LORIENT, BRITANNY, FRANCE

Bu benim ilk yazım olacak, uzun zamandır yazmayı düşünüyordum ve en sonunda cesaretimi toplayıp yazmaya karar verdim. Size bahsedeceğim seyahatim 2019, Şubat ayı içerisinde gerçekleştirdim. Aslında bu bölgeyi yazmak isteme amacım, bu bölgeye gitmeden önce hiçbir kaynak (ne yenir, içilir, konaklanır, nasıl gidilir v.b) bulamadım, genelde hep ingilizce kaynaklar bulabildim, herkese kesinlikle önerdiğim fransanın paris, lyon'dan ibaret olmadığını anlatmak, bu tecrübeyi orada yaşayan arkadaşım sayesinde deneyimlemiş olmanın farklı bir gururu da var içimde :)

Neyse çok şeyyapmadan konuya gireyim; Finaller yaklaşıyordu, benim ortalamam çok düşük, evdekilerle gergin günler geçiriyorduk ve bir yandan da fransada yaşayan, bir önceki yıl birlikte paris seyahati gerçekleştirdiğimiz, benim için belindeki ağrıyla teee bretonyalardan parise gelen canım arkadaşım alev'in ısrarları karşısında da çaresizdim... notlarımı düzeltirsem bir fransa tatilini hakedeceğimi düşünüp finallere it gibi çalıştım, ortalamayı yükseltmeyi başardık ve fransa tatilini de kurtarmış oldum. Başka bir kız arkadaşımla birlikte bir plan yaptık, kopenhag'da takılıp sonra low cost bir havayoluyla fransaya uçmayı planlıyorduk, bir hafta içerisinde websiteden vize başvuru formunu doldurup print ettirdik, evrakları hazırladık harbiye vfs'den başvurduk. "Başvurunuzun sonuçlanması 2 haftayı bulabilir, noel haftasında olduğumuz için" denildi ve bu durum bizi biraz gerdi açıkçası. Çünkü fransa vize başvurularını maksimum 3 gün tutuyor, nadiren 1 hafta uzadığı olmuştur. Bir önceki sene (2018 Mayıs) fransa vizesine başvurduğumda toplam da 5-6 saat sürmüştü vizeyi almam. Sabah gidip evrakları bırakıp, derse girdim, o esnada "pasaportunuz konsolosluğa ulaşmıştır" diye bir mesaj geldi telefonuma, saat 4'de dersten çıkıp metrobüsle eve giderken "pasaportunuz dağıtıma hazır" diye bir mesaj daha geldi konsolosluktan. Çok korktum! "Yaptığım o kadar masraf yanacakmıydı, nasıl olurdu 5 saat içerisinde geri dönüş yaparlar" gibi deli deli iç sesler yükseliyordu içimden, ekşi sözlük vs gibi yerlerden baktım genelde "1 gün içinde ret vermişler, çok hızlılar gerçekten" gibi yorumlar vardı, korkum daha da arttı. 4'den sonra dağıtım yapılmadığı için ertesi güne bıraktım işlerimi ve ertesi gün pasaportumu almaya gittiğimde kendimi herşeye hazırlamıştım. Artık reddedildiğimi düşünüyordum, başvurumdan 1 buçuk ay önce'de Slovenya, İtalya seyahati yapmıştım ve ilk vizedi, ay bu da çok komplike bir durum slovenyaya başvurdum ve ilk başvurumda ret almıştım sebebi 2 yıl önce malta'dan ret almammış, öyle yazmışlar, sonra 2 hafta geçmeden tekrar başvurdum, ertesi gün aradılar, ankaraya büyükelçiliğe çağırdılar falan gittiğim görüştüm hemen o gün 10 günlük tek girişli schengen verip yollamışlardı istanbula. Böylelikle past perfect tense'i anlamayan arkadaşlar bu blog'umda gayet güzel anladıklarını düşünüyorum :) neyse konuyu çok karıştırmadan gittim ve bir baktım 3 aylık multi schengen vermişti fransa, bu başvurumda da onu baz alarak gittim 2 hafta sürmesi çok korkutuyordu beni derken, ertesi gün mesaj geldi "pasaportunuz dağıtıma hazır" diye, koşarak gittim aldım (her ne kadar vize alacağımdan emin olsam da pasaportu beklerken herkes geriliyordur, heycanlanıyordur bence) ve bir baktım 6 aylık multi schengen'imi basmış canım fransam... müthiş hızlılar ama, beraber başvurduğum arkadaşımın daha sonuçlanmamıştı, 1 hafta sonra mesaj geldi ona da ve gidip aldı pasaportu reddedilmiş vizesi :( 

Sonra ben bir plan değişikliği yaptım, kopenhag'dan yaptığım iadesiz rezervasyonu iptal etmek zorunda kaldım yalvar yakar... alev'i aradım, yanına geliyorum direkt dedim, oradan da brüksele geçerim belki dedim ve hemen skyscanner.com'dan parise yakın, geçiş yapabileceğim rotalara baktım, gidiş paris dönüş brüksel uçak biletini buldum 850tl'ye, hemen aldım.

Image removed.

1 Hafta fransa, belçikada tek olacağım için orayı 1 güncük tuttum. Zaten brüksel çok büyük bir şehir değil, yürüyerek gezebileceğimi düşündüm velev ki gezdim de ama neyse bu buranın konusu değil, bunu "brüksel" başlığında anlaticiğim :) neyse, alev'in oturduğu lorient şehrine haritadan bakıyorum, otobüs biletleri ve tren biletlerini kıyaslıyorum hatta uçak biletlerine bakıyorum hemen hemen fiyatlar yakın birbirine ama uçak bileti tabiiki pahalı. Tren bileti almaya karar verdim çünkü paris-lorient mesafesi otobüsle 6 saat gibi bir süre, giderken bu kadar yorulmaya gerek yok onu da geç otobüs yolculuklarından genel olarak ben çok sıkılıyorum, kasılıyorum, uyuyamıyorum falan... olamaz yani 3 buçuk saat parise uçup ardından 6 saat otobüsle lorient'e gitmek falan aşşşırı yorucu! neyse bir miktar parayla yola çıktım, yeni havalimanından kalkacaktı uçağım, o kadar büyük ki havalimanı zaten online check-in yapmama rağmen 1 buçuk saat önce gittim havalimanına yurtdışı çıkış puluydu, pasaport kontrolüydü, uçağın kağısına ulaşmaktı falan ben en fazla 40 dk sürer dedim, ay ne 40 dakikası gafil avlanmışım, uçak tam kalkacağı sırada kapıya ulaşabildim ve koştur koştur gitmekten otomatik merdivenlere bindim, bayağı yerden yüksekliği 6-7metre olan biryerden aşağı iniyorum, o kadar yorulmuştum ki durup dinlenmek istedim orada... kabin bagajım yanımda, elimle saçımı düzeltmeye çalışırken birden patır kütür haldır huldur birşeylerin aşağı düştüğünü duydum ama umursamadım saçımı düzeltmeye devam ediyorum, aşağıdan gelen turistler şok bir şekilde benim umursamazlığıma bakıyorlar, kafayı bir çevirdim ki çantammış... ayyy !!! sesi asla kesilmiyor, durmuyor içimden "dur artık ***mun çantası" diyorum, herkes toplandı bu ses ne diye falan, ben yüzümü kapatmıştım, ayyy çok utanç verici bir andı, çantan yuvarlanıyor ve sen durup izliyorsun!!! Sonra çatır çutur aşağı indi valizim, ben de indim aldım böyle yara bere içinde çanta, üstündeki metal tutma yeri bozulmuş içeri girmiyor falan.. neyse saat 10:30'da uçağım kalkacaktı.. Kapıya vardım, uçağa bindim, 3 buçuk saatin ardınan saat 13:30 gibiydi CDG airport'da indim. Pasaport kontrol'ünden geçtikten sonra trenimin kalkacağı Montparnasse gar'ına gitmem gerekiyordu zaten saat 14'ü geçiyordu ve ben paris metrosundan çooooook korkuyorum, o kadar karışık ki kaybolmaktan ciddi anlamda korkuyorum, saat 16:57'de olan trenimi kaçırmaktan da korktum açıkçası ve otobüsle gitmeye karar verdim. Siz de otobüsle varmak isterseniz Terminal 1'de ki (zaten thy'le uçtuysanız terminal 1'de ineceksiniz) Sortie34'den çıkarsanız Le Bus Direct otobüs durağının önüne çıkıyorsunuz hemen. 19Euro'luk bir ücreti var, yaklaşık 1 saatte varıyor şehir merkezine.Image removed.

Yani normal de öyle... Tabii ben günlerden pazartesi ve gittiğim şehirin avrupanın en kalabalık şehirlerinden biri olduğunu unuttum, bir paris trafiğine denk geldim ki anlatamam(die bitch!)!!! 2 saate yakın trafikte kaldım  ben de bu güzide dakikalarımı istanbulda yayında olan gelinim mutfakta programını izleyerek geçirdim. Çeşitli eğlencelerle falan zaman geçti, gare montparnasse'a vardım, ülkenin batısına ve kuzeyine giden bütün trenler buradan kalkıyor.

Image removed.

İçerisi o kadar kalabalık ve karışık ki... ayy anlatamam. Neyse trenimin kalkmasına daha vakit vardı ben de çok acıkmıştım, bir yandan da arkadaşımın "enginar yaptım aç gel" diye taciz mesajlarına maruz kalıyordum. Ben bu boşluğa düşmüş ve karar verme aşamasındayken yüzüme soğuk paris rüzgarıyla birlikte vuran akdeniz kokusunu duyuyordum. Ay bir döndüm ki arkamda küçük minnacık bir parisien tarzında bir italyan restoranı var. 

Image removed.

Ay vallahi dayanamadım, atıverdim kendimi içeri (affet alev) ve hemen bir pasta carbonara söyledim, yanına büyük buzlu bir kola falan... şu makarna muhabbetini gerçekten italyanların elinden yiyeceksin, müthiş, fiyatlarıda makul. Yemeğim bittikten sonra 13 eurocuk bir ödeme gerçekleştirdikten sonra tekrar kaos ve gerilim dolu olan gar'a geri döndüm. Kimse ingilizce bilmiyor, korkuyorum zaman geçtikçe trenim'in kalkış saatide yaklaşıyor iyice  geriliyorum, o an yüzümde adeta help yazısını okumuşçasına gelen bir tunus kökenli fransız bir asker geldi yanıma, fransızca "sorun mu var madam" diye sordu, bende ingilizce "trenimi bulamıyorum dedim ve bana "Pardon! Je ne parle pas anglais" dedi ve yıkıldım... ben "peki beni anlayan birileri var mı burada" diye soruyorum anlamıyor ve bana turizm ofisini gösteriyor, gidiyorum içerisi ana-baba günü, dopdolu asla sıra gelmez bana diyerek çıkıyorum. Adam yine geliyor yanıma "arapça biliyor musun" diye soruyor ve sadece türkçe bildiğimi söylüyorum "ben de tunusluyum" diyor, tam da yeri gerçekten seninle ırk polemiğine gireceğimiz gerçekten müthiş bir andı bebeğim ama sonra konuşuruz tamam çık önümden falan, alevi aradım "şununla fransızca konuş beni anlamıyor" dedim, birşeyler anlattı ve adam bana tren saatlerini gösteren ekranları işaret ediyor, telefonumdaki online tickete baktı ekranı gösterdi fransızca konuştuğu için anlamıyorum, sonra trenden inen biletçi bir afro-fransız hanımefendiyle karşılaştımi, biraz ingilizce biliyordu "nous devons d'abord imprimer votre billet de train depuis la machine" dedi "oui, je suis tellement reconnaissant" diyorum, gülüşüyoruz aramızda "nerelisin ispanyolmusun diye soruyor fransız telafuzun gayet iyi" diyor, teşekkür falan ediyorum sonra gittik makinenin önüne bilgilerimin hepsini tek tek girdi biletimi çıkardı bilet makinesinden, sonra ekranları göstererek "lorient değil, quimper yazan trene bineceksin ve bineceğin tren arkamızdaki tren, çabuk ol kalkacak birazdan" dedi çok tatlıştı çok sevdim onu çook yardımı dokundu :)

makineden çıkarttığım tren biletim

Trene bindim ve 3.5 saatlik yolculuk beni bekliyordu, dümdüz araziler, yeşil çimler üzerinde yaprakları dökülmüş çırılçıplak ağaçların arkasından batan güneşin yaydığı kızıl gökyüzü rengin büyüsüne kapılmış bir vaziyeti manzarayı seyrederek ilerliyorduk. Bu müthiş manzara doğrultusunda gerçekten mest olmuş durumdaydım, hiç bitmemeliydi bu an, hiç zaman geçmemeliydi... genellikle video çektiğim için ekleyemiyorum...

Saat 21 gibi lorient'de oldum, arkadaşım almaya gelmiş beni. Lorient küçük bir sahil şehiri olduğu için etraf sis içerisinde, herkes evlerinde, insanların kalabalığı kendini sarı ışıkların hükmüne bırakmış. Bir şehire indiğinizde içinizde garip bir duygu oluşur, şehirin dokusu, kokusu sizi etkisi altına almaya başlar, o ilk keşif işte, insanda bıraktığı duydu, ya seversiniz ya da sevmezsiniz... ve ben çok sevdim lorient'i, burası fransanın en az göçmen barındıran şehirlerinden birisi, o yüzden kültürleri pek bir asimile olmamış... Kelt ırkı ve fransız kültürü bir şekilde birbirine karıştırılmış... bu arada kelt demeyin çok kızıyorlar :) ne desek bilemedik ama onlar breton dememizi istiyorlar.  Ev'e yürüyerek gitmek istedim, kıçım tutulmuştu bütün gün oturmaktan, temiz havayı çeke çeke eve doğru yürüdük. Alev eski 2 katlı bir binanın ikinci katında oturuyor. Alt katında fransız 70 yaşlarındad bir kadın oturuyor, tek başına, zaten bütün haftamı zehir etti dedikoducu karı. Sürekli dedikodumu yapıyordu aleve. Hatta birgün alev bahçeden çamaşırları toplamaya gittiğinde kızı yakalamış benim için "evin içinde o at gibi koşan arkadaşına söyle yavaş yürüsün beyin ameliyatı oldum ben kaldıramıyorum sesleri" diye çemkirmişti :) olsun sevmiştim onu da.. 

Artık benimle baş edemeyeceğini anlayınca son 3 gün evi terketmişti, kızına gitmişti :D ev eski anacığım. ben bilerek birşeyler yapmıyorum ki. adım atıyorsun yerlerden ses geliyor, sifonu çekiyorsun onun dairesine ses gidiyor :D ödüm patlıyordu birşey yaparken. Neyse gitti işte oh olsun :D

İlk günüm işte şaraptı falandı sohbetti yemekti geçti gitti işte ay bu arada enginarıda yedim :) çok yorgundum, uyumak zorunda kadım. Şehirin temiz havasından sabah erken uyandım saat 8 gibi birşeydi, alevi uyandırdım, bahçeye koştuk iki fotoğraf çektirelim diye.

Image removed.

carrefour'a gidip birşeyley alıp kahvaltı yaptıktan sonra çıktık şehiri gezdik. Marine'de oturup bira içtik bu yörenin meşhur bir birası varmış, onu denedim. Beer Rouge diye bir bira kırmızı hafif tatlı, çok güzel tavsiye ederim. Şansıma da şubat ayında avrupa'da kaldığım süre boyunca hava bir güzeldi, anlatamam... 

Hemen marine'de bulunan Keroman Submarine Base 2. Dünya savaşı sırasında lorientte bulunan bir U-Tekne alman üssüydü. İşgal altındaki Fransa'da Üçüncü Reich tarafından yaptırılan beş büyük denizaltı üssünden biridir. İkinci Dünya Savaşı'ndan önce, Saint-Nazaire Fransa'nın Atlantik kıyılarının en büyük limanlarından biriydi. Fransa Savaşı sırasında, Alman Ordusu Haziran 1940'ta Saint Nazaire'ye geldi. Liman hemen denizaltı operasyonları için kullanıldı, U-46 29 Eylül 1940'a varır varmaz. Aralık ayında, Organizasyonun bir görevi Todt (Oberbauleitung Süd), İngiltere'den hava bombardımanına karşı savunmasız bir denizaltı üssü inşa etme olasılıklarını incelemek için limanı inceledi. Çalışma yakında mühendis Probst'in gözetiminde başladı.

Seçilen alan, yerle bir edilmiş Compagnie Générale Transatlantique'nin rıhtımları ve binalarıydı. Bina Şubat 1941'de 6,7 ve 8 kalemlerle başladı, Haziran 1941'de tamamlandı. Temmuz 1941'den Ocak 1942'ye kadar 9 ila 14 kalem inşa edildi; Şubat - Haziran 1942 arasında 1'den 5'e kadar olan kalemler.

1943 sonları ile 1944 başları arasında, denizaltıları Loire nehri ve kalemlerinden aktarmaları sırasında korumak için güçlendirilmiş bir kilit inşa edildi. Kilit 155 metre uzunluğunda, 25 metre genişliğinde ve 14 metre yüksekliğindedir; çatıda uçaksavar silahlandırması bulunuyor.

Saint-Nazaire rıhtımı, 1942'de İngiliz bir komando baskını olan Chariot Operasyonunun hedefi oldu. St Nazaire Baskını olarak bilinen saldırı, patlayıcı dolu bir destroyeri çarparak komşu kuru iskeleyi başarıyla imha etti, ancak U- tekne kalemleri hedeflenmedi.
 

Tasarımı; Taban 300 metre uzunluğunda, 130 metre genişliğinde ve 18 metre yüksekliğindedir, zeminde 39.000 m²'lik bir yüzeye ve 480.000 m³ beton hacmine sahiptir. Çatı 8 metre derinliğinde, dört katlıdır: ilki 3.5 metre betonarme levhadır; ikincisi 35 cm granit ve beton tabakalardır; üçüncüsü 1.7 metrelik bir betonarme tabakadır ve dördüncüsü, 1.40 metre derinliğindeki bir "Fangrost" çelik kiriş tabakasıdır. Çatı, uçaksavar silahları, makineli tüfekler ve harçlar ile noktalı.
Üs; 62 atölye, 97 dergi, 150 ofis, denizaltı mürettebatı için 92 yurt, 20 pompa, 4 mutfak, 2 fırın, iki elektrik santrali, bir restoran ve bir hastane ile donatılmış.

Biz yaklaşık 10 euro vererek gemiyi gezdik, tarih ve savaşlarlqa ilgili olan insanların kesinlikle girmesi ve görmesi gereken bir yer olarak düşünüyorum. Kulaklık veriyorlar bir de ingilizce anlatıyorlar aynı zamanda kulaklıktan savaş sırasındaki ses kayıtları da dinletiliyor. Müzenin girişinde müthiş bir tasarım oluşturulmuş, ses kayıtları ve videolarla tarihlerini destekliyorlar, büyük bir onurla anlatıyorlar... biz gittiğimizde kocaman bir öğrenci grubu vardı, ücretsiz bir şekilde girdiler içeri.

Image removed.Image removed.

Image removed.

İçerisinde dönemin mutfak malzemeleri ve yaşam standartlarını anlatan gerçek ürünler var. Herşey zamanında kullanıldığı gibi bırakılmış ya da öyle gösterilmek istenmiş. Fakat dönemin yaşam şartlarını, askerlerin uyudukları alanları açık açık hissederek görerek koklayarak gezebiliyorsunuz.

Image removed.Image removed.

Image removed.Image removed.

Şehirin Église Notre-Dame De Victoire adında bir de katolik kilsesi var... Katoliklerin bu yanını seviyorum, mimariye ciddi anlamda önem ve değer veriyorlar, hep yenilikli, creatif ve kendini tekrarlamayan şeyler yapmaya çalışıyorlar. Sanatla gerçekten ciddi anlamda ilgililer, Église Notre-Dame De Victoire (ay ne uzun isim ay)'da o creatif yapılı kiliselerden birisi. Görünümü düz betonarme tavanlı, açık kolonlu bir yapı. Mimarisi benim çok hoşuma gitti, dini bir yapı anlayışından çok sanatsal yönleri ortaya çıkarılmış.

Image removed.Image removed.Image removed.

Lorient yazı mı burada bitiriyorum, ayrılmadan bir gün önce şehirin en havalı mekanlarından biri olan Le Vogue'ye gittik. Lorient'in tüm genç nüfusunun akın ettiği bir yer... Konsept afro-fransız tarzında R&B müziklerin çaldığı eğlenceli ve aşşşşırı kalabalık bir mekan. En son locada oturan birkaç zengin aile çocuğu şişelerin içine işeyip birbirlerine çeşitli komikli şakalar yaparak eğleniyorlardı... "Siz ne yaptınız?" sorularınızı duyar gibiyim :) biz eğlendik, ben zaten bir gün sonra belçikaya gidiyordum otobüsle, dolu dolu 1 hafta geçirdim bretonyada yorgunduk, biraz dans ettik eve gittik (yalan :D) saat 5'de çıktık son derece dejenere olmuş bir haldeydim, görmek istemezsiniz :D

 

 

Lorient yazım burada bitiyor, ama devamı gelecek, bretonya'da ki gezdiğim 3 diğer şehirin'de (rennes, dinan, saint malo) detaylarını paylaşacağım... Bretonya'yı gezmeniz gerekiyor, özellikle dinan & saint malo rotası mükemmel bir rotaaa! Eğer bu bölgeye seyahat düzenlemek istiyorsanız lorient otel bakımından gayet ucuz bir şehir, isterseniz bu sahil şehiri lorientte otel'de kalıp civardaki şehirleri gezebilirsiniz trenle. Tren bretonya içine çok ucuza gidiyor. Otobüs biletleri de 3-4 eurocuk. Pişman olmayacaksınız, bu şehirlerle ilgili fazla detay vererek büyüsünü kaçırmak istemiyorum ama özellikle dinan'a aşık olacaksınız. Ben mi? Ben saint malo'dan yanayım :) Bir sonra ki yazımda size Fransanın 11. Büyük şehiri Rennes-Bretonya'dan ve Saint Malo'ya gitmek için 3 aktarmalı 60 euroluk tren biletimi nasıl 20 euroya aldığımı anlaticiğim.. Bekleyin, I'll back again babeğim :)

Teşekkürler o güzel vakitlerinizi ayırıp paylaşımımı okuduğunuz için, biraz hatta fazlasıyla  uzun bir blog oldu :D acemilik diyelim affınıza sığınalım..

Öpüyorum xXx

was in bruxelles

Yazar Hakkında

donatella

interior architecture and environmental design student, 24 years old, istanbul