Google+

Arama formu

Moğolistan (Bölüm II) : Bilgelerin Huzurunda - 4. Kısım

 Moğolistan (Bölüm II) : Bilgelerin Huzurunda - 2. Kısım'ın devamı:

O gün öğleden sonrayı Jaga ile geçirdik. Bir telefon satın aldım. Bazı dükkânlarda ve hatta bankalarda maestro kredi kartı geçmiyor, bu nedenle biraz uğraştık. Acıkıyorduk. “Blackmarket (Karaborsa)’te yeriz”, dedi Jaga. Ucuz eşya için oraya bakacaktık. Burası daha önce açık havada olan şimdi 6 - 7 katlı bir binaya toplanmış bir işhanları. Tahtakale’deki hanları hatırlatıyor. İçerisinde giyecekten, çantaya, yiyecekten, kozmetiğe, kırtasiyeye, hemen her şeyi satan dükkânlar var. Önce çanta bakalım dedik. O kadar zor oldu ki küçük bir sırt çantası almam. Her şey pahalı geliyordu. Aslında pahalı değil de lüzumsuz geliyordu. Elimi kolumu sallayarak dolaşmanın rahatlığına alışmıştım ve böyle de devam edebilirim düşüncesi giderek ağır basıyordu. Moğolistan’a yola çıkmadan önce kendime dönüp dönüp sorduğum sorunun cevabını bulmuştum. “Çok şey mi almıştım yanıma? Evet!” Bu yolculukta deneyimlediğim -neredeyse- eşyasız seyahat, bundan sonrası için de iyi bir rehber olacak sanırım bana. Neyse, döndük dolaştık sonunda sadece bir sırt çantası ve bir küçük el havlusu satın aldık. Başta aklımdan geçen çadır, uyku tulumu, vs kamp ekipmanı, hepsi kalsındı. İcabında, bu seferlik Cheketours’tan kiralanabilirdi tüm bunlar. Hadi, karnımızı doyuralım dedik, küçük bir lokantaya girdik. Diyorlar ki midemi orada bozmuşumdur.

Jaga ile sabah buluşmak üzere sözleştik ve bir gece daha kalmak için Gana’s Guest House’a döndüm. Akşama doğru hemen yakındaki Gandan Manastırı’na gittim, avlusu açık, binası kapalıydı.

Moğolistan
Gandan Manastırı

Yakınlardaki, Blackmarket ayarında bir yerden, isteksizce, bir sandalet satın aldım. Böylece terlik ve ayakkabıyı birleştirmiş oldum. Aslında sandaleti Moğol’dan sonra istikametim olan, Baykal Gölü için düşünmüştüm. Sonra, Ulan Batur’un gece hayatına bir göz atayım dedim. Daha konuk evinden çıkmadan midem sinyal verdi. Bir markete gidip 2 muz ve bir kola aldım, iyi gelir diye. Giderek artan bir rahatsızlıkla yürüdüm ve birkaç mekâna baktım; genelde tenhaydı, sanırım günlerden salı idi. Ne kadar çok karaoke bar var Ulan Batur’da. Kore temalı yerler (restoran gibi) de çok; Moğolların çalışmak için en çok gittiği ülkelerdenmiş Kore. Bir arkadaşımın yıllar önce güzel vakitler geçirdiği ve şen Moğol kızları ile tanıştığı barı buldum; kapanmıştı. :( Maden suyu içmek istediğim bir karaoke barda paramı bozamadılar, kart da geçmiyordu, oturamadım. İçeri bakıp iç açıcı bulmadığım bir gece kulübüne giriş parası vermek istemedim. Diğeri ücretsizdi ama pek cansızdı. Pistinde pek çok kızın dans ettiği bir başka yere girdim; maden suyu servisi yapamayız dediler. Midemden ötürü içki içecek halde değildim. Yorulmuştum da… Velhasıl oturamadım bir yere. Sonra amansızca tuvalet aramaya başladım, bulmak kolay değildi. Koşa koşa hostele geldim.

Sormayın, o gece sabahı zor ettim. Gecenin bir yarısı soğuk bir terleme ve mide bulantısı ile uyandım. Kendimi tuvalete zor attım. Kustum, yatağıma döndüm. Olmadı bir daha, bir daha… Perişan haldeydim. Ne zaman ki midem tamamen boşaldı, o zaman rahatladım.

Sabah erkenden uyandım. Sadece bir çay içebildim. Yine Gandan Manastırı’na gittim, yine kapalıydı. Kısmet değilmiş :) Jaga tam saatinde geldi. Durumumu anlattım. Önce bir eczaneye uğradık. Eczacı, bir paket tablet verdi; “günde 2 veya 3 tane yut bunlardan” dedi. Arabaya binince suyumuz olmadığını fark ettim; ilk tableti suyla yutmak yerine çiğneyerek yuttum. Kök gibi, acı topraksı bir tat. Güneş yüzüme vuruyordu.

Bu halde Cheketours’un yerine vardım. İçmem için başka yolculardan kalmış olan elektrolit takviyesi paketlerinden verdiler. Bolca su içmeye çalışıyordum. Motor hazırdı, selamlaştık :)

Cheke: “Bu sefer nehir yok tamam mı?
“Tamam.” (bu konuda tek karar verici ben miyim ki?)
“Nereye doğru gideceksin?”
“Karakurum’a doğru…Orhun Yazıtları’nı görmek istiyorum”.
Cheke önce çıkaramadı, tarif edince “haa”, dedi, “Bilge Han Anıtı”. Moğollar burayı bu isimle biliyor. Karakurum = Harhorin.
“Harhorin’den sonra, oranın yoluna sapacaksın, sonra 40 km kadar daha gideceksin. Zaten yolun dümdüz gidiyor Harhorin’e kadar, hiçbir yere sapma”.
“Tamam”.
“Nerede konaklamayı düşünüyorsun?”
“Bu akşama Harhorin’e varırım”
“Deli misin, bugün varamazsın, 375 km.”
Moğolistan yol koşulları aklımdan çıkmış yine.
“Harhorin’e 70 km kadar kala kum tepeleri var, kamp için güzel bir yerdir, orada kalabilirsin”.
“Olur, bakarım, sağol”.
Cheke, bir jest yapıp, kamp ekipmanlarını bedavaya verdi. Ama onları kaybetmememi sıkı sıkı tembih etti, özellikle yurt dışından satın aldığı kamp ocağını.

Moğolistan-1
Yeni yoldaşım: Mavi Yele

Kamp donanımını ve neredeyse boş olan çantamı motorun arkasına sıkıca bağladık.

Moğolistan’da yola çıkarken, bineği süt ile kutsamak bir gelenekmiş. Binek, dün attı bugün motor. Bu nedenle, yola çıkmadan önce, motorunuzun peglerine, tekerlerine süt dökülerek kutsanmayı unutmayın, unutturmayın. Konuyu biliyorsunuz :)

Kiraladığım ve Moğolistan’da yerel halkın da çokça kullandığı motorlardan söz etmek istiyorum. Bunlar Shineray, Dayun gibi Çin malı 150 cc motorlar. Moğol kırsalında kimi yerde atların yerini almış; motorlu çobanların sayısı artmakta. Yerli halkın bu kadar çok kullandığı motorun en doğru tercih olduğunu düşündüm. Hafif. Alçak. Neredeyse bisiklet gibi. Kırsalın değişen yol koşullarında hâkim olması son derece kolay. Zira, sert toprakta giderken bir anda kuma ya da çamura dönüşebiliyor zemin. Çamura saplansanız çekip çıkarabilirsiniz. Çamur dedim; nehir değil :) Moğolistan’da asfalt yollar bozuk, altınızda büyük hacimli bir motor da olsa sürat yapabilmeniz çok zor. Bu kıvrak motorların yaklaşık 80 km civarında olan maksimum hızı Moğolistan koşullarında yeterli ve konforlu bir seyir sağlıyor. 12.000 Tugrik civarında bir tutara doldurabileceğiniz 14 lt’lik yakıt deposu var. Parçası ucuz, dilinden anlıyorlar. Kirası makul. Gelelim basit, sempatik ve işlevsel donanımına. Koruma demirlerini görüyorsunuz, uzun düz yolda ayaklarınızı dayayıp dinlendirmeye elverişli. Elcik koruma demirleri de var. Gidonun önündeki metal ızgara birçok şeyi taşımaya ve monte etmeye elverişli. Ben önceki motorda buraya avadanlık çantasını bağlamıştım. Bayıldığım donanım ise arka yanlardaki açılır kapanır sehpalar. Yaylı bir mekanizma. Açıp, üzerine benim yaptığım gibi yiyeceklerinizi ya da daha sonra yaptığım gibi kurusun diye ayakkabılarınızı bağlayabileceğiniz gibi, yan çantalar da bağlayabilirsiniz. Motorların kiminde elektrik soketi var kiminde usb girişi. Yani seyir halinde şarj mümkün.
İkinci motoru aldığımda da aynı kaskı aldım; bunla rahat etmiştim. Kaskların birçoğunda kamera kızağı var; bilseydim kameramı da yanıma alırdım.

Motorların küçük hacimli olması, motorun halini ve ihtiyaçlarını gözetmenizi, siz yorulmasanız da onu dinlendirmenizi, fazla yüklenmemenizi sağlıyor. Yani motora bir makineden çok, bir canlı, belki de bir at gibi davranmanız gerekiyor. Bu da motorla ve yaşamla kurduğunuz bağı artırıyor. Motorla daha çok konuşuyorsunuz. Çevrenizle daha çok ilgileniyorsunuz. Böyle kullandığım her iki motor da yeri geldi ıkındılar, sıkındılar ama hiç teknik sorun çıkarmadan birçok yol koşulunu aştılar. Yüzme bilmiyorlar o ayrı :)

Etiketler