Lezzet Durağı ve Tarih Kokan Beypazarı

Ankara yakınında, İstanbul'a da yakın sayılabilecek ve hafta sonu gidilebilecek mekânlardan birisi de Beypazarı… Taraklı yazımı okuyanlar (http://gezimanya.com/GeziNotlari/hafta-sonu-mekanlari-tarakli-ve-goynuk) Taraklı ve Göynük kasabalarının; Osmanlı'dan kalma tarihi köyler, bölgenin ise “Bağdat Yolu” üzerinde olduğunu hatırlayacaklardır. Beypazarı da yine tarihi bir Osmanlı kasabası ve Roma döneminde, İstanbul'u Ankara ve Bağdat'a bağlayan önemli ve tarihi geçiş yolları üzerinde yer alıyor. Zaten Taraklı ve Göynük kasabalarına da yakın sayılır (tarihi ile ilgilenenler için kısa bilgiler yazının sonunda).

İstanbul'dan yola çıkıyorsanız Ankara'ya kadar gidip oradan Beypazarı'na geçmek yerine, Adapazarı'nı geçtikten sonra Akyazı sapağından çıkarsanız hem yolu 100 km. kısaltmış olursunuz hem de daha keyifli bir yoldan giderek görmediğiniz bir güzel yöre daha görmüş olursunuz. Mesela Sünnet Gölü'ne uğramanızı tavsiye ederim.

Bu yol aynı zamanda Taraklı ve Göynük yönünden gelen yola bağlanıyor, hatta o yöreleri görmediyseniz gidiş ya da dönüşte yolunuzu bu güzel ve tarihi beldelerimize düşürebilirsiniz.

Yol boyu enteresan oluşumlar ve kayalıklara oyulmuş çok sayıda mağaralar izledik. Merak edip araştırdığımda; bunların İNÖZÜ vadisi çayının aşındırmasıyla oluşmuş olduğunu, kayalıklarda oyulmuş çok sayıda mağara olduğunu, ancak yüksekte bulunduklarından ziyaret edilemediğini öğreniyorum. Ne yazık ki burada arkeolojik araştırma yapılmadığından tam olarak bilinmemekle birlikte, bunların o devirde yaşayan insanların ziynet eşyalarını sakladıkları mezarlar olduğu yönünde göstergeler bulunmakta… Arkeolojik çalışma yapılmamış ancak hiç değilse doğal ve arkeolojik sit alanı olarak koruma altına alınmış.

Ben her zaman otoyol yerine ara yollardan gitmeyi sever ve tercih ederim; böylece hiç bilmediğiniz ve göremeyeceğiniz yerler görebilirsiniz, hatta sürprizlerle karşılaşabilirsiniz. Örneğin; eşsiz manzarası, tertemiz oksijen dolu havası, yeşille mavinin iç içe olduğu yemyeşil bir cennet olan Sünnet Gölü'ne uğramayı ihmal etmeyin sakın.

Yol oldukça keyifli geçtiği için Beypazarı'na öğle saatlerini geçerek geldik ve hemen otelimize yerleştik. Paşa Konağı Otel; lokasyon olarak tarihi alanın içinde, çarşıya yakın, güzel bir konumda, 5 odası olan ve yerel bir aile tarafından işletilen 2 katlı eski bir Beypazarı konağı… Odalarda eskileri hatırlatan sedirler var, dolap sandığınız kapakları açarsanız şaşırabilirsiniz; dolap boşlukları banyo ve tuvalete dönüştürülmüş, hayli ilginç. 

Otelimize yerleştikten sonra ne kadar acıktığımızı fark edip köy sokaklarında yürümeye başladık. Ahşap masaları ile şirin bir restoranı gözümüze kestirip girdik ve meşhur yaprak sarmasını tadarak başladık gezimize. Gerçekten çok lezzetliydi, sanırım artık sarma yediğimde aklıma Beypazarı gelecek… Karnımız da doyduğuna göre, bu şirin beldeyi gezmeye geldi sıra… Beypazarı denince akla ilk gelen, tarihi evleri ve konaklarıdır. Tarih kokan evler restore edilmiş, ancak restorasyon Safranbolu kadar çok başarılı olmasa da doğal haline bırakılıp yıkılmasına izin verilmemiş ve belde turizme açılmış (tarihi evlerle ilgilenenler için daha detaylı bilgiler yazının sonunda).

Yol boyu hemen her dükkândan yörenin samimi ve sıcacık yürekli halkı tarafından bize; sarma, Beypazarı kurusu, cevizli sucuk, meyve kuruları, kuruyemiş, hatta 80 katlı baklava gibi birbirinden lezzetli yiyecekler ikram edildi. Buraları yemek yemeden dolaşmalıymışız diye gülüştük.

Beldenin yöresel tatları bu kadar değil elbette, zira Beypazarı yöresel mutfağıyla meşhur… Bizim tatmadığımız hatta ne olduğunu bilmediğim Beypazarı'na has şekillerde yapılan yemek ve tatlılardan; yalkı, bici, göce, perçem, yarımca, kartalaç, oğmaç, tohma, şerit, uruş kapaması, mumbar, ebesüt ve havuç lokumu bunlardan bazıları… Bu yemek ve tatlıların bir kısmının Türk Patent Enstitüsü'ne kayıtlı olması da sevindirici… İlçede turizm sektörünün canlanması ile yöre tatları ve mutfağı da canlanmış. 

Beypazarı denince aklıma bir de havuç gelecek artık, elbette havuçtan bahsetmeden olmaz. Yürüdüğümüz yol boyu bol bol havuç ve havuç suyu sıkan tezgâhlar görünce merak ettim sordum, meğer burası havuç cennetiymiş; şehir meydanındaki havuç heykeli de bunun kanıtı… Her köşede havuç ve havuç suyu satılmakta, bardağı da inanmayacaksınız ama sadece 50 kuruş. Yine her köşede bulabileceğiniz karadut suyu da gittikçe azalan karadut ağaçlarının burada oldukça bol olduğunu gösteriyor.

Köy kadınlarının ellerinden çıkma tarhana, erişte, meyve kuruları gibi yiyecekler de öyle güzel, taze ve doğal ki almadan edemiyorsunuz. Özellikle de ceviz; görüntüsü güzel olmasa da şehirde aldığımız ve iri, güzel görünümlü cevizlere göre müthiş lezzetli…

Bakır işçiliği de oldukça yaygın bu ilçede; ustaların el emeğiyle bakır güğümler, tencereler, tavalar, ibrikler de yöre lezzetlerinin hazırlanmasını ve sunumunu zenginleştiren objeler… Taş fırınlarda pişen özel yemekler toprak güveçlerde pişirilip sunuluyor; örneğin akşam yemeğinde tattığımız Beypazarı güveci... Bu bizim bildiğimiz etli sebzeli güveç değil, etli pilav ama fırında ve güveçte yapılmış. Bir pilav sever olarak oldukça lezzetli buldum, denemenizi tavsiye ederim.

Önemli bir geçim kaynağı olan ve el işçiliği alanında büyük önem taşıyan bir ürün de gümüş… Evet, ben de ilk kez duydum; gümüş işçiliği ile ünlüymüş yöre, hatta telkari ustaları da burada… “Mardin'de de ustalar var ama oraya da çok telkari göndeririz” dedi Gümüşçüler Çarşısı'nda bir esnaf… İki katlı bir gümüş çarşısı var, vitrindeki çeşitlilik ve zevkli dizaynlar karşısında içeri girmemek ne mümkün… Fiyatlar da oldukça uygun olunca biz de Beypazarı ekonomisine katkıda bulunmadan geçmedik elbette... Gerçekten çok güzel işçiliği olan ürünleri, çok uygun fiyatlara aldık.

Sabah yöresel tatlardan hazırlanmış harika bir kahvaltı ettikten sonra yola koyulduk.

BEYPAZARI EVLERİ 
Beypazarı denince akla ilk gelen, tarihi evleri ve konakları… Bu şirin kasabada karakteristik özelliklere sahip 3500 ev bulunuyor ve birçoğu da otel olarak turizme hizmet vermekte… Hatta Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesine bile konu olmuş Beypazarı evleri; cumbalı, üstünde “guşgana” adı verilen bir çatıdan oluşan 2-3 katlı yapılar… Evlerin planı geleneksel Türk evi planını yansıtıyor, iskeleti ise ahşap; bu ahşap, tatlı kireç denilen ve odalardaki kirli havayı ve nemi alan yöreye özgü bu malzemeyle sıvanmış. Zemin katları taştan, geri kalan kısmı ahşaptan oluşan bu evlerin girişinde demir kapılı mahzenler bulunuyor. Asıl yaşama katları, üst katlar... Sofa etrafında yer alan odaların dışında tuvalet, mutfak gibi servis mekânları bulunuyor. Beypazarı'nın ahşap evleri, ne yazık ki tarih boyunca yangınlarla birçok kez harap olmuş. Yine bu yangınlar nedeniyle binlerce yıllık tarihe sahip Beypazarı'nda, mimari açıdan en erken tarihli konak 13. yüzyıla ait…

Kısaca tarihine değinirsek; Beypazarı toprakları pek çok eski uygarlığa ev sahipliği yapmış. Roma döneminde, İstanbul'u Ankara ve Bağdat'a bağlayan önemli ve büyük tarihi geçit yolları üzerinde bulunmakta… Bilinen ilk adı “kaya doruğu ülkesi” anlamına gelen Lagania ve Bizans İmparatorluğu'nun piskoposluk merkezi… Bizans İmparatoru Anastasios'un ziyaretine atfen şehrin adı, Lagania-Anastasiopolis (Anastasios Kenti) olarak değiştirilmiş.

Beypazarı topraklarında biriken tarih, farklı kültürlerin izlerini taşımakta… Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinde değinmeden geçemediği tarihi önemi, bu farklılıklarla beslenmiş.

Eski bir yerleşim yeri olan Beypazarı topraklarında; sırasıyla Hitit, Frig, Galat, Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu ve Osmanlıların egemen olduğu bilinmekte…
 Selçuklular döneminde Beypazarı, İstanbul-Bağdat yolu üzerinde önemli bir ticaret merkezi olmuş. Beypazarı, Orhan Bey'in Ankara'yı alması ile Hüdavendigâr (Bursa) Sancağı'na bağlanarak Osmanlı yönetimine geçmiş.

nevinsalman

Yazar Hakkında

nevinsalman

Ankara da doğdum, TED Ankara Koleji ve Gazi Üniversitesi Mimarlık fakültesi mezunuyum. 6 sene Londra'da yaşadım, sonraki yıllarda İstanbul'a yerleştim ve serbest çalıştım.