önümüzde duran tramvayın üzerinde yazan Belem yazısını görünce her ne kadar biz oraya akşamüstü gitmeyi planladıysak da "ya bu kadar önümüze geldi, hadi şimdi gidelim" diyoruz; hem karnımız hafif acıkmaya başladığından Belem Pastanesi'nde Nata yemek için harika bir zamanlama olabilir. Önünde uzun kuyruklar olduğunu duyduğum Belem Pastanesi'ni ben nedense New York’taki Magnolia Pastanesi gibi hayal ediyorum; küçücük ama önünde döne döne giden kuyruklar olan bir yer. Kuyruk kısmı her ne kadar doğruysa da ömrü hayatımda gördüğüm en büyük pastaneye geliyoruz. Eğer giderseniz mutlaka içine girin. Çünkü oda içinde bir sürü odadan oluşmuş gittikçe giden, sanki sonu gelmeyecekmiş gibi olan bir yer. Oturduğumuz yerden giriş yerine video çekerek yürümem tam 2 dakika sürmüş üstelik de her tarafı çekmememe rağmen. Bu arada ben Nata’ya bayıldım, tam benlik bir tatlıydı. Ama kızlar benim kadar bayılmadılar, hatta ciddi ciddi burun kıvırdılar. Eğer Nata istemez iseniz bir sürü tatlı sizi Belem Pastanesi'nde bekliyor.

Lizbon-3

Lizbon-4

Jeronimos Manastırı, Belem’in ziyaret edilecek noktalarından; Gotik ve Rönesans tarzlarının karışımından oluşmuş Manuelin mimarisinde oldukça büyük bir bina. Ayrıca UNESCO Dünya Miras Listesi’nde de var. 1501 yılında insaaşı başlayıp tam 70 yılda tamamlanabilmiş, her sene 70 kg altına mal olmuş. Manastıra girmek ücretli. Hemen yanında da Vasco da Gama’nın mezarının bulunduğu kilise var. 

Lizbon-5

Lizbon-6

Biz Belem Kulesi (Torre de Belem) giriş biletlerimizi de buradan alıyoruz, iyi ki de öyle yapmışız kuleye vardığımızda önündeki sıradan hiç etkilenmeden elimizdeki biletle hemen kuleye çıkıyoruz.

Lizbon-7

Eğer Lizbon’da uzun kalacaksanız Lizboacard alırsanız 24 saati 19 euro, 48 saati 36 euro, 72 saati 40 euro. Böylece 3 gün boyunca tüm bu aktivitelerden, ulaşımdan ücretsiz ya da indirimli  yararlanabiliyorsunuz.

Belem Kulesi ya da St Vincent Kulesi, Portekiz’in deniz tarihinde çok önemli rol oynamış. Tejo Nehri'nin korunması ve aynı zamanda seremonilerin yapıldığı bir geçit yeriymiş hep. Jeronimos Manastırı gibi kule de Manuelin tarzı bir mimariye sahip. Her ne kadar ilk yapıldığında nehrin orta kısmında bulunuyorsa da 1755 depreminde nehrin yer değiştirmesi ile bugün neredeyse okyanus giriş kısmına yakın bir konumda bulunuyor. Giriş 6 euro, eğer Jeronimos Manastırı ile birlikte gezerseniz kombine bilet 12 euro. Lisboacard aldıysanız indirim olup olmadığını buradan kontrol edebilirsiniz.

Kuleden, sahilde Lizbon’a doğru geri yürümeye başladığınızda Kaşifler Anıtı'na (Padrão dos Descobrimentos) geleceksiniz. Anıtın Belem’de bulunmasının sebebi Portekizli kaşiflerin hep buradan yola çıkmış olmalarıymış. Anıt 1939 yılında mimar José Ângelo Cottinelli Telmo ve heykeltıraş Leopoldo de Almeida tarafından tasarlanmış ve ilginç bir hikayesi var. Anıt aslında Praça de Imperio’da yapılıyor ama 1943’e kadar bir türlü onay alamamasından dolayı ilk yapılan yıkılıyor. Sonrasında Prens Henry’nin 500’üncü ölüm yılı anmalarında yetiştirilmek üzere tekrar 1958’de başlanılıp 1960’da bitiyor ve yeni anıtta Sintra bölgesinden taşlar oyularak yapılan heykeller kullanılıyor.

Lizbon-8

Doğu tarafa bakan yüzünde Vasco da Gama, Ferdinand Magellan, Casper Corte-Real ve Pedro Alvares Cabral gibi kaşifler varken batı tarafta ise Coimbra Dükü Peter, Lancaster Kraliçesi Philippa, Fernao Mendes Pinto, Kral I.John’un oğlu gibi ünlüler var. Kaşifler anıtının karaya bakan yüzünde yerde ise devasa bir pusula resmi ve içerisinde dünya haritası var. İnsan üzerine basarken tam olarak anlayamıyor ancak yukarıdan çekilmiş bir resim ile tamamını görmek mümkün.

Karnımız deli gibi acıkınca, anıtın hemen oradaki Nosolo Italia Belem’e giriyoruz, restoranın bahçesinde anıta bakarken inanılmaz lezzetli deniz ürünlü makarnalarımızı yiyoruz. Diğer yediğimiz restoranlara göre burası daha pahalı ama oldukça leziz yemekleri var. Restoranlarda zeytinyağı, ekmek bizdeki gibi ücretsiz ikram değil, o yüzden ödediğiniz fatura bir anda 3’er eurodan kabarabiliyor. İstemiyorsanız mutlaka belirtin ki hesaba yansımasın. 
Belem’de vaktiniz varsa görmeniz gereken bir de Gulbenkian Müzesi var. 20. yüzyılın önemli koleksiyoncularından biri olan Gulnekian’ın biriktirmiş olduğu eserler burada sergileniyor.

Gelirken tramvaya üç kişi 8.40 euro vermiştik; Commerce Meydanı'na 8 euro vererek taksi ile dönüyoruz. Taksi gerçekten çok hesaplı Lizbon’da. Hava kararmadan Rua Augusta Caddesi ve Santa Justa Asansörü'nün olduğu yerleri görmek istiyoruz. Asansörün olduğu yer, Baixa ve Bairro Alto bölgelerini birbirine bağlıyor. Gerçi zaten tepeler üzerine kurulu bir şehir olduğu için aslında çıktığınız herhangi bir tepeden de şehri kuşbakışı görmeniz mümkün. Bize açıkçası asansöre binmek çok cazip gelmediği için biz restoran ve barların olduğu yokuş sokaklarda dolaşıp rengarenk graffitilerin önünde bol bol fotoğraf çektik.

Lizbon-9

Pedro IV (Rossio) Meydanı da eski dönemlerden beri hep miting, boğa güreşi, yürüyüşler gibi birçok etkinliğe ev sahipliği yapan bir alanmış. Buranın simgesi de meydanın tam ortasındaki ismini Brezilya İmparatoru Pedro’dan alan IV. Pedro’nun bronz heykeli. 

Sokaklarda dolaşırken Willy Wonka’nın Çikolata Fabrikası filmindeki gibi bir yere geliyoruz. Meğer sardalya satan bir dükkanmış, bir yaşıma daha giriyorum. Valla ne diyeyim süper fikir, bütün turistleri hiç çaba harcamadan dükkana bir kere sokmayı beceriyorlar bence.

Lizbon-10

Portekiz dedik, Akdeniz iklimi dedik ama akşam karanlığı çökünce hiç öyle Akdeniz iklimi falan kalmıyor, donuyoruz. Bir de okyanustan gelen esintiden midir bilmiyorum rüzgar çok üşütüyor. 

Arada bir dükkanda durup bir de onun Ginja’sından tadıyoruz.

Akşam oldu hemen pantalonları, kazakları üzerimize çekip bir evvelki gece damağımızda kalan Fado müziğine doğru akmamız lazım. 

Bir sonraki yazı: Cascais, Sintra, Obidos

Instagram: banuyollarda

Etiketler


Yazar Hakkında

BANU DEMİR

1969 İstanbul doğumluyum. İstanbul Üniversitesi Radyo-TV bölümü ve Marmara Üniversitesi Contemporary Business Management’tan (gece bölümü) mezun olduktan sonra İngiltere Nescot College’da okudum. Yaklaşık 11 sene reklamcılık sektöründe Müşteri Temsilciliği ve Müşteri İlişkileri Direktör'lüğü yaptım. 2000 senesi başında eşimin işi nedeni ile...