Masallar Diyarı Prag

Masallar diyarı Prag’dayız. Sabahın erken vakitlerinde varmış olduğumuz bu şehirde hiç uyanmamışız gibi güzel bir rüyanın içinde ilerliyoruz. Şehre adımınızı attığınız an bu güzeller güzeli diyarın atmosferi sizi hemen içine çekiyor, bir anda büyüsüne kapılmaya başlıyorsunuz. Avrupa ülkelerinden beni en çok etkileyen 3. şehir Prag, diğerlerini ilerleyen zamanda açıklayacağım :)

Otele giriş saatimiz öğlen saatlerinde olduğu için bu zaman diliminde şehir merkezini şöyle bir turluyoruz. Şehrin merkezi deyince akla ilk olarak Old Town Square (Eski Şehir Meydanı) geliyor. İçinde bulundurduğu tarihi yapılarla oldukça önemli olan bu meydan Çekçe "Staroměstské Náměstí" olarak adlandırılıyor. Bu yapılardan bazıları; Astronomik Saat, Eski Belediye Sarayı ve Tyn Kilisesi.

Astronomik Saat, çevresindeki figürlerle her saat başı görsel bir şov sunmakta turistlere, aynı zamanda her saat dilimi burçları temsil ediyor. Astronomik Saati görmeye gittiğimizde evlenecek olan genç bir çiftin fotoğraf çekimine rastlıyoruz, biz de onlara Astronomik Saat manzaralı fotoğrafımızla mutluluklar diliyoruz :)

Dört bir yanı tarihi yapılarla döşenmiş olan Eski Şehir Meydanı'na bakarken birbiri ardına bu kadar bina görmek başımızı döndürüyor. Hepsi birbirinden güzel ve yaşadığımız yüzyılın çok dışında bir yerde,insan zaman kavramını bir an için sorguluyor.

Meydanı çevreleyen kafelerden müthiş bir kahve kokusu geliyor,dayanamayıp kahvemizi alıyoruz ve gezimize devam ediyoruz. Dikkatimizi çeken detaylardan biri Tyn Kilisesi'nin uzaktan aynı görünen iki kulesinin esasında birbirinden farklı olması. Kulelerden biri 15. yüzyılda diğeri ise 16. yüzyılda yapılmış. Aynı yükseklikte olan kulelere dikkatle bakıldığı zaman farklı oldukları kolaylıkla anlaşılabiliyor. Geceleri etkileyici ihtişamıyla adeta bir peri masalını andırıyormuş, biz gündüz gözüyle bir kare sunuyoruz size.

Prag sokaklarında ilerliyoruz, daracık ve birbiriyle bağlantılı sokakları tavaf ederken sevimli bir pasaj görüyoruz, içinde kahvaltı yapmak için küçük ama bir o kadar şirin mekanlar çarpıyor gözümüze. Yine tüm bu mekanlardan efil efil kahve kokusu esiyor burnumuza, zaten yurt dışındaki kahvaltı anlayışı kahve ve kruvasan (sizin tercihinize kalmış çeşit çeşit börekler de mevcut) Türkiye'deki gibi masayı donatalım olayı yok, hızlı ve pratik yapılıyor kahvaltılar bu şehirlerde.

Biz de bu kurala uyup kahvaltımızı yaptıktan sonra gezimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Hemen yolumuzun üzerinde bir kiliseye rastlıyoruz ve içine girip bakıyoruz, içeride kimse yok,ayrıca kiliseye dair bir bilgi de yok, o yüzden bu kilise aklımızda sadece bir kilise olarak kalıyor üzgünüm :)

Kilisenin mimari yapısını inceleyip bir karara varamadıktan sonra dışarı çıkıp son bir hatıra fotoğrafı çekiliyoruz önünde söz veriyoruz, kiliseyi bulduğumuz an lanse edeceğiz :)

Yol üzerinde Sherlock Holmes'un mekanına denk geliyoruz :)

Red Hot Chili Peppers Grubu müziği bırakıp kafe işletmeye başlamışlar galiba :) Californication şarkısıyla hayırlı olsun dileklerimizi iletiyoruz.

II. Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası tarafından işgal edilen Prag'ın savaşta çok zarar görmemesi şehrin şanslı yönlerinden biri. Demek ki Hitler de bu masallar diyarına kıyamamış olacak ki çok fazla hırpalamamış :)

Ağustos ayı olmasına rağmen soğuk bir hava hakim bu şehirde, yürüdüğümüz için soğuğu pek hissetmesek de yılın bu zamanlarında gelseniz bile mutlaka kalın kıyafetleriniz olsun,çünkü Avrupa'nın genelinde yaz mevsimi soğuk geçiyor, özellikle Almanya ve Hollanda'ya doğru gittikçe tir tir titrediğimizi göreceksiniz. Şimdilik sadece üşüyoruz, henüz donmuş değiliz. Isınmak için yürürken içimizi daha da ısıtacak bir manzaraya çıkıyor yolumuz yani Vltava Nehri'ne.

Prag yani diğer bir deyişle Praha'yı turistik açıdan önemli yapan bir nokta da sahip olduğu bu nehir, yaklaşık 10 €'ya tekne turuna katılıp Prag'ı boylu boyuna gezebiliyorsunuz. Nehri önemli yapan noktaya geliyorum, meşhur Charles Bridge yani Karl Köprüsü. Meşhur köprüyü görmeden önce otelimize dönüp öğleden sonramızı dinlenmeye ayırıyoruz. Duş alıp 3-4 saat uyuduktan sonra hazırlanıp otele en yakın metro istasyonuna doğru yol alıyoruz.

Metro bileti almak için önce Euro'nuzu Çek Kronu'na çevirmeniz gerekiyor. 1 € yaklaşık olarak 27 CZK ediyor. Yani bu demek oluyor ki bu şehir ucuz :) Paranız değerlendiği için gönül rahatlığıyla alışveriş yapabiliyorsunuz diğer ülkelere nazaran.

Akşam olmadan Charles Bridge'i yakalıyoruz. Üzerinde heykeller bulunan ve yaya trafiğine açık olan bu köprüde müzik çalan, resim yapan sokak sanatçıları bulunmakta. Aynı zamanda hediye de alabileceğiniz yerler mevcut ama tavsiyem köprüden değil de biraz ilerideki sokaklardan alışveriş yapın çünkü daha ucuz. Paranız var ama çarçur etmeye gerek yok hesaplı olun yine de :)

Köprüde vakit geçirdikten sonra hemen yakınlardaki muhitlerde geziniyoruz. Bardaklarla müzik çalarak şov yapan bir adamı izledikten sonra az ileride yılanla şov yapan başka bir adama rastlıyoruz. Adam ısrarla boynuna al diye yalvarıyor ama ben sadece dokunmakla yetiniyorum. Uslu duruyor belki ama ne olacağı belli olmaz, başıma bela almayayım en iyisi deyip uzaklaşıyorum oracıktan :) Bu arada şehirde dikkatimi çeken bir durum da yapıların etrafında muazzam bir örümcek ağı olması,gerek köprü üzerinde gerek heykellerin yanında gerekse nehrin kenarlarında oldukça sık rastlıyoruz, sanıyorum Prag'ın tek dezavantajı bu, iyi bir bakım yapmalarını öneriyoruz.

Haritada gittiğimiz yerleri işaretledikten sonra oldukça uzak görünen bir yapı çarpıyor gözümüze daha doğrusu bir kule. Petrin Hill adındaki bu kule Eiffel Kulesi'ne benzerliğiyle dikkatimizi çekti, görmek istedik ve yoldan bir vatandaş çevirdik. Ne yazık ki iyi bir Çek avcısı olacağız ki sadece Çekçe konuşan haliyle İngilizce anlaşamadığımız bir beyfendiyle iletişim kurmaya çalıştık ve başarısız olduk. Neyse ki imdadımıza Çek bir vatandaş olup ama harikulade akıcı İngilizce konuşan Martin adında bir genç yetişti. Petrin Hill'e nasıl gideceğimizi sorduk, o da dilersek bizi götürebileceğini söyledi. Skateboard'ını koluna taktı ve bize eşlik etmeye başladı.

Yaklaşık 1 saatlik yürüyüşümüzün ardından Petrin Hill'e vardık. Gelirken şehrin çok bilinmeyen fakat fevkalade güzel olan yerlerini de gösterdi bize Martin. ''Avrupa'nın kalbi'' olmayı fazlasıyla hak ediyor sevgili Praha. Kuleye ulaşmak kolay olmuyor bizim için çünkü şehir merkezinden yukarı yürüdükten sonra kulenin etrafını sarmış olan ormanlık alanı da geçmeniz gerekiyor, burada yaşayan insanlar aileleriyle birlikte gelip burada doğa yürüyüşü yapıyormuş, gerçekten de giderken birçok aile gördük yürüyüş yapan.

Kuleye çıkmak ücretli fakat Martin bize öğrenci indirimi yaptırıyor,cüzi bir miktar ödeyerek kuleye çıkıyoruz. Şehrin manzarası nefes kesici. O kadar yolu yürüdüğümüze değecek bir manzarayla karşılaşıyoruz ve iyi ki geldik diyoruz. Prag'a gelirseniz Petrin Hill'i kesinlikle listeye eklemelisiniz.

Kuleden teleferikle dönmek mümkün fakat bizim gittiğimiz zaman aktif değildi o yüzden yürüyerek döndük. Oldukça sıcakkanlı olan Martin'le yol boyu sohbet ettik, neredeyse kesintisiz 5 saat İngilizce konuştum benim için şahane bir deneyim oldu :)

Sonunda teşekkür edip vedalaşıyoruz, çok kısa zamanda tanışıp sanki yıllardır tanışıyormuş hissi veren, muhabbetiyle bizi güldüren, samimiyetiyle Praha'yı bize sevdiren Martin'i gezi anılarımda çok önemli bir yere koyuyorum. Sanıyorum yurt dışının bana kattığı en büyük anlam bu,insanları sorgulamadan tanımak ve onları olduğu gibi kabullenmek.

Prag'da Cafe Slavia'da Nazım Hikmet'in oturduğunu ve o an şu kelimeleri şiire döktüğünü hayal ederek yazımı bitiriyorum:

''Prag'da üç leylek lokantasında buluşurduk Şimdi bir yol kıyısında, gözlerim kapalı duruyorum
Sen bir ölüm boyu benden uzak
Belki Prag'da üç leylek lokantası yok Ben uyduruyorum...''

Etiketler

Demet Karaismailoğlu

Yazar Hakkında

Demet Karaismailoğlu

Ve benim en beğendiğim yer henüz gezmemiş olduğumdur.