Google+

Arama formu

Mehmet Erdoğdu: "Uzakdoğu’ya hayran bir insanım"

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
1972 Adapazarı doğumluyum. İlkokuldan sonra İstanbul’a geldim. Galatasaray Lisesi’nde yatılı okudum. Galatasaray’da son senedeyken rehberliğe başladım. Türkiye’de Fransızları, İtalyanları gezdiriyordum. Galatasaray’dan sonra 2 yıl Boğaziçi Üniversitesi’ne gittim, İktisat eğitimi aldım. Sonrasında okuldan bana bir yazı geldi; ya okula gel ya da biz seni atacağız diye. Ben de tamam dedim, zaten bankacılık vs. yapmak istemiyordum. Gezmek daha keyifliydi. Oradan ayrılıp tekrar üniversite sınavına girerek, Sanat Tarihi eğitimi aldım. Bu süreçte rehberliğim hep devam etti. 1989 yılında başladığım rehberlik, 1997 yılına kadar devam etti. O dönem yazları yabancıları Türkiye’de gezdiriyordum, kışları da Türkleri yurtdışına götürüyordum. 1997 yılında da Golden Bay şirketini açtık. 1997 yılından bugüne kadar da Golden Bay’de bilfiil çalışıyorum.

Mehmet Erdoğdu:

Gezmek size ne ifade ediyor? Seyahatlerin hayatınızdaki yeri nedir?
Gezmek, bende her şeyden öncelikle hayal kurduruyor. Ama işin bir de şöyle bir tarafı var; ben 117 ülkeye gittim bugüne kadar. Yani dünyanın yarısı gibi bir rakam… Dolayısıyla bir müddet sonra ben bu ülkelerin büyük bir kısmını iş için, aynı ülkeleri tekrar olarak da kişisel olarak gezdiğimden ötürü bazı noktalarda mesleki defektler de karşıma çıkıyor. Bu restorana da şu firmayla gelmiştik, bu otelde de şu grupla kalmıştık gibi… Her ne kadar uçaktan çok hoşlanmasam da gezmek bana özgürlük hissi veriyor. Uçak yolculuğu bana çok zulüm gibi geliyor. Yani şöyle düşünüyorum; sizi bir boruya koyuyorlar ve dünyanın bir ucuna gönderiyorlar. İlk zamanlar çok keyif alırdım sonrasında da sıkıcı gelmeye başladı. Ama yine de seyahatimde yaşayacağım 3, 10 ya da 20 gün ne kadarsa onun hayali ve verdiği özgürlük hissi oluyor. Çünkü telefonum genelde kapalı oluyor ve çok açmıyorum seyahatlerimde cep telefonumu. Günde 1 kere maillerime bakmak yeterli oluyor. Bence seyahat şu demek; eğer siz sadece bedenen bir ülkeye gidiyorsanız seyahat etmiyorsunuz demektir. Kafanızı ve ruhunuzu alıp gidiyorsanız o zaman seyahate gitmiş ve o özgürlüğü yaşamış oluyorsunuz. Aksi takdirde sadece bedeniniz o ülkede oluyor, aklınız ise burada oluyor. Bu da size o heyecanı yaşatmıyor. Konsantrasyonunuzun bir kısmı sürekli işinizde, evinizde ve ülkenizde oluyor. Neler kaçırdığınızın farkına o an varmıyorsunuz ama o süreç bitip buraya döndüğünüzde “keşke”ler başlıyor. Ben o “keşke”leri yaşamadan seyahat yapmayı “seyahat” olarak görüyorum.

Mehmet Erdoğdu:

Bize biraz seyahat etme mantığınızı anlatır mısınız? Genelde tek mi yoksa grupla mı seyahat edersiniz?
İş için genelde grupla seyahat ediyorum. Fakat özellikle son 5 yıldaki iş seyahatleri için, yurtdışı fuarları olduğunda yurtdışındaki partnerlerimizle olan seyahatlerimde tek gidiyorum ya da ofisten 1-2 arkadaşımla gidiyorum. Ama tatil amaçlı gittiğim kişisel seyahatlerimde ya çok limitli bir arkadaş çevresi ile gidiyorum ya da ailecek gidiyorum çünkü Türkiye’de arkadaşlık yaptığım insanların tümünün seyahatte aynı beklentilere sahip olmadıklarını görüyorum. Dolayısıyla orada geçireceğim günlerde birtakım noktalarda ayrışmak yerine ortak zevklerimin olduğu kişilerle tatile gitmeyi daha çok tercih ediyorum.
 
Gezi deneyimlerinizi paylaştığınız blog ya da websiteniz var mı?
Evet, var: http://mehmeterdogdu.blogspot.com.tr/

Mehmet Erdoğdu:

Bugüne kadar gittiğiniz yerler arasında sizi en çok neresi etkiledi?
Ben Uzakdoğu’ya hayran bir insanım. Kültürüne ve inançlarına büyük ilgi duyuyorum. Budist değilim. Ama onların hayata yaklaşma şekilleri ve hayatı yaşama ritüelleri çok hoşuma gidiyor. Sakinlikleri ve gülümsüyor olmaları seyahat esnasında beni mutlu ediyor. Uzakdoğu’nun iklimini ve yemeğini de çok seviyorum. Oradaki tropik ve subtropik bölgelerde tatil yapıyor olmak çok güzel. Buna Çin’i de dâhil ederek söylüyorum; oralardaki büyük şehrin karmaşası bana New York, Paris, Londra gibi gülümsemeyi unutmuş şehirlerden daha sıcak geliyor. Yani orada insanlar size insan olduğunuz için daha sıcak yaklaşıyorlar. Öbürleri ise sizi daha çok meta olarak görüyorlar. Sizin onlarla eğer bir parasal iletişiminiz varsa hoşlar ama onlara insan olarak hiçbir şey ifade etmiyorsunuz. İnsanlık ve kişisel duygular, Batı’da ve gelişmiş ülkelerde biraz daha kırılmış olduğu için ben daha çok Asya tarafını seviyorum. Bu dünyanın var oluş felsefesinde de yer alıyor; Güneş, Doğu’dan doğar derler. Ülke olarak da Tayland, Çin, Kamboçya, Hindistan ve Pakistan’ın İslamabad tarafları şeklinde sıralayabilirim. Ama diğer taraftan da sanat peşindeyseniz, kültürel bir şey arıyorsunuz ya da sportif anlamda bir yer düşünüyorsanız daha farklı yerler düşünülebilir. Mesela Paris’te 2 yıl yaşadım, her daim gideceğim şehirlerden biridir ama yine de beni etkileyen Uzakdoğu’dur diyebilirim. İnsan işin biraz daha spiritüel ve dingin tarafını arıyor. Benim için Avrupa kentleri 3-5 gündür fakat Uzakdoğu 20 gün ya da 1 ay olabilir. Bu ülkelerde ev kiralayıp kalmak bile bana çok keyif veriyor.
 
Gezdiğiniz ülkeler arasında tekrar gitmek istediğiniz bir ülke var mı?
Her daim gitmek istediğim yer Brezilya’dır, çok severim. İzlanda çok keyifli gelir bana, doğası apayrı ve harikadır. Paris’teki bir arkadaşımın İzlandalı bir kız arkadaşı vardı. Kış olduğu zaman evlerine, evlerinin 2. kattaki pencerelerinden girdiklerini ve köylerdeki evlerin 2. katlarında kapı olduğunu söylemişti. Ben inanmayıp halüsinasyon gördüğünü söylemiştim o zaman ama İzlanda’ya gittiğimde gerçekten bunları görmüştüm. Bir de her 2-3 yılda bir Kuzey Işıkları’nı görmeyi isterim, tüylerimi diken diken ediyor. Aynı hissi Suudi Arabistan’da bir Cumhurbaşkanlığı gezisinde de Kâbe’de hissetmiştim. Bize özel olarak açmışlardı ve içine girmiştik, duvarına dokunduğum zaman bir güç, enerji beni çekmişti; çok inançlı biri olmamama rağmen çok ilginç gelmişti bana. Ben dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yaşamamıştım. Bunlar dışında Tayland, Hindistan ve Sri Lanka da her zaman gitmek isteyeceğim ülkelerdir. Kazablanka ve Marakeş de beni çok cezbediyor. Oralardaki rengârenk pazarlar, baharatlar çok hoşuma gidiyor.
 
Bugüne kadar gittikleriniz arasında sizi hayal kırıklığına uğratan bir yer oldu mu?
Atina’yı çok sevmiyorum, belki bu kişisel de olabilir. Onun dışında Fransız Polinezyası diyebilirim. Başka olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ben giderken, hep ne göreceğimi ve ne beklediğimi bilerek gidiyorum. Bir de ilk gittiğimde Mısır bende feci bir sükût-u hayal yaratmıştı. O zamanlar rehberdim ve bu bakış açısı ile gitmiyordum ve çok kötü bir deneyim yaşamıştım. Piramitlerin o halini görüp, bu olmamalıydı demiştim. Orada insanların sizi sürekli kandırmaya çalışıyor olmaları çok rahatsız etmişti. 
 
Şimdiye kadar kaç ülke gezdiniz?
Oturup sayınca 117 ülke gezmiş olduğumu gördüm.

Mehmet Erdoğdu:

Rotanızı nasıl belirliyorsunuz?
Kişisel olarak sorarsanız; şu ülkeyi görmedim görmeliyim düşüncesi rotamı belirleme unsurlarından biri. Çok fazla yayın takip ediyorum, 30’a yakın yabancı dergiye üyeliğim var; devamlı onları okuyorum. İş icabı çok sayıda yabancı fuarlara katılıyoruz. 1-2 sene sonrasının destinasyonları nereler, dünyanın neresi parlatılıyor gibi konular hep gözümün önünde olduğu için zaten ister istemez, burayı da görmek gerekir gibi bir durum kendiliğinden oluşuyor.

Seyahat öncesi nasıl bir hazırlık yapıyorsunuz?
Okuyorum. Yemek konusunda oldukça titizim ve belki de bu seyahatlerin büyük çoğunluğunu yemek aşkına yapıyorum. Ya o ülkede tanıdığım birilerinden fikir alıyorum ya gideceğim ülkenin benim kafama uygun olan iyi bloggerlarına yazıp soruyorum ya da 3-5 farklı otelin konsiyerjine mail atıp belli tarzda mekânları soruyorum. Bir de ilk kez gittiğim yerlerde mutlaka yarım günlük ya da 1 günlük süreyle tur için yerel rehber alıyorum. Rehberler, yerel insanların gittiği oldukça iyi lezzetli mekânlar önerebiliyorlar. Dolayısıyla o ülkenin insanlarının nasıl ve ne yediğinin peşindeyim. Rehberlik yaptığım zamanlarda da herkes çarşıyı görmeye giderken, ben pazarına giderdim. Bunları araştırıyorum diyebilirim. Tarihi yerleri ve müzeleri de gezerim. Özellikle etnografya müzeleri çok ilgimi çekiyor. Çünkü bu müzeler hayatı gösteriyor bize.

Mehmet Erdoğdu:

Gittiğiniz ülkelerde yerel tatları denediğinizi söylediniz, Türkiye’ye döndüğünüzde denediğiniz yemekleri burada yapmayı da deniyor musunuz?
Evet, yapıyorum. Ayrıca gittiğim ülkelerin hemen hemen hepsinde eşimle birlikte oralarda yemek kurslarına gidiyoruz. Eşim de pastacıdır; bir dönem çalışıyordu, ama bu sıralar çocuklarla ilgileniyor. Bir müddet sonra tekrar başlar. Kafalarımız bir olduğu için gittiğimiz birçok yerde yemek turlarına gittiğimiz de oluyor. Dönünce de arkadaşlarımızla ayda bir evde toplanıp, onlara yabancı yemekler yapıyoruz.

En son nereye gittiniz?
En son Yunanistan Midilli’deydim.
 
Sırada neresi var?
Bu aralar yakın zamanda bir Kiev seyahati görünüyor. Ekim ayında da yine iş için 3-4 günlüğüne Paris’te olacağım. Kişisel seyahat olarak da Eylül ayı sonlarında 10 gün kadar Kanada’ya gitmeyi planlıyoruz. Montreal’in biraz üst tarafında yer alan Nova Scotia denilen yer sonbaharda rengârenk oluyor, oraya gideceğiz. O bölgeyi Montreal ve Quebec ile de birleştirip görmek istiyoruz.
 
Rehber olarak yine gezilere katılım sağlıyor musunuz? En zor müşteri kitlesi size göre kimler?
Çok nadir olarak… Dünyadaki en zor müşteri kitlesi Türkler. Çünkü ne beklediklerini bilmiyorlar. İnsan olarak da zor insanlarız. Yabancıların bir seyahat kültürleri var, bizde o kültür daha yeni oturuyor.

Mehmet Erdoğdu:

Farklı bir ülkeye yerleşmeyi düşündünüz mü? Düşündüyseniz neresi ve neden?
Brezilya’yı düşünebilirim. Rio’yu çok seviyorum. Rio’da oralı arkadaşlarım da var. Orada turist harici yerli ortamlarda da çok bulundum. Oralı bir insan gibi yaşadığınız zaman Rio, İstanbul’a çok benziyor. Hem yemesi içmesi keyifli, hem belli imkânlarınız varsa hayat güzel. Kendi zorlukları da var, o yüzden İstanbul ile çok paralel. Onun haricinde Paris’te 2 yıl yaşadım, tekrar yaşamam gibi geliyor. İleride de hayalim; Lyon’un biraz güneyinde, Provence taraflarında senede 6-7 ay gidebileceğim yazlık bir evim olsun orada kalayım sonra bağ bozumu yapılsın döneyim gibi düşüncelerim var… Burası Toskana tarafları da olabilir. Ama amacım ülkeyi terk etmek değil, senenin belli dönemlerini kapsayan bir durum olabilir. Bir taş evim olsun, alt katında kocaman bir mutfağı ve masası olsun; hep insanlar gelsin, yensin, içilsin istiyorum. Avrupa’da Valencia’da yaşayabilirim ya da Barselona da keyifli bir yer. Latin ülkelerin biraz daha ilgimi çektiğini söyleyebilirim.
 
Kalacak yer olarak tercihiniz genelde nedir? Otel, hostel, kamp vs.
Otellerde kalmayı tercih ediyorum.

Mehmet Erdoğdu:

Üniversitede Sanat Tarihi alanında eğitim almış olmanız seyahatlerinizde gittiğiniz şehirlerde rota belirlerken etkili oluyor mu?
Evet, oluyor. Ben özellikle Bizans’ı çok seviyorum, Antik Roma beni çok cezbediyor. Bizans’ın üstüne Osmanlı’yı çok sevdiğimi söyleyebilirim. Dünyada en iyi Bizans anıtlarının olduğu yer bence İstanbul’daki Kariye Müzesi’dir. Daha doğrusu dünyanın en iyi Bizans mozaiklerinin olduğu yer diyebiliriz. Yurtdışında da Bizans tarihi üzerine bir yer var ise mutlaka görmek isterim. Avrupa’daki kilise ve manastırlar benim çok ilgimi çekiyor. Sanat tarihi hayatınızın bir parçası ise ve Avrupa’yı geziyorsanız, birtakım gizli din öğeleri vardır. Tarikatlar, dernekler vs. Dan Brown ile çok patladı. Bunlar Avrupa’nın dinsel hayatının gerçekleridir aslında. Bu mekânları gezmek bir ayak izini takip etmek gibi oluyor. Akım farklı bir ülkede başlamış olabilir, siz birkaç yıl sonra başka bir ülkede bir motife rastladığınızda bu sizi o daha önceki ülkeye doğru geriye götürebiliyor. Etkileşimin devam ettiğini görüyorsunuz. Bu tarz yerler beni ister istemez kendisine çeken yerler oluyor.
 
Profesyonel olarak turizm dünyası içindesiniz ve mesleğinizin seyahatlerle bu kadar iç içe olması, bireysel gezilerinize nasıl yansıyor?
Esasında kötü anlamda etkiliyor. Mesleki defekt o kısımda biraz ön plana çıkıyor. Ama turizm, beni dünya insanı yaptı. Bu işin en güzel tarafı, prensip olarak başkasının parasıyla geziyorsunuz; rehberken de böyle şimdiki durumumda da böyle. Kişisel seyahatlerde tabii ki kendiniz harcarsınız. Bu çok büyük bir imkân aslında… Ben turizmci olarak bu imkânı böyle kullandığım için de çok mutluyum. Bu durum bana çok farklı bir vizyon sağladı. Bana işi, ülkeleri, seyahatleri, daha farklı değerlendirme imkânı verdi. Farklı lezzetler tatma imkânı da sundu. Tüm bunlara baktığınızda organik bir yapı oluştuğunu görüyorsunuz. Bu yapının sonucunda da seyahatler ortaya çıkıyor.
 
Yeme-içme yönünden incelediğiniz yerler arasında en unutamadığınız ve favoriniz olan yemek nedir, hangi şehirdedir?
Tayland’da “Pad Thai” dedikleri bir yemek var, yapımı da oldukça enteresan. Deniz mahsullü, tavuklu ya da etli olarak sizin tercihinize göre yapılan bir yemek; bir nevi noodle aslında. Farklı olarak bunu yumurta ile yapıyorlar, içine balık sosu koyuyorlar, çok hafif soya sosu da koyup pirinç sirkesi ekliyorlar. Tamarind denilen bir sosları var o da yapımında yer alıyor. Bu yemeği yapmayı ve yemeyi çok seviyorum. Tayland Bangkok’ta kraliyet mutfağı yapan Blue Elephant isimli bir restoranda bu yemeğin yapımını öğrenmiştim. Restoranın Londra, Dubai ve New York’ta da şubeleri var. Onun dışında Brezilya mutfağında "Churrascaria" vardır. Bizdeki kebapçı mantığı ile aynıdır. Sıralı şekilde gelen etler, siz devam etmeyeceğim artık diyene kadar servis edilir. Bunların pişirilmesi de benim çok ilgimi çekiyor. Bunlar benim keyif alarak yediğim yemeklerdir. Bir de Hong Kong’ta denizanası yemiştim, o da çok farklı bir lezzetti. Sarımsaklı bir sos ve üzerine zeytinyağı gezdirilerek servis edilmişti. Çok tatsızdı aslında ama denediğim için mutlu olmuştum. Bir de yurtdışında yemekten keyif aldığım Marsilya’da yapılan bir deniz mahsulleri çorbası vardır; ismi Bouillabaisse’dir. Her gün yiyebileceğim bir yemektir diyebilirim. Ayrıca yurtdışında farklı bölgelerde timsah, zebra, gergedan, buffalo, bizon, timsah, balina, yunus, köpek, güvercin, yılan, salyangoz, eşek eti de yedim ve denedim. Bir de yemeklerde lezzet vermesi için çok kullanılan dana kuyruğu vardır; oxtail diye geçer adı. Fransız mutfağında oldukça kullanılır ve yemeğe çok güzel bir lezzet kattığını düşünüyorum. Bangkok’ta sokakta çekirge de yedim, çok kötüydü ve bir daha denemem.
 
Eğer imkânınız olsa ve 1 senelik bir izniniz olsa neler yapar, nerelere giderdiniz, rotanızı nasıl çizerdiniz?
Üç cevabım olacak bu soruya… İlki; şu anki seyahat kültürümle örtüşmese de bir karavan kiralayıp onunla gezmek isterim. İkincisi; 80 günde devri âlem parkurunu yapmak isterdim. Bir de 1 sene olmasa da gemilerle 90 ya da 120 günlük şekilde dünyayı gezen parkurlara katılmak isterdim. Böylece bütün dünyayı farklı farklı denizlerden geçerek gezebilme fırsatım olur. Pasifik Okyanusu’nu gemiyle geçtim demek de ayrı bir deneyim olurdu.

Mehmet Erdoğdu:

Gezmeye yeni başlayanlara tavsiyeleriniz nelerdir? Nereden başlamalı, nelere dikkat etmeliler?
Bence ilk olarak yakın ve erişilebilir destinasyonlara gitmeliler. Mesela Thassos Adası İstanbul’dan 4,5-5 saat uzaklıkta bir yerdir. Pırıl pırıl bir ada ve denizi çok güzel. Karayolu ile gidilebiliyor. Yunanistan en kolay gezilebilecek yerlerdendir. Marmaris, Çeşme ya da Ayvalık’tan tekne ile erişilebilen adaları da mevcut. Bence Avrupa ile başlasınlar, çünkü Avrupa bu işin bir temeli. Mesela Paris’i mutlaka bir görmek lazım. Maddi durumu biraz daha iyi olanlar mutlaka hemen Çin’i görmeliler. Çünkü Çin bir değişim halinde, bunu kaçırmamalılar. Bir de Küba mutlaka görülmeli diye düşünüyorum. 2003 yılından beri gidip geliyorum ve çok sevdiğim bir ülke. Fidel Castro’nun oğlu Alejandro benim çok yakın arkadaşım. Oradaki bir acentem kanalı ile onunla tanışmıştık. Eşlerimiz de zamanla samimi oldu, her sene Türkiye’ye gelirler ve bizde kalırlar. Küba’yı bir turistten ziyade, oralı bir insan gibi çok gezdim. Fidel Castro yaşamını yitirdiğinde Küba’da bir değişim olacak ve artık bu zaman yaklaştı. Küba, Amerika sayesinde bambaşka bir yer olacak; eski Küba’ya dönüşecek. Las Vegas’ın bir muadili haline gelecek. Şu aralar hiçbir cruise gemisi ambargodan dolayı giremiyor buraya. New York’a ya da Los Angeles’a her zaman gidilir, oralar nasıl olsa değişmeyecek yerler. Değişim içinde olan yerleri gidip görmek gerek diye düşünüyorum.