Küba'da İnsanlar Fakirliği Paylaşır: Havana

Saat farkının fazla olduğu bir ülkeye geldiğinizde vücudunuz bu farkı  anlamakta zorlanıyor. Vücut Türkiye saatine göre kalkmaya çalışırken beyin uyuma gerekliliğinin farkında ama nafile. Ne kadar uykusuz ve yorgun olsanız da vücudunuz ülkenizdeki saate ayak uydurmaya diretiyor. Ülkemizde saatin 11.00 olduğu sırada burada saat sabahın 05.00’i olmasına rağmen artık uyanmak için vücudum harekete geçti. Kaldığımız ailenin yanında, güne erken başlayan fazlasıyla kişi olduğunu o saatte sokağı izlediğimde anladım. Hatta çok fazla etrafı düşünmeden gür sesle konuşan bazı kişileri kavga ediyor zannettiğim oldu. Bir süre pencereden yeni hareketlenmeye başlayan sokağı izledim.

 
 “10 Adımda Küba” kitabındaki adımları takip etmeye saat 07:00’de başladık. Yollar oldukça geniş. Trafik yoğunluğu yok çünkü şehir belli bölgelerde toplanmamış, tam tersine yayılmış durumda. Bunda araba sayısının azlığı da etken tahminimce. Trafik kurallarına azami derecede uyuluyor. İnternette yazılan gibi “59 model üzerinde araba yok” belli ki bir şehir efsanesi. Çünkü yeni model araba çok olmasa da var. Araçlarda “P” plaka olanlar özel araç, “D” plaka olanlar ise devlete ait. Korna sesi yok denecek kadar az. İnsanların sinirleri alınmış gibi Nepal ve Hindistan’da olduğu gibi. Ülkeleri gezdikçe sinir hastası olan tek ülkenin biz olduğumuz kanısına varmaya başladım. Ancak çok araba olmamasına rağmen araçlarının çoğunun eskiliğinden olsa gerek keskin bir mazot kokusu eşliğinde büyük caddeleri gezmek zorundasınız.


 
Kentin meydanında sabah sporunu yapan insanlara rastladık. Dövüş sporlarında oldukça iyi durumda olduklarını gelmeden önce biliyordum bu sakin insanların. Adres tarifi sorduğumuz kişiler tüm gayretleri ile İspanyolca tariflerini yapıyorlar. Ama bizim anladıklarımız el hareketlerinden anlatılabilenlerle sınırlı. Havana sokakları birbirine fazlasıyla benziyor, dümdüz ve genişlikleri birebir aynı. O filmlerde gördüğümüz kenar mahalle insanları evlerinin önlerindeki basamaklarda oturuyor. Evlerin hiç birisinde halı yok. Zemine açılan kapılardan evlerin içlerini görmek mümkün. Tahta kapılarının dışında çoğunda demir parmaklık var. Tahta kapıyı açık, parmaklıklı kapıyı sürekli kapalı tutuyorlar. İstisnasız her evde sallanan koltuklar mevcut.


 
İlk adım Katedral Meydanı idi. Meydana gittik ancak Katedral’de restorasyon çalışmasında olduğu için içine giremedik. Yanımıza meydanda rehber, taksici ve seyyar satıcı geldi. Gittiğim diğer üçüncü dünya ülkelerine göre burada bir fark var, bu kişiler kesinlikle laftan anlıyorlar. Yani yapışkan ve rahatsız edici değiller. Turistleri rahatsız etmenin caydırıcı bir cezası olduğunu gelmeden önce okumuştum. Rehber yanımıza gelip bizimle tanıştı. Sonra sessiz olun der gibi parmağını dudağına götürdü ve “bu şehirde bir milyon sivil bir milyon asker ve iki tane de mafya var; birisi Fidel diğeri Raul Castro” dedi. Sisteme tepkili olan bu rehberden sonra halka gerçekten mutlu olup olmadıklarını, bazen de siyasete yönelik sorular sordum. Bunları birleştirip en sonra paylaşacağım.


 
Meydanda biraz soluklanmak için, gitar çalan iki yaşlı adamın yanını seçtik. Bizim dinlediğimizi anladıklarında bize biraz daha yaklaşıp o ünlü “Hasta Siempre” parçasını çaldılar. Belli ki ikinci adım para istemek olacaktı. Ben de para istemesinler ve bir karşılık olsun diye gitarı istedim ve Türkiye’den bir parça diyerek bir parça da ben onlara çaldım. Sonra o aldı çaldı, sonra yine ben. Bir anda aşıklar atışması içinde buldum kendimi. Ama fazla zorlamayıp gezimize devam etmek üzere izin istedik ancak yine de amca Che Guevara şapkasını açıp para istemekten geri kalmadı. 1 Kuk (1 Dollar = 3 TL) verdim ve çok hoşuna gitmese de kabul etti.


 
Başka bir görülmesi gereken meydan Plaza De Armas. Gittiğimizde kahvaltı için görüntüsüne kandığımız kırmızılarla bezeli bir restorana oturduk. Ben oraya özgü olan kahvaltıdan istedim. Yumurtaya sarılı lahana ve salatalık, biraz bal ve tropik ülkelerde içmeye alıştığım guava suyu. Sunumları oldukça hoş. Kahvaltıda yumurtamın üzerine kendi bayraklarını eklemişler. Bayrak sevgisi bu ülkede çok daha farklı. Çoğu evin önünde asılı olmakla birlikte beyaz-mavi rengi gerek evlerinin ön cephe boyalarına gerekse kıyafetlerine fazlasıyla yansımış. Kahvaltıda peçeteyi masaya koyarlarken maşa kullanmaları ve suyun açacakla açılan bir kapağının olması bize garip gelen diğer şeyler oldu.


 
UNESCO’ya göre en fazla ziyaret edilmek istenen ülkeler sıralamasında birinci sırada olmasına rağmen turist sayısında bir aşırılık gözlemlemedik sokaklarında. Mini etekli çöpçü teyzeler ilginç bir ambiyasn oluşturuyor. Çalışma hayatındaki kadınların büyük bir çoğunluğunun üniforması, gömlek, mini etek ve siyah file çorap. Bu ülkede belli ki kadınlara hakları fazlası ile verilmiş ya da farkında olup onlar haklarını almayı bilmişler ki bundan dolayı fazlasıyla hayatın içindeler, katılımcılar her konuda. Kadının ikinci planda kaldığını gösteren en ufak bir emareye rastlayamazsınız. Bu konuda bizim ülkemizden çok çok ileride olduklarını gösteriyor.


 
İnsanların nispeten eşit yaşadıkları hissediliyor ancak bu insanların zenginliği değil fakirliği paylaştıklarını gözlemek mümkün. Oysaki zengin olup zenginliği paylaşmalarını çok isterdim bu güzel insanların. Karne ile yumurta ve et dağıtılan yerlere denk geldik sokakta. Hatta ben de bir ara elimde karne olmamasına rağmen önlerde bir yere kaynadım, ses çıkaran olmadı. Bizim ülkede İkinci Dünya Savaşı sırasında karne ile ekmek dağıtılması uygulamasını okurken burada onun canlı örneğini gördüm. Halk sıraya giriyor ve sıra geldiğinde ellerindeki karneyi görevliye işleterek aylık yumurta ve et ihtiyaçlarını devletten ücretsiz bir şekilde alıyorlar. Fakir olmalarına rağmen aç olmadıkları kesin çünkü özellikle bayanların kilolu halleri göze çarpan bir durum. Hindistan’da ve Nepal’de olan üç tekerlekli bisikletlerin buradaki adı “Bicitaksi”. Sürekli karşımıza çıkıp bize şehir turu yaptırmak için uğraşıyorlar. Polisler bu sıcak havada uzun kollu gömlek giyiyorlar.


 
Hayatları çok renkli olmayan bu insanların evleri renkli en azından. Şehirde boyalı binalarda dikkat çekici pastel renkler kullanılmış. Yüksek bina yok denecek kadar az. Bu yüksek olmayan renkli sokaklardan bir meydana çıkıverdiğimizde, meydanda kalkmak üzere olan ve şehir turu yaptıran iki katlı turist otobüslerinden birisini gördük. Kişi başı 5 Kuk (15 TL) vererek Havanayı yaklaşık iki saat boyunca otobüsün üstü açık ikinci katında turlayarak şehrin kabasını almış olduk. Mezarlıkların yanından geçerken mezarlarının lahit biçiminde büyük boyutlu olması ve sanki her an açılabilecekmiş gibi üst kapağının dört bir köşesinde demir halkaların bulunması ilginçti. Çoğu Katolik olan bu ülkede mezarlar genel Katolik mezar tarzına hiç uymuyor.
 
Sokak müzisyeni sayısı oldukça fazla. Ama insanlar mutluluktan ya da eğlenmek için değil para kazanmak için çalıyorlar. Eski enstrümanlarla yapılabilecek en güzel müziği yapıyorlar ama. Turistleri kendilerine çekmek için dünyaca bilinen batı müziklerini kendi tarzlarında yorumluyorlar. Ama ülke komünist olsun ya da olmasın kural değişmiyor: bir şeyler çalıp para istemek.
 
Karnımız ufaktan zil çaldığında herkesin beklediği bir sırayı biz de bekledik. Klasik mantık: Sıra bekleniyorsa güzel bir şeydir. Sıra gelince anladık ki bu tulumba hamurunun kızartılıp, kesildikten sonra külahlara doldurulması ve üzerine şeker serpilmesinden ibaret. Beklediğimize değmedi anlayacağınız.


 Havana’ya gelip Devrim Müzesi (museo de la revolucion) gezilmez mi? Kaldığımız eve oldukça yakın olan bu müze 1920-1959 tarihleri arasında diktatörlerin başkanlık sarayında yer alıyor. 1959 Küba Devrimi’ni başından sonuna size betimleyen bir müze. Fidel ve arkadaşlarının Meksika’dan Küba’ya geldikleri tekne bir cam bölmenin içerisinde dış bölümde ziyaretçilere açık. Mücadele dönemine ilişkin harita, işkence kurbanlarının resimleri, askeri üniformalar, Fidel Castro’nun özel eşyaları, kan lekeli giysiler gibi birçok şey sergileniyor. Dış bölümde yine devrimde kullanılan araba, tank, cip ve uçakları da görmek mümkün. Fidel Castro’nun yaktığı devrim ateşi ise yanında bir asker beklemekle birlikte her daim yanıyor.

Ali Yeniay

Yazar Hakkında

Ali Yeniay

"Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?" sorusuna "Gezerek, okuyan ve hatta gezi yazılarını paylaşan" diye cevap veren bir seyyahım ben...