Madrid Bölgesi Unesco Kültür Mirasları - II

Trende bir yandan enerji toplarken bir yandan da El Escorial ile ilgili notlarıma bakıyordum. Birden camımda ormanın içinde, dağın eteklerine yerleşmiş gri taştan dikdörtgen şeklinde kocaman bir bina beliriverdi. Bir manastırdan çok, bir kaleye benzettim ilk başta. Büyük bir bina ile karşılaşacağımı biliyordum ama bu kadar büyük olması beni çok şaşırtmıştı doğrusu. Sanırım şu ana kadar gördüğüm en büyük manastır buydu...

www.wikipedia.com'dan alınmıştır.

Trenden El Escorial kasabasında indikten sonra San Lorenzo de El Escorial Manastırı'na ulaşmak için yaklaşık 1.5 km'lik bir yol yürümek gerekiyordu. İstasyondan otobüs olmasına rağmen ben parkın içinden yürümeyi tercih ettim. Yaklaşık 20 dakikalık bir yürüyüşten sonra manastıra varmıştım. Yakından bakınca gerçekten daha da büyük gözüktü gözüme. 

Buraya tek başına manastır demek pek doğru değil aslında. Burası aynı zamanda bir kraliyet sarayı, kütüphane, bazilika, okul ve panteon. Peki soralım o halde hep birlikte; Neden bu kadar kapsamlı ve büyük bir bina inşa etmişti İspanyol Kralı?
Biraz araştırdıktan sonra binanın yapım kararında iki olayın önem arzettiğini anladım; Bunlardan ilki, 10 Ağustos 1557'de Fransızlara karşı kazanılan zaferin Aziz Lawrence gününe denk gelmesi nedeniyle Aziz Lawrence adına bir manastır inşa etmekti. İkincisi ise Kral V. Charles'ın vasiyetinde ölünce dini bir yapının içine gömülmek istediğini belirtmesiydi. Bu iki olayı birleştirip Prostestan reformuna karşı İspanya'nın Katolik duruşunun bir simgesi olacak bu yapıyı inşaa ettirecek ve babasının vasiyetini yerine getirecek olan oğlu Kral II.Philips'dir. Bir de sarayını buraya taşıyarak zaten zamanına göre devasa olacak binayı iyice devasa hale getirtmiştir. İtalya'da bir süre Michelangelo ile de çalışmış olan İspanyol mimar Juan Bautista de Toledo ile birlikte burayı tasarlarlar. Prostestan reformuna karşı, burayı İspanya'nın Katolik Hristiyan dünyasındaki merkezi yerinin simgesi olarak devasa anıtsal bir yapı olarak planlarlar. Öyle ki, yapıldıktan sonra burası dünyanın bir dönem için en büyük binası olur.

1563'de binanın yapıma başlanır. Buranın tasarımını yapan mimar Juan Bautista de Toledo'nun 1567'de ölmesiyle yerine çırağı Juan de Herrera geçer. Ve nihayetinde 207 metreye 161 metre genişliğindeki yapı 1584 yılında tamamlanır. 
Yapı ızgara şeklinde yapılmış olup bu Aziz Lawrence'ın bir ızgaranın üzerinde katledilmesiyle ilişkilendirilir. Bu görüşten farklı olarak Arap ve Bizans mimarisinde sık görülen bu iç avlulu, ızgara şeklindeki dizaynın Süleyman Tapınağı'nın tasvirlerinden yola çıkarak yapıldığı görüşü de vardır. Bazilikanın girişindeki Hz. Süleyman ve Hz. Davut heykelleri de bu teoriyi destekler niteliktedir.


www.feelmadrid.com sitesinden alınmıştır.

Bu devasa yapının içine girdiğimde önce Mimari Müzesi'ni gezdim. Gerçi turistik gezi mecburi tek yönlü, sadece bir seçeneğiniz var yani. Burada binanın inşaasında kullanılan araç-gereçler ve teknikler anlatılıyor.

Buradan, manastırın ve sarayın odalarında gezindikten sonra en üst kattaki Hall Of Battles'a geçtim. Bütün bir koridor boyunca Endülüs Emevileri ve Fransızlara karşı kazanılan zaferlerin tek parça freskosu vardı. Gerçekten etkilendim.


www.bugbitten.com sitesinden alınmıştır.

Devam ettiğimde ise belki de beni tüm İspanya'da en çok etkileyen yere geldim. Panteon, yani mezar odası. Bu odada neredeyse son 5 yüzyıl içinde ölen tüm İspanya Kralları'nın tabutları bulunuyor.


www.flickr.com sitesinden alınmıştır.

Vay anasını diye diye yola devam ederken Prens Mezar Odası'ndan geçip Kraliyet Avlusu'na çıktım. Buradan Bazilika'ya girdim. Gerçekten çok etkileyici bir yapı. Zaten binanın yarısını ağzım şaşkınlıktan açık gezdim muhtemelen. Burada güvenlik görevlisi olmak eğlenceli bir iş olsa gerek. Muhtemelen bizim gibi şaşkınlığını gizleyemeyen turistleri kameradan izleyip eğleniyorlardır bütün gün.

Bazilika'dan çıkınca beni muhtemelen İspanya'da en çok etkileyen ikinci yere geldim; Kütüphane. 40000 ciltten oluşan bu muazzam arşiv karşısında etkilenmemek çok güç doğrusu. Bina başlı başına bir sanat müzesi gibi zaten. Döneminin en ünlü ressamlarının tabloları her yerde karşınıza çıkıyor. El Greco'lar, Tintoretto'lar, Velazquez'ler.. Gerçi birçoğu Prado Müzesi'ne taşınmış durumda. 

www.yourtripideas.com sitesinden alınmıştır.

Manastır'dan çıktıktan sonra Casita del Infante'ye doğru yürümeye başladım. Yaklaşık manastıra 15 dakika yürüme mesafesinde olan bu yapı kralın oğlu için yaptırdığı bir nevi küçük saraycık. O dönemlerde bu tarz küçük yerler modaymış. Saray ahalisi burada resmi olmayan eğlenceler düzenlermiş. Bina geldiğim saatte kapalı olduğundan içine giremedim ama bahçesinden çok güzel bir manastir panaroması yakalabildiğim için geldiğime değdi doğrusu. 

Buradan tekrar trene yürürken bir yandan aklımda buraya arabayla sadece birkaç dakika mesafede olan 152 metrelik bir haç ve Franco'nun mezarının olduğu Valley Of Fallen'a uğrayamamanın üzüntüsü vardı. (Franco'yu sevmem gerçi ama merak etmiyor da değilim.) Bir yandan da yarın ki Toledo gezimin planlarını yapmaya başlamıştım bile...

(Not: Fotoğraf çekmek bina içerisinde yasak olduğu için çekimleri kaçak yollarla yaptım. Çekemediğim yerlerin fotoğraflarını da diğer website'lerinden bulup koydum. Altlarında belirtilen fotoğraflar haricinde diğer fotoğraflar kendi çekimim.)

Etiketler