Google+

SARAYBOSNA: TARİH VE BÖREK TURİZMİ (1. GÜN)

129127 Mar 2018Gezi Notu
Cemre YücekökCemre YücekökEditör27 Mar 201812910 Yorum

Yola çıkmadan önce araştırmamı iyi yaptım. Gezimanya’daki tüm gezi notlarını noktasına virgülüne varana dek okudum, Saraybosna ve Mostar rehberlerini hatmettim, dersime iyi çalıştım yani. Hatta daha temkinsiz olan arkadaşlarımın alay konusu bile oldum. Ama yola çıkmadan önce yapacağımız her şey planlı programlıydı. Yine de programa uyduk mu? Eh.

Saraybosna’nın tarihini size ben anlatmayacağım, onun için şöyle buyurabilirsiniz. Bizim gezimiz 10 Mart sabahı Sabiha Gökçen Havaalanı’nda başlıyor gibi gözükse de aslında kasım ayında indirimli uçak bileti alma hikâyemize dayanıyor. Dört ay öncesinden aldığımız biletler için kişi başı yaklaşık 400 TL ödedik ve yollara düştük. TSİ 10.15’te havalanan uçağımız Bosna-Hersek’in yerel saatiyle 10.10’da Saraybosna Uluslararası Havaalanı’na indi. Pasaport kontrolünden hiç soruya maruz kalmadan rahatça geçtik. Saraybosna Havaalanı’nın bu kadar ufak olmasını hiç beklemiyordum. Her ne kadar bir Avrupa başkenti olsa da havaalanı Türkiye’deki herhangi bir şehrin havaalanından çok daha az gösterişliydi. (Bu, Türkiye’yle, gidilen ülkeyi karşılaştırma işi hiç hoşuma gitmese de havaalanının alçak gönüllülüğünü bir şekilde anlatmak istedim.)

El bagajımızla geldiğimiz için hızlıca havaalanından çıkabildik, ilk iş havaalanının içerisinde bulunan Ziraat Bankası’ndan para çekmek oldu. “Nasıl olsa orada çekeriz” diye düşüp cebimizde kısıtlı bir miktar euro ile gelmiştik Saraybosna’ya. Haklı da çıktık, Türkiye’de kullandığımız banka kartımızla kolayca BAM cinsinden paramızı çektik ve havaalanının girişinde bekleyen taksilere doğru yöneldik. Aşağıda havaalanından merkeze giden otobüslerin saatlerini göreceksiniz. Bizim iniş saatimiz uymadığı için binemedik ama 2,5 BAM ödeyerek hızlıca merkeze ulaşabilirsiniz. Taksiyle şehir merkezine gitmekse 15 euro ya da 30 BAM. Bu arada BAM, TL’nin iki katı değere sahip, yani taksiye 60 TL ödedik, bunu da belirtmiş olayım.

Saraybosna

Airbnb’den kiraladığımız evimiz Hadzi-Idrizova Sokağı’nda bulunan tatlı bir daireydi ve merkeze yürüyerek 15 dakika mesafedeydi. Eşyalarımızı bıraktığımız gibi kendimizi sokağa atıyoruz. Mart ayının başında, bu coğrafyada havanın güzel olması zor. Ama biz şanslıyız, önceki hafta tüm Avrupa’da fırtınalar kopmuşken bizim ziyaretimizin ilk gününde hava 16-17 °C. İnce bir mont yetip de artıyor bile.

Saraybosna şehrinde bir çok konaklama seçeneği var. Bunlardan en iyileri Apartment Mela, Apartment HalvaDom, Apartment Enjoy. Şehir merkezine yakın konaklamayı tercih etmek isterseniz Apartment Djolovic, Saray Star Apartments gibi otelleri tercih edebilir ya da daha ekonomik alternatifler isterseniz Apartments Bijela Tabija, Tulip, Adema Apartment tesislerini deneyebilirsiniz. Bir de booking.com'un Saraybosna aramalarında ara sıra güzel indirimli fırsat otelleri oluyor. Onları da bu linkten takip edebilirsiniz.

Yürüyerek merkeze doğru ilerliyoruz… Hayır, ilerleyemiyoruz çünkü karnımız aç! Ev sahibimizin tavsiye ettiği Dervoz’da börek yiyoruz. Kişi başı bir dilim börek için 1,80 BAM ödüyoruz.

Saraybosna-1

Bir vejetaryen olarak bu gezinin zor olacağını tahmin ediyordum ama hiç de fena başlamıyoruz! Türkiye’de genellikle mideye oturan ve ağır olan börek burada hem çıtır hem sulu hem de az hamurlu! Ben ıspanaklı-peynirli olanı tercih ettim ve ne yalan söyleyeyim gezimizin devamında yiyeceğim turistik börekçinin böreğinden çok daha fazla sevdim! Seni hiç unutmayacağım börek! Göz ucuyla baktığım kıymalı börekten de bahsedeyim tabii. Öyle içinde saçılmış kıymaların olduğu bir börek düşünmeyin sakın, salyangoz şeklindeki bu böreğin içindeki kıyma, köfte halini almış. Ama yiyenler diyor ki, öyle köfte gibi sert ve sıkı değilmiş, suluymuş. Boşnaklar bu börek işini çözmüş, kocaman bir alkış! Bu sebeple börek macerası burada bitecek sanıyorsanız büyük bir yanılgının içinde olduğunuzu söylemek isterim.

Saraybosna-2

Böreklerimizi yedikten sonra şehri keşfetmeye başlıyoruz. Keşif dediğime de bakmayın, merkeze doğru yürüyoruz aslında. Yazımın kalan kısmına da neşeli bir üslupla devam etmek isterdim ama gördüklerimiz bunu bir hayli imkânsız kılıyor. Yeşil, geniş bir alanın önündeyiz: Veliki Park. Dikkatli bakmazsanız burası bir park, ortasında da bir çeşmesi var. Dikkatli bakarsanız eğer, çimlerin üzerine serpiştirilmiş gibi duran mezar taşlarını görebilirsiniz. Önce anlayamadık ne olduğunu. Burası mezarlık mı? Ama çevresi kapatılmamış? Ama çok merkezî? Ama, ama, ama… 

Saraybosna-3

Sonra sağımızda şu yazıyı görüyoruz: Memorial to children killed during the siege of Sarajevo 1992-1995 (Saraybosna Kuşatması sırasında öldürülen çocuklar anıtı). Solumuzdaysa çocukların doğum ve ölüm tarihleri. 7 yaşında, 10 yaşında, 12 yaşında…

Saraybosna-4

Saraybosna-5

Hemen yan tarafında oğlu Nermin’e seslenen baba Ramo’nun heykeli var. Heykeltıraş Mensud Kečo’nun 2015 senesinde Srebrenica Katliamı’nın 20. yıl dönümü için yaptığı heykel Bosna-Hersek halkının yaşadığı acının ne boyutta olduğunu kanıtlar nitelikte. Oğlunu arayan babanın heykelinde acının izlerini rahatlıkla görebilirsiniz. Ramo Osmanović ve oğlu Nermin’in “kalıntıları” 2008 yılında bir toplu mezarda bulunmuş. Baba ve oğlunun yaşadığı acı Bosna-Hersek halkının toplumsal hafızasının ıstırap verici önemli bir parçası.

Saraybosna-6

Saraybosna-7

İlk seferde sıradan bir çeşme sandığımız çeşme hiç de öyle sıradan değil. Çevresinde onlarca ayak izi var. Bu betonda hareketsiz olarak duran ayak izleri, inanın, hiç de hareketsiz durmuyor. Atmosferin etkisiyle de olsa gerek, o üst üste binmiş ayak izlerinde kaçmayı ve koşuşturmayı gördüm. Sanki bıraksalar fırlayıp gideceklermiş gibiydiler ne var ki betona çakılıp kalmışlardı. Savaşın çocuklarının ayak izleriydi bunlar. Benim de çocuk olduğum tarihlere denk gelen bu savaşın hem tarihsel hem de coğrafi olarak bu kadar yakın oluşu belki biraz daha fazla etkiliyor beni.

Saraybosna-8

Saraybosna-9

Sarsılmış bir halde şehrin en işlek caddesi olan Ferhadiye Caddesi’ne doğru ilerliyoruz. Ferhadiye ve Tito caddelerinin kesişiminde yer alan Sonsuz Ateş’i görüyoruz önce, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, 1946 senesinde, Saraybosna’nın kurtuluşunu sembolize etmek için yapılmış. Fotoğraf çekmek biraz zor olabiliyor burada o yüzden sıraya girmekte fayda var.

Saraybosna-10

Ferhadiye Caddesi’ne saptığımızda Kutsal Kalp Katedrali’ni, Gazi Hüsrev Bey Camii’ni ve Sebil’i hemen görüveriyoruz. Başçarşı kalabalık mı kalabalık, kafeler, restoranlar tıka basa dolu.

Saraybosna-11

Saraybosna-12

Kutsal Kalp Katedrali, klasik bir Doğu Avrupa Katolik kilisesi. Her ne kadar dışarıdan çok havalı görünse de Batı Avrupa’da bulunan kiliseler gibi ihtişamlı değil. İçeriye girdiğimizde de kilise görevlisi ve bir rahibe dışında kimseyi göremedik. Mum yakmak istedik ama mumların olması gereken raflarda mum bile yoktu. Yine de dış cephesi kalbimi kazanmaya yetti.

Saraybosna-13

Saraybosna-14

Müzesi de olan Gazi Hüsrev Bey Camii, 1531 senesinde Mimar Sinan’a inşa ettirilmiş. İçerisine girmemiz ne yazık ki mümkün olmadı. Anladığımız kadarıyla yalnızca namaz kılmak için içeri girilebiliyor. Bizim ziyaretimiz esnasında dışarıda da namaz kılanlar vardı, kapının sağ tarafında erkekler, sol tarafındaysa kadınlar namaz kılıyordu. Burada fotoğraf çekemedik ne yazık ki, Ali Paşa Camii’ne doğru ilerlediğimizdeyse Paris’i hatırladım. “Camiyle Paris ne alaka?” diyebilirsiniz tabii. Ama caddeye doğru sandalyelerini çevirmiş bir şekilde sohbet ederek kahvelerini veya biralarını içen insanların bana oraları hatırlatmaması imkânsız.

Saraybosna-15

Saraybosna-16

Başçarşı’nın tam ortasında bulunan Sebil, 15. yüzyılda Bosna Sancak Beyi İsa Bey tarafından yaptırılmış. Aslında çeşmenin suyundan içmek gerekiyormuş zira bu sudan içenler buraya bir daha gelir diye rivayet ediliyormuş ama o kalabalığa girmek istemedik. Yine de geliriz biz, merak etme Saraybosnacığım. Çevresindeki güvercinler ve koşuşturan çocuklarla bana 20 sene önceki İstanbul’u hatırlattı.

Saraybosna-17

Aslında beynime işlenmiş olan manzara tam olarak şu: Üstünde bakımsız ama sevimli evler olan dağların çevrelediği küçük bir şehir ve o şehrin sokaklarında yankılanan ezan ve çan sesleri… Ha bir de unutmadan, çok fazla Türk turist! Tüm seyahatim boyunca Boşnakçadan ziyade Türkçe kelimeler işittim desem kesinlikle yalan söylemiş olmam. “Esmanuuuur koşma anneciiim”, “Şurada da bir börek yiyelim mi ya” gibi cümleler sayesinde Türkiye’nin eksikliğini hiç hissetmedim. Bu sebeple Saraybosna’yı, yabancı dil bilmediği için yalnız başına gezmekten çekinen gezginlere rahatlıkla önerebilirim. Elinizi çarpsanız Türkçe bilen birine denk geleceğinize eminim. Restoranların, kafelerin bazılarının da Türk işletmeleri olduğunu da belirteyim.

Saraybosna-18

Saraybosna-19

Başçarşı’nın içerisinde börekçiler, cevapi yapan restoranlar, kafeler ve hediyelik eşya satan dükkânlar bulunuyor. Hediyelik eşya dükkânları, benim gibi gittiği her yerden ıvır zıvır bir şeyler toplamayı seven birini maalesef tatmin edebilecek düzeyde değil. Tüm dükkânlarda aynı şeyler satılıyor ve kaliteleri de, ne yazık ki, pek iyi değil. Buradan, evinize ya da sevdiklerinize bir şey götürmek istiyorsanız yiyeceklere yönelmeniz daha doğru bir karar olur.

Saraybosna-20

Başçarşı’dan çıkıp 5 dakika yürüdüğümüzde Latin Köprüsü’ne varıyoruz. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına neden olan, üzerinde Avusturya-Macaristan veliahdı Franz Ferdinand’ın öldürüldüğü meşhur köprünün mimari olarak pek de bir albenisi olduğu söylenemez. Ancak üzerinden geçip de heyecanlanmamak elde değil. Birkaç saniye de olsa tarihin büyüsüne kapılıyorsunuz.

Saraybosna-21

Saraybosna-22

Öğleden sonra artık soğuk bir birayı hak ettiğimizin farkındayız. Küçük bir mekân olan Birtija’da Sarajevsko marka biramızı içip kendimize geliyoruz. Bira bizim Türkiye’de alışkın olduğumuz biralara nazaran biraz daha asidik ama çok da bir farkı olduğunu söyleyemem. Peki, havanın muhteşem olduğundan bahsetmiş miydim? Gerçekten harika, 17 derecelerde, ılık ve yüzünüzü okşayan belli belirsiz bir güneş var. Yine de siz siz olun, bizim gibi martın başında buraya geliyorsanız sıkı giyinin, önleminizi alın. Ne diyordum, Birtija içerisinde 5-6 masanın ve barın olduğu küçük ve merkezî bir mekân ancak dikkat! Burada yiyecek hiçbir şey yok, yani biranın yanında birkaç bir şey atıştırmayı planlıyorsanız hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Bir şeyler atıştıramadığım için ben de biraz daha içmeye karar verdim! Vişne ve ceviz likörü sipariş ediyoruz. İkisinin de kıvam olarak koyu oluşu çok hoşuma gidiyor. Cevizin keskin tadına herkes bayılmayabilir ama buralara kadar gelmişken denemekte fayda var. Burada iki likör ve bir bira için 10,50 BAM ödüyorum. Bu ucuzluk hem canımı sıkıyor hem de hoşuma gidiyor doğrusu. İstanbul’a dönünce bu günleri mumla arayacağıma adım gibi eminim.

Saraybosna-23

Saraybosna-24

Saraybosna-25

Saraybosna-26

Saraybosna’ya gelip de yemeden dönülmeyecek yemeklerden biri börek, peki diğeri ne? Cevapi! Peki ben yedim mi? Hayır! Ama yiyenlere de engel olmadım, Balkan coğrafyasına özgü olan bu köfteyi daha önce Ljubljana’da tatmış ve çok beğenmiştim. Gelin görün ki artık vejetaryenim ve sadece seyretmekle yetiniyorum. (Buna üzüldüğümden değil tabii.) Zeljo’ya oturuyoruz; kaymak, soğan ve pideyle servis edilen 10 cevapi ve yoğurt (bardakta, ekşimsi koyu bir yoğurt) için kişi başı 9 BAM ödeniyor. Ben de açlıktan öldüğüm için Ferhadiye Caddesi’nde bulunan Merak adlı mekândan bir dilim vejetaryen pizza alıp, 2 BAM ödüyorum.

Saraybosna-27

Fazlasıyla yorgunuz, marketten 20 BAM’lık bir alışveriş yapıp eve doğru yola koyuluyoruz. Vranac Vrhunsko adlı şarap için 8,20 BAM ödüyoruz. Bosna’nın şarabı da güzelmiş. Fazla abartmadan sakince yarın erkenden kalkmak üzere yataklara yollanıyoruz zira Saraybosna'da bir günümüz daha var. 
 

-
Yorum göndermek için Giriş Yapın veya Üye Olun

Yorumlar(0)

Yorumlar