Fotoğraflarla Atatürk

1881 yılında, kıtalara hakim olan büyük bir devletin ağrılı son demlerinin tam ortasına bir çocuk gözlerini açtı. Sonraları adına Kemal ve Atatürk eklenecek olan bu güzel erkek çocuğuna Mustafa ismi verildi.

Okul hayatı sırasında devletin içinde bulunduğu çıkmazları görüp bu kötü durumla iç içe yaşayan Mustafa Kemal Atatürk, karakterindeki liderlik özelliğini askeri okuldaki eğitimi sırasında daha da pekiştirdi.

Atatürk savaşlar ve siyaset dışında tarihe ve dünyaya kişiliğiyle damga vurmuş bir lider oldu. Ne adına çıkarılmış ölüm fermanını hiçe sayıp halkı örgütlemekten ne de sağlığını ve hayatını bu yolda feda etmekten hiç çekinmedi. Bu kararlılığı ve fedakarlığından olsa gerek bugün yurtdışında okullarda örnek lider olarak gösteriliyor ve heykelleri dikiliyor.

Trablusgarp, Sakarya Meydan Muharebesi ve Çanakkale Savaşı gibi pek çok zorlu muharebeyi görüp geçiren Mustafa Kemal Atatürk askerin psikolojisini önemseyen, onların morali bozulmasın diye cepheden ayrılmayıp kumanda ederek varlığını hissetirecek hassasiyete sahipti.

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’yla Kurtuluş Savaşı sonuçlanarak Sevr Antlaşması geçerliliğini kaybetti. Bu olayların ardından 28 Ekim 1923 günü Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘‘Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz.’’ sözleri tarihe geçti ve 29 Ekim 1923 günü milletvekillerinin ‘’Yaşasın Cumhuriyet’’ sözleriyle resmi olarak Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi.

Fakat Cumhuriyet’in ilan edilmesi bu yorgun adamı ve yol arkadaşlarını sükuna kavuşturmadı. Bir yanda hasta bir devleti iyileştirme çabaları, bir yanda yabancı kuvvetlerin çekilmesi ve halkın fakirliği.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti için yol daha yeni başlıyordu ve cephede dahi kitap okuyup dünyayı takip eden Mustafa Kemal Paşa bunu çok iyi görüyordu.

Yapılması gereken inkilaplar hayata geçirilmeye başlanmıştı. 1925’de Şapka ve Kıyafet İnkılabı, 1928’de Harf Devrimi ve bunu takiben Laiklik ve en önemlilerinden biri olan kadını topluma kazandıran onlara siyasi haklar veren yasa ile yani Türk Medeni Kanunu ile Türkiye Cumhuriyeti pek çok medeniyetin standartlarına ulaşmış hatta bazılarını geride bırakmış oldu.

Cahilliğin en büyük düşman olduğunu gören Atatürk tabiki eğitime ve okullara da ağırlık verecek, insanların din adı altında sömürülmesine göz yummayacaktı. Bu sebeptendir ki bütün bu inkılaplar gerçekleşirken medreseler, yasal olmayan kurumlar ve her köşede kendine has şekilde eğitim veren yerler kapatıldı bunun yerine modern dersleri, bilimi ve müfredatı içeren okullar toplumdaki yerini hızla almaya başladı.

Mustafa Kemal Atatürk askeriye hayatındaki sert bakışlı adamın yanında, köpeğinin ayaklarının dibinde yatıp onun etrafında koşturmasına mutlu olan yumuşak ve sevecen bir yapıya da sahipti.

Tüm bunlara ek olarak Sabiha Gökçen, Afet İnan, Nebile ve Rukiye hanımlar Atatürk’ün manevi evlatları olmuşlar ve Türkiye Cumhuriyeti’nin modern kadınları için adeta en önde yürümüşlerdir.

Özellikle Türkçe’ye olan katkılarında, daha sonraları profesör olan Afet İnan oldukça büyük rol oynarken; Sabiha Gökçen Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın pilotu olmuştur. Bunun yanında Van’da kimsesiz bir çocuk olarak bulduğu Abdürrahim isimli 8 yaşındaki küçük çocuk da Mustafa Kemal Paşa’nın kalbinde yer bulmuş ve ailenin bir parçası olmuştu. Mustafa Kemal Paşa Abdürrahim Tunçok’un en iyi eğitimi almasını sağlamış ve Türkiye’deki eğitiminden sonra onu Avrupa’ya göndererek tahsiline devam etmesini istemiştir.

1937 yılında yurt gezilerine devam eden Atatürk’ün sağlığı bozulmaya başlamıştı. Buna rağmen pek çok ile gidip halka seslenmekten vazgeçmemiş ve Hatay’daki şu konuşması kayıtlara geçmiştir; “Gençler! Benim gelecekteki emellerimi gerçekleştirmeyi üstlenen gençler! Bir gün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnun ve mesudum. Buna cidden sevinmekteyim. Fakat beraber yaşadığımız müddetçe benim hedefime yürümenizi hepinizden talep etmek, meşru bir hakkım olarak tanınmalıdır."

Ocak 1938’de Atatürk’ün, bazı şikâyetleri üzerine Yalova’da Dr. Nihat Reflat Belger tarafından muayenesi ve ilk defa olarak “siroz başlangıcı” teşhisinin konulması üzücü günlerin geliyor olduğunun habercisi olmuştu.

Şubat aylarında bir kaç burun kanaması geçirmiş olan Mustafa Kemal Atatürk’e ilerleyen aylarda zatürre teşhisi konulmuş ve mayıs ayında karnında su toplandığı farkedilmiştir. Artık kötü günler daha da yaklaşmış ve Mustafa Kemal Paşa uzunca bir süre Hatay meselesi hala devam ettiğinden yabancı bir doktorun durumu hakkında bilgi sahibi olmasını istememiş ve muayene olmamıştır.

1938’in mayıs ve haziran aylarında Savarona yatına geçen ve hastalığının etkileri gittikçe belirginleşen Atatürk dünyadan geri kalmamaya manevi evlatları Afet İnan ve Sabiha Gökçen’e mektuplar yazıp durumlardan haberdar etmeye gayret ediyordu. Bu sıralarda uçakla Balkan turu yapan ve hastalığından dolayı izlemeye gidemediği Sabiha Gökçen’e dönüşünde şu sözleri söylemiştir; “Gökçen, döndüğüne sevindim. Beni çok mutlu ettiğini biliyor musun bu yaptıklarında? Kaç gündür dünya ajanslarını dikkatle izliyorum. Hepsi senden uzun uzun sitayişle bahsediyorlar. Türk gençlerini, Türk kızlarını şerefle temsil ettin çocuğum. Bu, benim için en büyük mükâfat sayılır!” 

Eylül ve ekim aylarına gelindiğinde doktorların raporları ağırlaşmış Atatürk ciddi bir takatsizlik ve halsizlikle boğuşur olmuştu. Buna paralel olarak karnında biriken su ve bunun sürekli dışarı atılması aslında olayın büyüklüğünün bir parçasıydı. Ekim ayında komaya giren ulu önder bilincini ve reflekslerini kaybetmiş uyandırılması zor bir uyku haline girmişti.

Ekim ayının sonlarına doğru komadan çıkan Atatürk’ün yarattığı sevinç pek uzun sürmemiş ikinci koma bu narin ve yıpranmış vücudu ele geçirmekte gecikmemişti. Radyolardan günde üç kez haberdar edilen halkın suradına yas, gözlerine yaş dolmaya başlamıştı. Doktorlar vaziyetin iyi olmadığını belirtiyorlardı.

10 Kasım 1938’de herkesin aklında olan ve düşünülmek istenmeyen oldu. Mustafa Kemal Atatürk ölmüştü. 

Arkasında bütün bir milleti adeta yetim bırakmışçasına giden ulu önderin ölümü de tüm dünyada yankılandı ve etkileri uzun süre gitmedi. Bir milletin gönlüne yerleşen Mustafa Kemal Atatürk yediden yetmişe herkesi ağlatırken, bir kişi artık onsuz yaşayamayacağını anlayıp Dolmabahçe’nin bir odasına kapanıp kalbine bir kurşun sıkmıştı. Yaveri Salih Bozok herşeyiyle bağlı olduğu Mustafa Kemal Atatürk’ün gitmesine dayanamamıştı.

Naaşı Türk Bayrağı’na sarılan Atatürk üç gün boyunca Dolmabahçe’de bekledi ve insanlar yurdun dört bir tarafından adeta akın halinde buraya geldiler. Gün ağlamaktı, gün hüzündü, gün matemdi artık.

Atatürk’ün naaşı daha sonra Haydar Paşa’dan trenle Ankara’ya aktarıldı. 

Naaş 21 Kasım'da büyük törenle Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrine kondu.Cenaze törenine bütün dünya devletleri özel temsilciler gönderdi. Çanakkale'de ve diğer muharebelerde ona karşı savaşmış yabancı generaller törende özellikle dikkat çekti. 

Etnografya Müzesi’nde 1953’e kadar kalan Atatürk’ün naaşı daha sonra Anıtkabir’e nakledildi. Etnografya Müzesi’nde yazan sözleri; ‘’Siz, genç arkadaşlar; yorulmadan beni izlemeye söz vermişsiniz. İşte ben bilhassa bu sözden çok duygulandım. Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman dahi durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni izlemektir. Yorgunluk her insan, her mahluk için tabii bir hâldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevi bir kuvvet vardır ki işte bu kuvvet, yorulanları dinlendirmeden yürütür. Sizler, yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.” 

Etiketler