Şili’nin bir başka etkileyici yeri daha Punta Arenas. Punto Arenas bir zamanlar yeryüzünün en önemli ticaret merkezlerinden biriymiş. Ancak Panama Kanalı açıldıktan sonra eski önemini kaybetmiş. Şimdilerde ise yün ticaretinin yapıldığı bir merkez. Macellan Boğazı kıyısında bulunan şehirde gezilmesi gereken en önemli noktalar kent manzarasını izleyebileceğiniz Mirador ve yerli hayatın anlatıldığı Selasiano Müzesi’dir.

Punto Arenas, “Ateş Toprakları” diye adlandırılan Tierra del Fuego’nun karşı kıyısında yer alıyor. Şehir muhteşem bir tabiata sahip. Buradan fiyordlara, Macellan penguenleri kolonisine ve Torres del Paine milli parkına turlar düzenleniyor.

Penguenleri görmek için Otway Parkı’na gitmelisiniz. Bu bölgede 11.000 – 12.000 civarında penguen yaşıyor ve oldukça sevimliler. Her yıl Eylül ayında Falkland Adaları ve Brezilya’dan gelen penguenler burada yuvalarını hazırlayıp yumurtalarını bırakıyorlar. Kasım ayında doğan yavru penguenler, Mart ayından itibaren Brezilya kıyıları ve Falkland adalarına dönüyorlar. Her yıl tekrarlanıyor bu olay. 

Punto Arenas’ta mutlaka gitmeniz gereken bir nokta daha var ve söylemeliyiz ki burası oldukça etkileyici. Şimdiki durağınızın Torres del Paine Milli Parkı olması için ısrar ediyoruz.

Torres del Paine Milli Parkı, dünyanın en güzel alternatif turizm köşesinden biri olarak tanımlanıyor. Parkın büyüklüğü 2.420 kilometrekare. Parkta çok fazla güvenlik önlemi alınmış. Önceki yıllarda buraya gelen turistlerin yaktığı kamp ateşinden yangınlar çıkmış ve ormanların önemli bölümü yanmış. Bu nedenle güvenlik çok önemli. Parkın kirletilmemesi için de sıkı çevre kontrolleri yapılıyor. Parkta yürüyüş parkurları bulunuyor. Park, 1978 yılında UNESCO tarafından “Biosfer Rezerv Alanı” ilan edilmiş. Bölgede sıcaklık yaz aylarında 11 derece, kış aylarında ise ortalama 1 derece civarında.

Bu parkın önemli noktalrından biri “Paine Masifi”. 3 adet sivri granit kayadan oluşan bu tepeler muhteşem bir görsellik oluşturuyor. 10 milyon yıllık granit kaya bloğunun deniz seviyesinden yüksekliği 2.200 metre ile 2.500 metre arasında değişiyor. Arasındaki ince uzun yükseltileri iğneye benzetildiğinden, “iğneler” anlamına gelen Los Torres adını almış. Bu yan yana duran sivri, uzun granit yükseltiler “Akbabaların tahtı” diye de isimlendiriliyor.

Parktaki en yüksek dağ 3.050 m yükseklikteki Cuemos Del Paine. Torres del Paine Milli Parkı fauna ve florası ile de muhteşem. Bölgeye has kanat genişlikleri 3 metreyi bulan Condor kuşlarına rastlanabiliyor. Park flora açısından da çok zengin. Yemyeşil ormanlar, tunduralar, kırmızı, sarı ve mor renk ağırlıklı çeşitli çiçekler doğaya renk katıyor. Parkın içinde dağlar vadilerle, nehirler göllerle, buzullar şelalelerle buluşarak muhteşem bir ortam oluşturarak insanı büyülüyor.

Parkın büyük bir kısmı buzullarla kaplı. En ünlüsü ise Grey Buzulu. Bu buzulu görmek için Grey Gölü kenarından bir gemiye binebilirsiniz. Gölün rengi yeşil - gri arası olduğundan bu adı almış. Buzullar ilk oluşumunda rengi lacivert oluyor. Oksijenle temas ettiğinde mavinin çeşitli tonlarına, daha sonra da beyaza dönüşüyor.

Torres del Paine Milli Parkı trekking tutkunları, dağcılar, hayvan ve botanik meraklıları için adeta cennetten bir köşe.  Burasını kesinlikle kısa bir zamana sıkıştırmayın, doğanın bu hediyesini her anlamıyla yaşamaya anlamaya çalışın.