Safranbolu ile Röportaj

Bilir misiniz, şehirler de konuşur. Eğer kulak kabartırsanız onların da tıpkı insanlar gibi söylendiklerini duyabilir, dikkatlice bakarsanız bizler gibi gülümsediklerini görebilir, üzüntüden kahrolduklarına, sevindiklerine ve daha pek çok şeye şahit olabilirsiniz. Kimi şehirler çekingen ve soğuktur, kimileriyse kulağı hassas olan esaslı bir takım gezginlerle konuşur da durur. 

Sana bir gün tepeden baktım aziz Safranbolu

Gittiğim şehirlerde ağaçları kucaklamak ve onlarla röportaj yapmak gibi garip huylarım var. Safranbolu Belediyesi (www.safranbolu-bld.gov.tr) ve Gezimanya işbirliğinde gerçekleştirilen Safranbolu gezisi etkinliğinde de bu gelenek bozulmadı ve ben kendimi UNESCO Dünya Miras Listesi'ndeki bu eski (meyen) şehirle konuşurken buldum.

Cinci Han Hotel'in (www.cincihan.com) loş ışıklı, taş odalarından seslenerek Safran şehrine hoş geldin Martı dedi bana içimi üşüten Nisan soğuğuyla. Ah dedim, doğru ya, Yunanların şehir anlamında kullandıkları "polis"i zamanla "bolu"ya dönüştürmüş, pek çok yere eklemiştik. Kadim kentsin velhasıl. Söyleyecek şeyim çok dedi,iyi dinle. İki gün boyunca konuştuk da konuştuk.

Martı: Senle ilk kez 10 yıl önce karşılaşmıştık, o zamandan bu yana daha da bir güzelleşmişsin sanki. İçindeki tarih kokusu ise hiç değişmemiş. Özlemişim. 

Safranbolu: İnsanlar tarih kitaplarında yaşımı M.Ö. 3000 gösteriyorlar. İlyada'da adı geçen destansı topraklardasın. Hititlerin, Friglerin, Selçukluların, Osmanlının, Romalıların yürüdüğü yollardan geçiyorsun. Şu anda eski bir kervansarayda kalıyorsun. Etkilenmen çok doğal.

Martı: Safranbolu deyince gözümüzün önüne hemen o ünlü evler geliyor. Nedir hikayeleri?

Safranbolu: Bahsettiğin evler "şehir" denilen, eski yerleşim yeri olan bölgede yer alan, 18. ve 19. yüzyıla ait yapılar. Pek çoğu yasal koruma altında. Her biri öyle güzel konumlandırılmış ki hiçbir ev bir diğerinin sabah ve akşam güneşini görmesini engellemiyor. Evler; Akçasu, Gümüş, Tabakhane, Kalealtı ve Musalla semtlerindeler. Hepsini gezdin. Sizin metropollerinizdeki gibi minik kutulardan oluşmazlar. Geniş ailelerin her tür iklim koşulunda yaşayabileceği şekilde yapılmışlardır.

Martı: Of, tamam, modern hayat, metropol gibi kelimeler kullanmasak biraz da moralimiz az bozulsa, olmaz mı? Biz güneşin doğuşunu değil, dibimizdeki evin balkonunu görerek uyanıyoruz, malum.

Safranbolu: O zaman sana Yörük Köyü'nden, Sipahioğlu Konağı'ndan falan hiç bahsetmeyeyim de depresyona girme, ne dersin?

Martı: Çok geç! Gittik bile oralara. Yörük Köyü tam bir huzur yuvası. Adeta senin minik bir maketin!

Safranbolu: Kesinlikle. Şehre 11 km uzaklıktaki bu köy koruma altındaki eski bir Türk-Türkmen köyü. Herkes mutlaka görmeli. 14. ve 15. yüzyıllarda o zaman Yörükan-ı Taraklı Borlu denen kazaya gelen Yörükler buraya yerleşmiş ve geleneklerini koruyarak yaşamaya devam etmişlerdir. Bazı ailelerde Bektaşilik görüşü vardır. Köydeki en eski ev 450, en yenisi 90 senelik. Bugün 140 haneden yalnızca 62 tanesi köyde daimi ikamet ediyor. Nüfus kayıtlarına göre İstanbul'da 1000'den fazla yörük köylüsü bulunmakta. Yörüklerin İstanbul'a ne dediklerini biliyor musun?

Martı: Çılgınların şehri?

Safranbolu: Onu ben diyorum! Yörüklerse İstanbul'a Goca Köy lakabı takmışlardır.

Martı: Evet, fazla kocaman gerçekten! Neyse, konaktan bahsediyorduk.

Safranbolu:Kasımsipahioğlu Konağı bugün aslı gibi korunan, 300 yıllık bir konak. Geniş, serin odaları, ahşap yatakları, beşikleri, aynaları, 1878 yılına ait çiçek ve meyve figürleri boyamaları ve incelikli işçiliğiyle her geleni etkiliyor.

Martı: Kesinlikle! Konağın 8. kuşaktan sahibi Ali Rıza Tunca ve eşi konağın ilk katında yaşamlarını devam ettiriyorlarmış. 2. ve 3. katlarını müze haline getirmişler.

Ayrıca köy çamaşırhanesine de bayıldık. Eskiden insanlar ne kadar pratiklermiş. Hem topluca çamaşır yıkıyor hem de sohbet ediyorlarmış. Şimdi çamaşır taşlarının üzerinde şirin maketler var.

Safranbolu: Köyün gözleme ve ayranını da tatmış olmalısın o zaman.

Martı: Muhteşem bir lezzetti. Ev baklavaları da öyle, şehir merkezindeki lokumlar da... Özellikle eski şehirde, Kazan Ocağı'nda yediğimiz etli yaprak sarması, peruhi, cevizli yayım aklımdan çıkmıyor. Nebile Abla'nın ellerine sağlık. Çarşı'daki fırından aldığım, sana özgü beyaz simit de güzeldi. İçtiğimiz güzel çaylar, közde kahveler de cabası.

Safranbolu: Arasta 1661 Kahvesi'ne gittin mi? Boncuk Kafe diye de geçer.

Martı: Gitmez miyim? İki gün boyunca sabah akşam oradaydık. Kahvenin yanında gelen şerbet, sakızlı su ve lokumlar şahaneydi ve o sunum... Kahve içmek gerçekten bir seremoni ve sen bu işi iyi biliyorsun sevgili Safranbolu!

Bu arada Arasta'daki yemenicileri de gezme şansım oldu. Ne şirin ayakkabılar onlar öyle! Ne güzel bir gelenekmiş.

Safranbolu: Başka nereleri gezdin?

Martı: Sana #müzekentsafranbolu ve #kanyonlarşehri diyorlar.

3 km'lik kanyonu sakat ayağımla bir güzel yürüdüm. Çok keyifli bir yürüyüştü. İncekaya Su Kemeri ve Tokatlı Kanyonu'nu tepeden gören, 80 metre yüksekliğindeki Kristal Teras üzerinde olmak heyecan vericiydi.

Kanyon var dediler, geldik.

Uzunluğu 6042 metre olan, içinde bir yer altı nehri iki göl bulunan, Türkiye'nin 4. büyük mağarası Bulak Mencilis Mağarası'na giden yoldaki dik merdivenler nefesimizi zorladı ama içerisi oldukça etkileyiciydi. Ziyaretçilere yalnızca 400 metresi açık. 

Safranbolu: Gelenlere ayrıca Kaymakamlar Müze Evi'ni görmelerini de tavsiye ederim. Eski Anadolu yaşayış biçimlerini deneyimlemek, 300 yıllık giysileri, haremlik ve selamlık odaları görmek ilginç olabilir.

Martı: Bir de o cansız mankenler! Odaya girdiğim anda bir müzik eşliğinde gıcırdayan beşiğinde bebeğini sallayan manken anneyi ya da kına gecesi temsilinde birbiri etrafında dönen kadınları gece karanlığında görmek istemeyebilirim!

Safranbolu: Haklısın galiba. Biraz korkutucu olmuş olabilirler ama eğlenceli bir deneyim olduğu kesin, değil mi?

Peki taşlı, engebeli yollarıma ve dik yokuşlarıma ne demelisin?

Martı: Çok şükür ki golf araçları var diyorum sevgili Safranbolu. Şahane bir genç şoför/rehber eşliğinde Çarşı'yı gezme fırsatımız oldu. Bize tabakhaneleri de anlattı. Sen de bir bahsetsene...

Safranbolu: Osmanlı zamanında tabakhaneler her türlü hayvan postunun yaş ya da tuzlanmış deri olarak geldiği ve çeşitli aşamalardan geçtikten sonra tabaklandığı ya da bitmiş deri olarak çıktığı fabrikalardı.

Taze köpek dışkısı için tabakhanelerde yaygın olarak binlerce köpek beslenirdi. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği sama safhasında, taze köpek dışkısı enzimlere ihtiyaç duyulduğundan, tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek dışkısı toplarlar, sama işlemi ancak dumanı tüten taze dışkı yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere...

Martı: Tamam, tamam, ne yetiştirdiklerini söylemeyelim şimdi tabakhanelere! 

Safranbolu: Buraya gelmişken bir de Hıdırlık Tepesi'ne çıkıp manzarayı seyretmeden dönmek olmaz. 

Martı: Haklısın. Ben bir de Lütfiye (Kaçak) Camii'ni sevdim. Akçasu Deresi üzerine, büyük bir kemere oturtularak inşa edilen bu caminin 1878'de Hacı Hüseyin Hüsnü tarafından yaptırıldığı yazıyor.

Dikdörtgen plan üzerine moloz taşlardan yapılarak ahşap örtüyle kaplanmış ve ahşap korkuluklu mahfili ve ahşap minaresiyle büyük ölçüde özgünlüğünü koruyor.

İki günlük gezi sonrası Safranbolu'dan ayrılırken şehrin temiz ve sakin havasını içime çektim. Eve dönerken bir fısıltı duyar gibi oldum. Nasıl geçti yolculuğun? diye soruyordu Safranbolu. Ne sen sor, ne ben anlatayım! diye fısıldadım ben de ona. 

Şimdi hiç işin yok da bu kadim şehre 4 saatte İstanbul'a geldiğini ama aynı sürede Edirne'ye gitmek için otogara gidemediğini, balık istifi gibi yığıldığın metrobüsü ve sıkışan trafikte topluca aracından inip E5'te şaşkın bakışlar altında özçekim yaptığını falan anlat! Zor iş!

Onun yerine tekrar görüşene dek kendine iyi bak dedim.

Özlem Güzelharcan

Yazar Hakkında

Özlem Güzelharcan

Çok okur, çok gezer, çok yazar. Seyahat ve edebiyatı mizahi dille birleştiren bir blogger.