Google+

MONTMARTRE, SACRE COEUR VE MOULİN ROUGE: PARİS'İN SANATSAL YÜZÜ

462821 Ağu 2014Gezi Notu
Alev DemirAlev DemirGezgin21 Ağu 201446280 Yorum

Paris’teki 2. güne pencereme vuran yağmur damlalarının sesiyle uyanıyorum. Gün, Paris gününe yakışacak kadar gri ve puslu. Ama yağmurun bu kadar yakıştığı bir başka şehir olamaz herhalde diye düşünüyorum. Ağustos ayında ne kadar yağmur yağabilir ki deyip uzun siyah elbisemi ve bez ayakkabılarımı giyerek yılın en büyük gaflet ve delaletine düşüyorum. İlk durak Montmartre ve tabii ki Montmartre’ın kutsal kalbi Sacre Coeur ile bohem ressamları…

Bu kez metroyu tercih ediyoruz. Montmartre’a vardığımızda, insanların bir yokuşa tırmandığını görünce rotamız tayin olmuş oluyor. Yokuş yukarı yürümeye başlıyoruz. Burası türlü türlü hediye dükkânları ile biraz Sultanahmet yokuşunu andırıyor. Yine bir krepçi görüyoruz. İspanya’da sangrianın dibine vuran ben, Paris’te de anlıyorum ki kreplerin dibine vuracağım. Soğuk yüzlü bir kadın duruyor kreplerin başında, yanında da onun tam zıttı, güleç ve genç bir çocuk sandviç hazırlıyor. Sıra bize geldiğinde, soğuk görümlü kadın nereli olduğumuzu soruyor. “İstanbulluyuz” diyoruz ve muhabbet açılıyor. Kadın “ben de geçen sene gelecektim, ama olaylar vardı” diyor. Yanındaki çocuk da o nedenle vazgeçmiş. “Artık gelebilirsiniz” diyoruz. Bize Montmartre’daki ressamları görmeden gitmememizi, hemen kilisenin arkasında olduklarını söylüyorlar. Son derece yardımsever ve kibarlar. İngilizceyi bu kadar iyi konuşmalarına şaşırmış, yokuş yukarı dükkânlara gire çıka Sacre Coeur’e doğru devam ediyoruz.

Paris

 Paket turlarda kaçırılmaması gereken en güncel ve ekonomik kampanyalar şöyle: Bansko Kayak Turu – 1 Gece Bedava, Bansko Kayak Turu – Ücretsiz Kayak Eğitimi, Lapland Turu - Son dakika 200 Euro indirim, %25 indirimli Prag Turu, Sicilya & Malta Turu – Son dakika %5 indirim, Belgrad Turu - %25 indirim , Prag Turu 14 Şubat Özel – Son Dakika %5 İndirim

Sacre Coeur için aslında fazla bir beklenti içinde değilim. Sıradan bir katedral gibi geliyor bana. Neden bu kadar meşhur olduğunu ise gidince anlıyorum ve bir kere daha kahrolsun önyargılar diyorum. Evet, burası görkemli ve haşmetli bir katedral. Ondandır ki bütün görkemli ve haşmetli katedraller kadar sıradan ama önündeki manzarayı her görkemli katedralde bulmak zor. Sacre Coeur gerçekten de kutsal bir kalp gibi atıyor şehrin tepesinde… Eteğinde uzanan Paris sanki onun önünde saygı ile eğilen bir elçi gibi. Sacre Coeur de en az Eiffel kadar mağrur, en az onun kadar gözü yükseklerde…

Paris-1

Paris şehrinde bir çok konaklama seçeneği var. Bunlardan en iyileri Saint James Paris, Hôtel Fouquet's Barrière, Le Singulier. Şehir merkezine yakın konaklamayı tercih etmek isterseniz Arley Tour Eiffel, Victoria Palace Hotel gibi otelleri tercih edebilir ya da daha ekonomik alternatifler isterseniz Prince Monceau, Le Regent Hostel Montmartre, Smart Place Paris tesislerini deneyebilirsiniz. Bir de booking.com'un Paris aramalarında ara sıra güzel indirimli fırsat otelleri oluyor. Onları da bu linkten takip edebilirsiniz.

Uzun merdivenleri tırmanmadan önce, Sacre Coeur’ün heybetini iliklerime kadar hissetmek istiyorum. Merdivenlerin sonunda beni bir sürpriz bekliyor. Şimdiye kadar gördüğüm en güzel çeşmelerden biri karşımda duruyor. Gökyüzünden düşen yağmur damlaları çeşmenin akan berrak suyuna karışıyor, aşağıda yitip giden yemyeşil çimenler ve daha aşağıda sere serpe yayılmış Paris’in kokusuna karışıyor. Artık bir turist değil, pastoral bir tablodaki bir özneyim, bir nesneyim… Sacre Coeur… Paris’in kutsal kalbi, kalbimi çalıyor…

Manzaranın tadını çıkarıp sessizce içeri giriyoruz. İçeride fotoğraf çekmek yasak ve çekenler sert bir dille uyarılıyor. Ama kim dinler... Yine de 1-2 fotoğraf çekebilmeyi başarıyoruz.

Paris-2

İçeri adımınızı attığınız anda yüzünüze yayılan sıcaklığın, ilahi bir mesaj değil; biraz ilerideki rengârenk ve boy boy olan mumlardan, şamdanlardan, mumluklardan geldiğini anlıyoruz. Kırmızılar, sarılar, beyazlar… Renk renk mumlar, boy boy alevler… Evrenin yaratıcısına verilen minik sevimli rüşvetler… Dileklerimiz kabul olsun diye ah biz insanoğlunun yaptıkları… Bir dilek dilemek istiyorum seninle ilgili… Sacre Coeur’de evrenin yaratıcısına yalvarmak… Ama çok yalvardım ona seninle ilgili… Rüşvetli veya rüşvetsiz… Mumlu veya mumsuz… Ayık ya da sarhoş… Uykuda ya da uyanık… O yüzden mum yakmak yerine, ayin yerine geçip dua etmeyi seçiyorum tavanda uçuşan İsa ve havariler beni izlerken…

Paris-3

Sacre Coeur’den çıktığımızda arkadaki ressamları aramaya başlıyoruz. Ne ile karşılaşacağımız ve bizi neyin beklediği hakkında hiçbir fikrimiz yok. Ama kime “ressamlar nerede?” diye sorsak bize tarif ediyor ve yine hediye dükkânları ile dolu yolda, kendimizi hediyeliklerin arasından çekip alabildiğimiz kadarıyla ağır aksak ilerleyerek ressamların olduğu alana varıyoruz.

Paris-4

Paris-5

Burası Sacre Coeur’ün hemen arkasında saklı bir vaha gibi. Dikdörtgen, ağaçlarla kaplı bir alanda sıra sıra ressamlar dizilmiş. Niyeyse ben gerçek ressamlarla değil de onların atölyeleriyle karşılaşacağımı düşünmüş olacağım ki açık havada envaı çeşit boya, malzeme ve stille resim yapan Asyalısı, Fransız’ı, siyahı dünyanın ayrı ayrı memleketlerinden gelmiş ve tek bir ortak noktada resim yapmakta buluşmuş bu ressamlar karşısında irkiliyorum. Tuvallerinden her an vücut bulup çıkıverecekmiş gibi geliyor çizdikleri resimler. Bazıları o denli canlı, o denli yaşayan çizimler bunlar… Çizdikleri gözler sizin ruhunuzu delip geçiyor, çizdikleri saçlar, rüzgarda esip suratınızı yalayıverecekmiş gibi geliyor.

Paris-6

Paris-7

Kendimizi tuvallerin büyüsüne kaptırmış, tek tek geziyoruz her bir sanatçının iki sandalye bir tuvalden oluşan açık hava stüdyosunu. Arkadaşım kendi resmini çizdirmeye karar veriyor. Ben ise bu fırsatı değerlendirip hemen ressamların bulunduğu alanın karşısındaki Le Sabot Rouge adlı kafeye oturuyorum. Sevecen bir garson hemen ne arzu ettiğimi soruyor. Önce kendime bir vejetaryen burger ve içecek söylüyorum. Sanırım bugüne dek yediğim en lezzetli vejetaryen burger önüme jet hızıyla geliyor. Karşımda Montmartre’ın ressamları, havada yağmur kokusu, önümden ise dünyanın bütün milliyetlerinden gelip geçen insan silsilesi eşliğinde yemeğimi yiyorum. Ara ara ressamlardan bazıları yanıma gelip, resmimi çizmeyi teklif ediyor. Nazik bir dille reddediyorum, çünkü Paris ve ben şu an çok samimi anlar yaşıyoruz.

Paris-8

Neden sonra arkadaşlarımın işi bitiyor ve ünlü Lafayette alışveriş merkezinin yolunu tutuyoruz. Modanın başkentlerinden biri olan bu şehirde güzel bir şeyler bulabileceğimizden eminiz. Yol üzerinde ben küçük bir butikte çok şirin kolyeler görüp, aradığım Paris hatırasını bulduğumu anlıyorum. Her ülkeden kendime kalıcı bir hatıra alırım. Paris’in hatırası bana bu kolye oluyor. Daha sonra Lafayette’e girdiğimizde, iyi ki o kolyeyi almışım diyorum, çünkü Lafayette denilen bu alışveriş merkezinin bizdekilerden pek bir farkı yok, olsa olsa eksiği var. Ben vaktimin çoğunu en üst kattaki kitapçılarda unuttuğum Fransızcamı gördüğüm kitaplarla tazelemeye çalışarak geçiriyorum. 20.00 gibi kapanıyor alışveriş merkezi.

Niyetimiz aslında Eiffel’den daha güzel bir manzarası olduğu söylenen Montparnasse’a gitmek, ama hava çok soğuk ve biz ise sırılsıklamız. Ağustos yağmuru bildiğin ahmakıslatan çıkıyor ve kendimizi Fransa'nın en ahmak üç turisti sanıyoruz. Moulin Rouge’un çok yakınımızda olduğunu öğrenince rotamızı değiştirmeye karar veriyoruz. Sora sora nihayet Moulin Rouge’a ulaşıyoruz. Yokuşun sonunda birden kırmızı yel değirmeninin kanatları bize el sallıyor. Gariptir ki Moulin Rouge'u hep çok daha parlak, çok daha canlı, cıvıl cıvıl bir cadde olarak hayal etmiştim. Oysa karşımda yapayalnız bir yel değirmeni duruyor. Makyajıyla hüznünü gizlemeye çalışan bir konsomatristi andırıyor bana bu yel değirmeni... Tüm ihtişamına, süsüne püsüne rağmen yalnız ve hüzünlü ve onun tüm hüznüne rağmen “gösteri devam etmeli”...

Paris-9

Hemen meydanda kocaman bir havalandırma ve havalandırmanın üzerinde ise içlerindeki Marilyn'i keşfe çıkmış bir turist silsilesi... Buraya kadar gelmişken, denemeden olmaz diyerek, bir gayret fırlıyorum havalandırmanın üzerine. Ama Marilyn Monroe’nun Marilyn Monroe olmasının da bir sebebi varmış; ağzımın payını alıp, eteğimin tepeme geçmesine ramak kala aşağı iniyorum.

Moulin Rouge biletlerini de çok önceden ayırtmak gerekiyor. Kapıda duran 2 metrelik bodyguard abilerin, bizim lüks mekanların önünde duran abilerden pek farkı yok. Yağmurdan ıslanmış üç yavru kediye dönmüş bu üç kızı şöyle gözleriyle baştan aşağı süzüp, aşağılayan gözlerle “doluyuz, biletler tükendi” diyorlar ve sonraki hiçbir sorumuza yanıt vermiyorlar. Kendimizi Gulliver’in devler ülkesinde gibi hissediyoruz. Zıplıyoruz, bizi görmeleri ve duymaları için adeta, ama duymuyorlar görmüyorlar. Bir dahaki seyahate artık diyerek, ıslak ayaklarımın çıkardığı “gorç gorç” seslerine aldırmadan otelin yolunu tutuyoruz.

Neyse ki otel birkaç durak ileride…  Otelde üstümüzü değiştirip hemen otelin yanındaki restoranda akşam yemeğimizi yiyoruz. Garson son derece tatlı ve nazik. Yorgunuz, bütün gün ıslanmanın ağırlaştırdığı vücutlarımızı alıp bir an önce yatağa gömülmek istiyoruz. Ertesi gün erkenden kalkılıp Eiffel’e tırmanılacak… Sonrasında ise planda Louvre ve Notre Dame var. Senden ise hiç ses yok. Gözlerimi bir Paris gecesine daha kaparken, kim bilir şimdi neredesin, Paris’te kim bilir hangi yastıkta kapatıyorsun o gözleri diye düşünmeden edemiyorum…

Paris şehrini rahat ve hızlı gezmenin yolu yerel turlara ve turistik noktalarda önceden yerinizi ayırtmak. Bu şehir için önerdiğimiz deneyimler şöyle; Paris: 1-Saat Şehir Cruise ve Bistro Öğle (47.5 €), Paris'ten: Özel Şampanya Bölgesi Günlük Turu ve Şenlikleri (149 €), Paris Highlights by Electric Bike and Eiffel Tower Biletleri (89 €), Château de Fontainebleau: Priority Entrance Biletleri (11 €). Bu şehirdeki tüm turları görmek için tıklayın.
-
Yorum göndermek için Giriş Yapın veya Üye Olun

Yorumlar(0)

Yorumlar