Zanzibar - 1 - Tanzanya

Beyaz kumsalların, mavinin, baharatın, yeşilin, doğanın, geçmişin, acıların ve sevinçlerin yeri  Zanzibar. Her köşesini aklınıza, fotoğraflarınıza sığdırmaya çalışacağınız bu ada için yola koyulmalısınız. Buraya ulaşımda hem uçak hem de gemi kullanabilirsiniz. Fakat uçağı tercih ederseniz yukarıda harika bir manzara sizi bekliyor olacak.

Mercanlardan dolayı ışığın kırınımlarıyla oluşan adanın etrafındaki beyaz hale ve mavinin tonları adeta hoşgeldin der gibi.

Zanzibar’a geldiğinizde sıkı bir pasaport kontrolü sizi bekliyor (burası Tanzanya’ya bağlı özerk bir bölge) olacak. Bunu atlattıktan sonra yönetsel bölge olan başkent Stone Town’a doğru yol alabilirsiniz.

Adı farsça ‘zengibar’ sözcüğünden geliyor Zanzibar’ın, anlamı ise ‘siyah insanların kumsalı.’ Mısırlılar, Fenikeliler, Yunanlar, Araplar ve Portekizliler gelmiş geçmiş ‘siyah insanların kumsalı’ndan. Medeniyetlere, doğuşlara, yok oluşlara şahit olmuş. Acılar, parlak şatafatlı geceler geçirmiş. Son olarak Umman Sultanlığı’nı görmüş ve ardından Birleşik Krallık'ın yarı sömürgesi durumuna gelmiş. 1964’ten beri ise özerk bölge olarak hayatına devam ediyor.

Zanzibar’da görülecek çok fazla müze, bina, şu, bu yok. Fakat bunların yokluğunu doğa kapatıyor. Toprağıyla, suyuyla, gün batımıyla, med-cezirleriyle her gün tekrarlanan ritüellere sahip. Bu yüzden buraya geldiğinizde deniz kenarında bir yer seçmelisiniz kendinize kalmak için. Böylece 150-200 m alanı olan harika med-cezirleri görebilir, denizin hareketlerini izleyebilirsiniz.

Zanzibar tabii ki bir günde bitirilecek bir yer değil o yüzden şimdi yorulduysanız dinlenip afrika yemeklerinin tadına bakabilirsiniz. Özellikle ‘kingfish’ ve ‘barracuda’yı mutlaka denemelisiniz. Ya da tropikal meyveleri.

Yemeği daha keyifli hale getirmek istiyorsanız tercihiniz müzikli bir mekandan yana olmalı. Buranın temel müziği olan Taarab’ı dinleyebilirsiniz. Jazz müziği gelişmiş durumda burada aklınızda bulundursanız iyi olur. Beşiğinde; medeniyetler, milletler ve kültürler sallamış bir yerden bahsediyorsak buna şaşırmamalı aslında.

Sabah erkenden uyunmalı Zanzibar’da. Adres Stone Town’da ki balık hali ve meyve pazarı. Etrafta ağır bir koku olması sizi caydırmasın buralara kadar geldiyseniz, bu hali görüp balık çeşitlerini bilmelisiniz.  Koridorun iki yanındaki balık tezgahları çeşit çeşit, deniz insanları kutsuyor adeta.

Ahtapotlar, karidesler, kingfishler, vatozlar ve envai çeşit deniz ürünü burada. Mallarını alıp satanlar, teknelerini kenara yanaştıranlar, pazarlığa tutuşanlar, hamallar bir dolu kaynayan insan kalabalığı.

Buradan çıkıp başka bir kalabalığa girmelisiniz, meyve pazarına. Haliyle kokular güzel, tezgahlar renkli. Muzlar, ananaslar, mambolar, papayalar, hindistan cevizleri, tadı ananas ile muz arası bir aromaya sahip olan  jackfruitler, küçük hediyelik eşyalar ve uzayıp giden bir liste sizi bekliyor. Burada turistlere fiyat tarifesi daha farklı o yüzden pazarlık yapıp biraz cevval olmalısınız.

Nevalenizi sağlamlaştırdıysanız, ikinci adres Slave Market, yani dönemin en büyük köle ticaret merkezi. Buraya gelince üzülmemek pek elde değil, hele ki daracık iki zindanı ve o dönemden kalma zincirleri görünce bir ürperti bedeninize değip geçiyor. Yüksekliği 1.50 m ve aşağı yukarı 8-10 metrekare boyutlarında ki bu zindanlar açlık, ölüm, acı, ayrılık ve gözyaşı dolu.

İnsanlar boyunlarından zincirlerle bağlı halde bu odalarda 3 gün boyunca aç ve susuz bırakılıyormuş. 3 gün sonunda hayatta kalmanın karşılığı ise; test edilmiş dayanıklılık ve köle olarak satılmak oluyormuş tabii.

Müzenin yanıbaşında Zanzibar’ın en büyük ve ilk kilisesi olan Anglikan Kilisesi yer alıyor. Köle ticareti Dr. Livingston’un çabalarıyla 1873 yılında ingilizlerce yasaklanmış ve Umman Sultanı Barghash'e köle ticaretine son noktayı koydurtan antlaşma zorla imzalatılmış.

Kilise UNESCO tarafından korumaya alınmış yani oldukça önemli. Ayrıca içinde Dr. Livingston’un cenazesinin taşındığı ağaçlardan yapılma bir haç bulunuyor. Livingston burada çok önemli, Zambiya’daki Livingston şehri de adını buradan alıyor mesela.

Kilisenin bahçesinde gene çok etkileyici olan, bir çukurun içine yapılmış, boyunlarından zincirle bağlı ve köleliği sembolize eden heykeller bulunuyor. İsveçli heykeltraş Clara Sornas’ın yaptığı bu anıt oldukça akılda kalıcı ve hüzünlü.

Acı dolu hatıraların yanından ayrılıp biraz şehri dolaşmaya başlayalım artık. Stone Town’un sokaklarında gezerken hiç birşey değişmemiş sanki geçmişten günümüze gelmiş gibi hissedebilirsiniz. Yanlış değil bu his, çünkü bölge UNESCO tarafından korunmaya alınmış durumda, bu yüzden değişmeden kalmış.