Les Misarables de Parıs

Paris… Eiffel, Notre Dame Katedrali, Louvre ve mimari şölen sunan caddeleri mi dersin, A. Dumas, V. Hugo, Hemingway gibi edebi şölen sunan kültürü mü dersin yoksa Amelie, Cafe de Flora, Paris’te Gece Yarısı gibi filmlerinden görsel şölen mi istersin? Bu mükemmel şehirde her köşe başında Paris size istediğinizi verebilecek tek şehirdir.

Paris’e Napolyon’un girdiği o meşhur güney kesiminden girdik. Binalar, caddeler öyle bir düzen içerisine kurulmuş ki simetri dehası yapılar gözlerimizi sağa sola çevirmekten başka bir şey yapamadık. İnsanların oturdukları eve bizim ülkemizde olsa inanın tarihi eser derdik. Arkadaşımla eski usül elimize haritayı alıp kendimize göre şehri üçe böldük. Üç gün kalacağımız Paris’te hiçbir detayı kaçırmak istemedik ve şehri yaşamak için tabanvay bir yol seçtik. De Gaulle meydanındaki Zafer Takı'ndan yürümeye başlayarak Şanzelize, Opera binası, Louvre Müzesi, D’Orsay, Notre Dame, Adalar, Concorde Meydanı, Askeri Müze ve Bastille Meydanı'na kadar 8 saatten fazla kısa aralıklarla şehri Napolyon’un bile ayak basmadığı kadar talan ettik. Sırt çantalarımız ve elimizde haritadan çizerek gittiğimiz bu yol yorucu olsa da başka türlü inanın tadını çıkaramayacağımız bir tat bıraktı damağımızda. Herkese tavsiyem metro gibi ulaşım araçlarından ziyade şehri yaşamak istiyorsanız kısa süreli olsa da Parisli gibi hissetmek istiyorsanız bunu göze alın ve atın kendinizi sokaklara…

Otelimiz Paris’in banliyolarına yakın bir yerde St. Nurmane idi ama Sen Nehri'ne karşı odamızda olduğumuz için gayet şanslıydık. En üstte ki bu odayı 5 tane balayı çiftine değil de bize vermeleri trajikomik olmuştu ama iyi ki olmuştu. İkinci günümüzde kahvaltımızın ardından bu sefer metro hatlarını da iyice kavrayıp Parisli olmuştuk. Bunun verdiği gaz ile gelen bir metroya binerek içerden durakları kontrol edim dedim ve bir anda metronun hareket etmesiyle tamamen İstanbullu olduğumu hatırladım :) Arkadaşım ve ben öyle camdan bakakaldık birbirimize :) Telefonlarımızın yurtdışına açık oluşunun rahatlığı vardı ama benim telefon hat dışı kalınca panikledim. Çok şükür her yerde olduğu gibi burada da McDonalds imdada yetişti. İnternetine bağlanarak en sonunda haberleştik facebooktan ve 2 saat gecikmeli de olsa planımıza Eiffel'den başlayarak devam ettik.

Dumas’ın sırf bu çirkin yapıyı görmemek için sabah kahvaltısını ve öğle yemeğini bu demir yığınında yediğini okumuştum :) Parislilerin pek kabullenmediği ama bizlerin hayran kaldığı Eiffel Kulesi'ne çıkmak ve hemen dibindeki çimlere Gülhane parkındaymış gibi uzanıp seyre dalmak Dumas’ın anlayamadığı bir zevk olsa gerek! Eiffel'den yine tabanvay devam ederek Ressamlar Tepesi Montmatre'ye çıkarak İndila’nın o muhteşem şarkısına klip çektiği yerden Paris’i ayaklarımızın altında seyre daldık. Manzaranın güzelliğinden ziyade sadece bir tane gökdelenin olması ve bunun da itirazlar sonucu yıkılacak olması bu şehrin modernleşmeyle betonlaşma arasında ki farkı ne kadar iyi kavradığını gösteriyordu.

Üçüncü günümüzde bisikletlerle Paris’in banliyölerine riskli bir gezintiye çıktık. Stade De France görmek için kat ettiğimiz onca yol sonrası tam bir hüsranla karşılaşmamız benim hatam olsa da yine de Galatasaray Restaurant'ta iskender yemek zevkine eriştik :) Tedirgin bir şekilde dolaştık ama en azından Paris’in arka sokaklarını iyice tanımış olduk. İçinde kalan tek şey Cafe De Flora'ya gidip Hemingway gibi kahvemi yudumlayamamak oldu. Güzergahımıza uzak oluşu ve vaktimizin darlığı yüzünden es geçmek zorunda kaldık.

Paris'te yemek olarak sizi tatmin edecek damak tadınıza uyacak krep, melon, gibi bize daha yakın tatlar dışında fazla bir şey beklemeyin derim. Ama Paris'e gelip de yemeği sıkıntı edecek durumda olamayacaksınızdır, karnınız doymasa da gözünüz tamamen doyacaktır emin olun…

Etiketler