Mardin - Türkiye

Uçsuz bucaksız Mezopotamya ovasına tepeden bakan Mardin, onlarca din ve kültüre tanıklık etmiş olup, pek çok inancın kesişim noktasıdır. Müslüman, Süryani, Yezidi ve Yahudi gibi farklı din ve etnik kültürlerin kaynaşma noktası Mardin. Bu kadar etnik kökeni buluşturan bu topraklarda hoşgörü ve sevgi her yerde hissediliyor. Sadece bu yönü ile Mardin, insanlığa örnek bir kent olmayı hak ediyor. Camileri, kiliseleri, ilim ve irfan yuvası medrese ve manastırları, doğası, tarihi, gelenekleri ve kendine has mimarisi ile Mardin muhteşem bir hazine.

Mardin demişken Süryani’lerden bahsetmek gerekli. Süryani’ler soylarını Nuh peygamberin çocuklarına dayandırıyor. İbadet dilleri semitik dil grubuna giren Aramice. Aramice Arapça-İbranice karışımı bir lisan. Bölgenin kültüründe Süryaniler önemli bir yer tutuyor.

Ermeni – Süryani mimarisi ile yapılmış bölgeye has kesme taş evleri, kiliseleri, İslam mimarisi ile yapılmış camileri ve medreseleri ile Mardin adeta gelenleri büyülüyor.

Sarı kalker taşından yapılmış tipik Mardin evleri uzaktan bakıldığında birbiri üzerine yapılmış gibi duruyorlar. Sarı kalker taşı ilk çıkarıldığında işlenmesi kolay yumuşak bir taş fakat zamanla sertleşiyor. Taşın işlenmesi kolay olduğundan kapı ve pencere kenarları Süryani ustalar tarafından dantel gibi işlenmiş. İklim koşulları nedeni ile camlar küçük. Evlerde çatı yok. Hepsinin üzerine dümdüz. Dam adı verilen bu çatılar sıcak yaz günlerinde yatak odası gibi kullanılıyor.

Evler arasında daracık merdivenli ve geçit gibi üzeri kapalı sokaklar Mardin mimarisinin karakteristik özelliklerinden biri. Evlerin arasında Abbara (kapı altı) denilen daracık sokaklara araba girmesi mümkün değil. Buradaki ulaşım yaya olarak veya eşek ve katırlarla sağlanıyor, çöp toplama işlemi buna dahil. Abbara’lar yazın güneşten kışın yağmurdan korunma amaçlı yapılmış.

Dar sokaklardan geçerek, 569 yılında inşa edilmiş olan Kırklar Kilisesine ulaşabilirsiniz. Kilise, mihrabındaki ince taş işçiliği ve 400 yıllık ahşap mihrap kapıları ile öne çıkıyor.

Bir çok medeniyeti beşiğinde sallamış bir şehirde müzeye gitmemek olmaz. Yolunuz Mardin Müzesi’ne düşmeli o halde. Bu müzede Mezopotamya kültürünün zengin izlerini görebilirsiniz. Eski tunç, orta tunç, geç tunç çağı, ilk demir çağı, Urartu, Pers, Roma, Bizans, Selçuklu, Artuklu, Osmanlı dönemlerine ait seramikler, mühürler, sikkeler, kandiller, gözyaşı şişeleri, takılar, telkariler, giysiler arkeoloji ve etnografya salonlarında sizleri bekliyor.

Yine 1314’e tarihlenen Latifiye (Abdüllatif) Camii de burada. Artukoğullarından Abdüllatif Bin Abdullah tarafından yapılan cami, taş işlemeciliğinin en güzel örneklerini sunmakta. Bİr de Mardin’in olmazsa olmazı Ulu Camii’yi unutmamalısınız.

Bu kadar yeri gezdikten sonra acıkanları çok lezzetli ve seçimi zor bir yemek listesi bekliyor. Yoğurtlu pirinçli havuçlu bacanak çorbası, erikli kuzu yahnisi alucia, bademli sebzeli pirinç pilavı,  yumurtalı, kişnişli mercimek köftesi, kaburga dolması ve kapalı lahmacun bunlardan  bir kaçı sadece.

Mardin daha bitmedi tabii ki. Sırada Artuklular döneminde yapımına başlanmış, ancak Moğol saldırıları nedeni ile yapımı yarım kalmış. 15. yy. sonlarında Akkoyunlular döneminde bitirilmiş ve zamanında bölgenin en önemli bilim ve irfan yuvası olmuş olan Kasımiye Medresesi var. Buradan Mardin’in güzel bir pozunu yakalayabilirsiniz.

Medresenin avlusunda akan su, hayatı ve sonrasını simgeliyor. Çeşmeden akan su doğumu, döküldüğü yer gençliği, uzun oluk içindeki su olgunluğu, suyun toplandığı havuz ölümü sembolize ediyor. Havuzdaki su kanallarla toprağın derinliklerine akıtılıyor. Bu da mahşeri simgeliyor.

Medereseden sonra Dara Açık Hava Müzesine de bir uğramalısınız.

Mardin taş işlemeciliğinin tüm estetiğiyle bezenmiş bir şehir ve her şeyiyle görülmeye değer kesinlikle. Halkı Mardin’e ‘Gündüzü seyranlık gecesi gerdanlık’ diyor. Bundan başka bir söz Mardin’i daha iyi anlatır mıydı bilinmez.