Google+

Arama formu

Moğolistan (Bölüm II) : Bilgelerin Huzurunda - 3. Kısım

Moğolistan 2. Kısımın devamı:

Ulan Batur’da daha önce kaldığım (çantamı almak için havaalanına döndüğüm) gece, tuhaf bir otele, son dakika rezervasyonu ile 30.USD vermiştim. Otele vardığımda açtım, resepsiyon bankosunun altından hop diye çıkardıkları paket noodle ve içme suyunu (“muslukları tavsiye etmeyiz” demişlerdi) bile iyi fiyata satmışlardı. “Noodle için sıcak suya ihtiyacım olacak ona da para alacak mısınız?” diye sormuştum, almadılar :)
Şehrin merkezindeki Gana’nın Konuk Evi’ne geldik. Akşamüstüydü. Girişteki ortak alanda birkaç konuk oturuyordu. Resepsiyona yanaştım, konuşurken, Gana geldi. Gün görmüş bir adam belli ki. Kendimi tanıttım. Gülümseyerek:
Aa evet, Cheke aradı, sen Ali’sin, nehri geçmeye çalışan”
Gülümsedim, “Evet”
“Senin için fiyatımız şu olacak.” Yanılmıyorsam yaklaşık %20 civarında bir indirim yaptı.
“Teşekkürler.”
Üst kata, terasa çıktım. Burada, alt kattaki gibi odalar değil, Ger’ler var.

Moğolistan
Gana’s Guest House

Kaldığım Ger’de 4 kişi konaklayabiliyor. Yukarı çıktım ama bırakacak bir sırt çantam bile yok. Sadece yatağımı seçtim, belimdeki küçük çantayı oraya bıraktım. Ger’deki Fransız arkadaşla tanıştım, ayak üstü konuştuk; antropologmuş, yaklaşık 30 yıldır Moğolistan’a gelip farklı konularda araştırmalar yapıyormuş. Tekrar aşağı indim. Belki çıkıp bir telefon bakardım.
Gana, “Bir kahve içer misin” dedi.
“Olur, sağol” dedim.
Ortak alandaki masaya oturdum. Masadaki yolcular ile selamlaştım.
“Sen, şu adamsın demek”
Ben varmadan hikayem varmış buralara :)
Gülümseyerek, “evet, benim” dedim.
“Ama… hiç üzgün görünmüyorsun” dediler.
“Neden üzgün olayım ki, bakın buradayım, sağlığım yerinde ve yoluma devam edebiliyorum, kahredip, bundan sonrasını mahvetmenin anlamı var mı”
Başlarını salladılar.
Koridora geçtim, Gana’ya çevredeki dükkanları sormak için.
“Burada, bir yolcunun bıraktığı çadır var, istersen yolculuğun boyunca kullanabilirsin” dedi Gana.
“Aa, çok teşekkür ederim”. Kastettiği yolculuk ise sadece Moğolistanmış.
Koridorda, motoru ile yolda olan bir arkadaş ile karşılaştık.
O da “Aa sen o adamsın”, diye selamladı beni.
Gülümseyerek ve kıvançla“evet” dedim.
“Konuşalım biraz, dur şu elimdekileri odaya bırakayım da” dedi.
Burası motorla, bisikletle, otostopla, başka araçlarla, hatta atla yolculuk yapan, dünyanın birçok yerinden (o an için Rusya, Almanya, Romanya, Fransa, Çin, İngiltere) yolcuların buluştuğu, birkaç dakikalık ya da ayaküstü sohbetlerde bile birbirlerinden çok şey öğrendiği, birbirlerinin yolda olma heves ve sevincini besleyen bir yerdi. Hosteller, konuk evleri… Zamanın hanları…
Evet atla, yanlış okumadınız, bir Fransız Moğolistan’da at satın almış, onla Moğolistan’ı dolaşmak için.
“Ee ne oldu” diye sorduk.
“Buranın atları bizim atlara benzemiyor, bir türlü hâkim olamadım ben de kırsalda salıverdim” dedi.
O gün 2 muz, bir don, bir sweatshirt, bir çift çorap ve 1 şise su, ha bir de telefonu yeniden içine koymak için pirinç dışında bir şey satın almadım. Pek tabii böyle de seyahatime devam edebilirim diye düşünmeye başlıyordum. Yemek yiyip konuk evine döndüm.
Cheke Gana’yı aradı. Telefonu aldım.
“Altuntuya seni görmeyi kabul etti”
Sevindim. Altuntuya, Güneşin Altın Işığı demekmiş.
“Şansına, yarın Jaga, eşi, oğlu ve Aina sabahtan onu görmeye gidecekler, istersen sen de onlara katılabilirsin.”
“Harika!”
“Öyleyse, sabahtan kaldığın yerin yakınından seni alırlar, oraya yakın oturuyorlar”
“Tamam, teşekkür ederim.”
Bir buluşma yeri kararlaştırdık. O gece yine huzurla uyudum.

Sabah, konuk evinde bedava kahvaltı verilmekte olduğunu öğrendim, bu da harikaydı. Hem de sıkı bir kahvaltı. Telefonumda hareket yok. Pirinci Gana’ya bıraktım. Hesabı kapattım. Elimde 1 don, 1 çift çorap, yıkadığım ama hala kurumamış üstümün bulunduğu poşet ve su şisesi ile buluşma yerine gittim.

A, anlatmayı unuttum. Akşam konuk evine dönerken su almak için uğradığım büfede montumu tezgahın üstünde unutmuştum, fark edip döndüğümde ise büfe kapanmıştı. Sabah erkenden gittim kapalıydı, buluşma yerine gitmeden önce uğradığımda açılmıştı ve montumu aynen teslim aldım.

Jaga geldi, arabaya bindim. Aina bana güldü; “haha, sözleşmeyi okumak için çok geç.” Onlar geldiğinde, cebimde kalmış olan kiralama sözleşmesinin nüshasını, elimde evirip çeviriyordum da… Neşe ile Ulan Batur’un arka mahallelerinden birinde bulunan şamanın evine doğru devam ettik.

Evlerin azaldığı, tepelerin boşaldığı bir mahalleye geldik. Jaga, Moğolistan’da çok yaygın olan yüksek tahta çitlerin hemen dışına park etti arabayı. İndik. Sessiz. Hafif bir esinti var. Güneşli bir gün. Bahçe kapısından girdik. Karşıda küçük bir ev/oda. Biz sağa, yamacın üst tarafındaki Ger’e doğru yürümeye başladık. Heyecanlıydım. Bahçeyi otlar bürümüş. Bunlardan bir türü göstererek, “Bu otlara dokunma” dedi Jaga, zehirlidir.

Çadırın kapısından giren güneş ışığı ile biz de içeri girdik. Ayakkabılarımızı dışarıda çıkarmıştık. İçerisi sıcak. Baktım, iki dikmenin ortasındaki küçük odun sobası yanıyor. Aslında hava sobaya ihtiyaç duyurmayacak kadar iyi. Bilemiyorum. Hepimiz birer ahşap tabureye iliştik. Ben, kapının hemen solundaki tabureye… Kapı açık. Altuntuya’ya baktım. Açık renk bir pantolon ve kareli bir gömlek giymiş. Uzun, koyu renkli çizmeleri var ayağında. Benimle göz göze gelmedi. Yanımdakilerle sakin bir tonda konuşuyor. Gündelik konulardan söz ediyorlar gibi ama bir yandan da buraya geliş sebeplerine değiniliyor sanki. Bunlar birbirinden ayrı mı ki? Şamana hayatlarının sıkıntılı, düzeltme, danışma ihtiyacı olduğu zamanlarda gidiyor insanlar. Şaman, içlerinden biri, olağan yaşantılarında da görüşüp konuştukları, birlikte yiyip içtikleri birisi. Mesela Altuntuya onlar için bir bacı. Ama şaman daha çok, akıl danışılan, bilge biri. Şamanın temelde yaptığı, bu alemde yaşayan ile onun danışmak istediği öte alemdeki atasının ruhu arasında bağlantı kurmak, medyumluk etmek. Bunu yaparken şaman, kendinden çıkıyor, temas kurulan atanın kişiliğine bürünüyor, sesi dahil. Bu arada Tuya hazırlıklarını yapıyor. Kahverengi şaman kaftanını giyiyor. Ucunda büyük, yuvarlak, pürüzsüz, parlak bir metal olan kolyesini takıyor. Önümde solda duran masanın üzerindeki yiyecekleri farklı kâselere ufalıyor. Orada votka da var. Votkanın başkaca kutsal sayılan yerlerde de serpildiğini gördüm. Tütsü yakıyor. Kapının tam karşısındaki sunakta bulunan tokmağını alıyor. Tokmaktan renkli bezler salınıyor. Çıngıraklar da var ama tokmakta mı kaftanında mı hatırlayamıyorum. Sunakta uzun tüyler var; kartal tüyleri olmalı. Tüylü ve perçemli başlığı da orada. Hareketleri usulca… Ger’in ortasındaki dikmelerden kapıya göre sağdakinde şamanın davulu asılı duruyor. Üzerinde desenler… Dikkatle ama rahatsız etmemeye çalışarak Tuya’yı izliyorum. Diğerleri ile konuşurken bir kaç defa kısa bakışlar atıyor bana. Başı hafifçe öne eğik, kaşları biraz çatık, yüzünde karmaşık bir ifade var. Beni tanımıyor. Günler sonra, benimle tanışmadan önce, nehirde başımdan geçenlerden ötürü, benim kötü bir adam olabileceğimi düşündüğünü öğrendim… İçerisi neden bu kadar sıcak? Diğerleri son derece soğukkanlı, çekingen bir halleri yok. Çadırın tertemiz oluşu dikkatimi çekiyor. Sunağın sağında bir divan var. Divanın üst tarafında, siyah beyaz, bir kadınla erkek fotoğrafı. Şaman’ın özel eşyaları dışında geleneksel bir Moğol Ger’inden çok farklı değil burası, Altuntuya’nın evi aynı zamanda. Geceleri burada uyuyor, Ger’in tepesindeki boşluktan göğe bakıyor, bahçeye çıkıp yıldızları izliyor, etrafı dinliyor olmalı. Kim bilir, daha neler oluyor.

Tuya, önce Aina ile olan ayinine başlıyor. Bir saniye kaçırmadan izlemeye çalışıyorum. Aina giriş kapısının hemen içerisinde sobanın önünde ayakta duruyor. Kapıdan giren güneş ışığı çok güzel. Arada Ger’e ve diğerlerine kısa bakışlar atıyorum. Burada olabilmek ne büyük lütuf.

Şaman ile buluşmaya giderken bana “Ona ne sormak istiyorsun” demişlerdi. “Soracak bir şeyim yok” demiştim. “ama şamana, soru sormaya, cevap bulmaya gidilir” dediler. “bir sorum ve aradığım bir yanıt yok ama illa da bir soru sormak gerekli ise bulurum, merak etmeyin” demiştim.

Sıra bana geldi. Soldaki alçak masanın önündeki tabureye oturdum. Tuya masanın diğer tarafındaki taburede. Jaga da sağdaki bir tabureye ilişti, tercümanlık etmek için. Tuya gözlerini kırpıştırdı bir kaç defa. Adımı sordu, söyledim, Jaga adımı bir deftere yazdı, latin ve Kiril harfleri ile ve Tuya’ya gösterdi. Elindeki uzun tespihi çoğu zaman yere ya da boşluğa bakarak ve bazen kaşlarını, sanki bir şeyi görmeye çalışır gibi bir gerginlikle çatarak ve kaldırarak, alnını kırıştırarak çekti. Belden yukarısından yavaşça salınıyordu. Tuya’nın göğsü ile benim göğsüm arasında oluşan sıcak, kalın, sağlam, açık renkli bir alan hissettim. Gönül bağı? :) Derin nefes alıp vermeye başladım, kendimi daha da serbest bırakmaya ve etkiye açmaya çalıştım. Avuçlarımda dönüp duran enerji akımını hissedebiliyordum. Bir süre geçti. Tuya yavaşça başını kaldırdı ve bana baktı.

“sende her şey beyaz” dedi. “net, bir karmaşa görmüyorum”. Bunu duymak güzeldi. “sadece, zaman zaman canını sıkan bir kadın var ve bundan sonra da sıkmaya devam edecek ama aldırma, çünkü gerçekten önemli değil” diye ekledi. Bunu söylemesini beklemiyordum; unutmuştum ama beni taaa Moğolistan’a kadar atan son zamanlardaki can sıkıntısının, huzursuzluğun kaynağından söz ediyordu. Renk vermemeye çalışarak gülümsedim. Bir şeyler daha söyledi, Jaga hepsini not alıyordu.

“Sormak istediğin bir soru var mı” dedi Altuntuya.
“şey, ben aslında buraya sadece sizinle tanışmaya ve sizin ne kadar eski bir gelenekten geldiğinizin ve bu geleneğin doğaya ne kadar yakın olduğunun farkında olduğumu ve buna saygı duyduğumu söylemeye geldim… burada olduğum için çok mutluyum ve bu bana yeter… İlle de bir soru sormam gerekirse… yola devam edeyim mi” (bu soru tüyosunu Cheke’den almıştım).
“Et, yolun açık, nereye gitmek istiyorsan oraya gideceksin”
“Peki, bir kararsızlığıma dair de fikrini almak istiyorum” dedim ve gündelik hayata dair bir soru sordum. Konuştukça rahatlıyor ve kendimi ona daha yakın hissediyordum.
“Bu konuda hangi yönde karar verirsen ver onu başarabilecek kabiliyettesin ve her halükarda seçimin senin için iyi olacak, endişe etme, sen istediklerini başarabilecek birisin” diye cesaretlendirici şeyler söyledi. Öte taraftan, bu sözler, yolunu kendin çizersin, anlamına geliyordu. Devamında, bu seçeneklerden birini tarif etti ki bir süredir aklımdan geçirdiğim somut ihtimallerden söz ediyordu doğrusu. Bakalım zaman ne gösterecek.
Batıl alana kaydığımı düşünebilirsiniz. Bunda sakınca yok. Şu kadarını söyleyeyim, beş duyu ile algılayabildiğimizin ötesindeki boyut(lar)ı kabul etmenin verdiği, geniş olasılıklar hissini ve fikrini seviyorum.
Tuya; “Ben de sana söylemek istiyorum ki ender olan bir şekilde, ben de senden son derece olumlu enerji alıyorum” dedi. Yüzü yumuşamıştı. Bunu duymak mutluluğumu katlamıştı. Avuçlarımı göğsümün hizasında birleştirip gülümseyerek ve eğilerek selamlayıp teşekkür ettim. “İhtiyacın yok ama yine de müsaade edersen sana biraz daha olumlu enerji vermek istiyorum.”

“Tabii, seve seve” dedim.

Ayağa kalktı, elini alnıma koydu. Avucu sımsıcak. Akışı duyumsuyor ve düzgün nefes alış verişler ile akışa yol açmaya çalışıyordum. Ayağa kalktı tokmağını ve davulunu aldı ve bunları üzerimden geçirerek ve bir kaç defa vurarak benimle olan muhabbetini tamamladı. Her iki elimle ellerini sıkıca tutarak sıktım, o elleri bırakmak istemiyordum. Selamlaştık, tabureme döndüm.
Hepimiz farklı ibadet, düşünüş, hissediş, yakarış, yaşayış ve sair deneyimlerle, yoğun ve/veya huzur verici hallere, frekanslara, enerjilere erişiriz, erişmeye çalışırız. Bunların bazılarının etkisi kalıcıdır. Bazılarını ise bir takım ritüeller, metodlar ve tekrarlarla sürekli kılmaya çalışırız.

Gözlerimi Tuya’dan alamadığımı fark ediyorum. Çevresinde yarattığı akım çok çekici. Tuya 60 yaşlarında, sarı tenli, siyah saçlı, ince yapılı, dinç görünümlü, çok güzel bir kadın.
Bir ara Jaga ile dışarı çıktık. Otların üzerine oturduk. O bir sigara içti.

Herkes ile yapıp ettiği farklı oldu Tuya’nın. Biraz yorulmuş gibiydi. Çıkarken, herkes gönüllerinden kopan hediyelerini sunağa bıraktı; bu bir paket şeker de olabilir, para da. Gerçek bir şaman bedel talep etmezmiş. Ayrılırken Tuya’ya döndüm tekrar, aslında buradan ayrılmak istemiyordum. Yine bazı saygı ve sevgi sözlerinden sonra Tuya ile sarıldık, aramızda yabancılık kalmamıştı.

“Ne zaman istersen benimle iletişime geçebilirsin” dedi. Ben bunu metafizik anlamda anladım, eh, ne de olsa konuşan bir şamandı. :) O ise kareli defterden koparılan bir kağıt parçasına yazılmış bir eposta adresini uzattı bana; “kızımın” dedi. “buraya yazabilirsin, ben kullanmıyorum ama o bana haber verir”. Teşekkür ettim. Altuntuya ile eposta ya da başkaca bir yolla iletişimim olabilme ihtimali harikaydı! Dışarı çıktık. Hava daha da ısınmıştı. İçeride neden soba yanıyordu? Tuya, üşüyor muydu?

Arabaya doluştuk ve Ulan Batur’a döndük. Cheke arayıp Altantuya ile tecrübemin nasıl olduğunu sordu. Anlattım.

“Sana bir şey söyleyeceğim” dedi Cheke. “Hani motor kiralamak için beni ısrarla aradığın o sabah var ya, seni 5 dakika sonra ararım demiştim ve aramamıştım… İşte o sırada ben Altuntuya’nın yanındaydım ve O bana, uzun süredir su tanrısına olan görevlerimi ihmal ettiğimi ve bunu düzeltmem gerektiğini söylemişti. Onun yanından çıktıktan sonra düşünceliydim, ne yapabileceğimi düşünüyordum. O sırada senle konuştuk ve sen ben ofise dönmeden motoru alıp ayrılmıştın. Hangi motoru almıştın biliyor musun, satmayı düşündüğüm için kutsamadığım tek motoru…”
“Yaa”
“Evet, ve şimdi o motor nehirde. Su, alması gerekeni aldı”
“…”
“Aslında sana teşekkür etmeliyim” dedi Cheke, “buna vesile oldun”.
Şaşırdım, heyecanlandım ve bir kere daha o nehirden geçtim.
“Şimdi ne yapacaksın, motor alacak mısın?” dedi.
“Motor mu?”
“Evet. Suya giden motorun parasını ödedin. 5 günün parasını da zaten peşin vermiştin, bu durumda motor hâlâ senin”
“E, sen motoru vermekte bir sakınca görmüyorsan alırım elbette. Umarım tanrılara başka borcun yoktur”. Gülüştük.
“Tabii, ne zaman alırsın?”
“O zaman, bugün çanta ve sair bir şeyler bakayım, Jaga da bana eşlik ederse sevinirim, yarın sabahtan gelir motoru alırım, olur mu?”
“Tamam”.

Etiketler