Google+

ENFES, TUTKULU ŞEHİR İSTANBUL

188803 Şub 2016Özel Yazı

Yaşım 13-14, yaz tatillerimin ödülü İstanbul. Küçük taşra kenti Edirne’den İstanbul’a geliyorum kuzenimle vakit geçirmeye. Ona da ben ödülüm. Benimle vakit geçirip eğlenmek, birlikte her gün evden çıkıp Bakırköy meydanına, yeni açılan İstanbul’un ilk alışveriş merkezine, bazen de çapı biraz genişletip Taksim’e gidip gezmelerimiz, Atlas pasajında satılan enteresan ve gençliğe özendiren her şeye almadan dokunmamız. İlk İstanbul izlenimlerim olarak kazınıyor hafızama.

ENFES, TUTKULU ŞEHİR İSTANBUL
Fotoğraf: pixabay.com

Lise bitiyor, kararlı bir şekilde tek tercih ile İstanbul Üniversitesi’ni kazanıyorum. Kayıt günü, Beyazıd kampüsü kalabalık, ara sokakları anlamaya çalışıyorum kaybolmamak adına. Bir taraf pejmürde, keşmekeş diğer taraf nemli tarih kokuyor. Kocaman bir meydan, o meydanda bolca güvercin. İstanbul’un meydanları güvercinlerin demek diyorum. Orada geçecek yıllar boyunca yutacağım o sokakları. Hangisi Sultanahmet’e çıkar, hangisi kestirmeden Eminönü’ne iner,  Laleli’den Aksaray’a, Aksaray’dan Fındıkzade’ye. Eski İstanbul burası. Yerli İstanbul burası. Kapalıçarşı kışın ısınmak ve Mahmutpaşa’ya, Mısır çarşısına inmek için, canlılığa karışıp esnafın birbirine keyifli laf atmasını dinlemek, için gülmek için ideal bir rota.

O sıralar boğazla pek haşır neşir değilim. Varsa yoksa Taksim. İstiklal Caddesi, meydandan Galatasaray’a. Galatasaray’dan sonra bir şey yok. Geri dön, İnci’de profiterol ye, Kızılkayalar’da dürüm döner ya da ıslak hamburger. Emek sinemasında filme gir. Bilet öğrenci. Yağmur yağar, kar yağar, güneş açar, terletir, rüzgâr ısırır üşümek derdin değildir gençlikte. Az uyumak da öyle. Bardan çıkıp 2 saat uyuyup ertesi gün sınava girmek kim bilir kaç kez başıma gelmiştir? Kim bilir? Gençliği böyle doyasıya İstanbul gibi bir şehirde yaşadığım için şanslı görüyorum kendimi.

Galata kulesinde o zaman uzun kuyruklar yok, pıt diye çıkabiliyoruz istediğimiz zaman. Her mevsim ayrı güzel oradan yedi tepeli şehre bakmak, Hazerfen’i düşünüp buradan kanatlanıp taaa Üsküdar’a kadar nasıl cesaret etmiş de uçmuş demek. Boğaza giriş yapıp Karaköy’e yanaşan dev gemileri izlemek. O zaman ya da şimdi hep bir başka tatta. Şimdi tasarımcıların dükkânlarının sıralandığı, bohem yaşamın simgesi Galata. Yerli ya da yabancı İstanbul sevdalılarının odak noktası.

Üniversite bitince boğazla ilişkimiz başlıyor. Kadıköy’den Nişantaşı’na işe gelirken sabah vapur, akşam dolmuş ile boğaz köprüsü. Her gece boğaz köprüsünden geçerken son bir kez bakıyormuşçasına doyasıya o anı yaşamak için zorluyorum kendimi. Tam karşımda tarihi yarımada, Beşiktaş sahili, aşağıda Kuzguncuk, diğer yanda Ortaköy. Hava açıksa Marmara’da boğazı geçmek üzere bekleyen yük gemilerinin ışıkları.

Kadıköy’de oturmak bir ayrıcalık şimdi düşününce. O zaman tabi gençlik, ev otel kıvamında. Koşturmaca içinde geçen anın tadının çıkarılması gerektiğinin bilinmediği yaşlar. Hızla geçiyor, hızlı tüketiliyor her şey o yıllarda. Moda ah Moda. Şimdinin en popüler semti Moda, Yeldeğirmeni, o zaman bakir, o zaman yerlisine ait.

Vapurun martılar eşliğinde telaşlı süzülüşü. Her sabah ilk defa geçermişçesine şaşkın bakışlarım. Bazen de yunus görür müyüm diye dalgalar arasında arayışım. Görünce de büyük ikramiye bana çıkmış gibi sevinişim.

Milenyum derken yıllar yine ışık hızına yaklaşır şekilde ilerliyor. Bu sefer iş sebebi ile boğazla buluşmalarım boyut değiştiriyor. Öğle yemeklerinde; Arnavutköy, Bebek, Rumelihisarı, Emirgan daha da ileride Yeniköy, Tarabya taa Sarıyer’e kadar yağmurda, karda, havanın, denizin her renginde aç müziği sür arabayı…

Doyulmuyor İstanbul’a trafiğinden her gün şikâyet etsek de kalabalığına bakıp insanlar köyüne dönsün artık desek de doyulmuyor. Balat’ı ile Haliç’i ile, Belgrad Ormanı, Atatürk Arboretum’u, yazın kocaman dalgalı Karadeniz plajları, yelken yarışları, adaları, modaları, Kanlıca’sı, Beykoz’u, en sevdiğim boğaz turu. 20 yıla sığan bir İstanbul benimkisi.

Dünyada kaç şehir var ki 7/24 yaşayan, içinde; neşe, hüzün, coşku, gençlik, ihtiyarlık, eksiklik, tamlık, büyü, keşmekeş, sükûnet, sen ben içeren.

“Gülmeyi öğrendim ben burada 
Sevmeyi, sevilmeyi, terk edilmeyi 
Yaraları sarmayı öğrendim burada 
Her şeye rağmen ayakta durabilmeyi 
İstanbul beni neden bir başıma bıraktın böyle 
İstanbul bu neyin kafası anlayalım söyle 
İstanbul yine gözlerinden düşüyor yağmur 
İstanbul kendini unutturma bana n’olur”

Orhan Veli’den Birsen Tezer’e, Orhan Pamuk’tan Fausto Zonaro’ya, Reşat Nuri Güntekin’den Melih Cevdet Anday’a, Sezen Aksu’dan Bedri Rahmi Eyüboğlu’na, Abidin Dino’dan Ara Güler’e, Zülfi Livaneli’den Rudolf Ernst’e, Agahta Christie’den Thomas Allom’a, Jean-Baptiste van Mour’dan Philip Mansen’e, saymakla bitmez yerli ve yabancı pek çok sanatçıya ilham olmuş enfes, tutkulu şehir, İstanbul.

Etiketler: 
-
Yorum göndermek için Giriş Yapın veya Üye Olun

Yorumlar(0)

Yorumlar