11 Ülke 10 Başkent - Arabayla Avrupa Gezisi

2014 yılında yaptığımız 'Arabayla Balkanlar Turu' dönüşünde, en kısa zamanda arabayla Avrupa turu da yapalım diye konuşmuştuk. Bu turu 2015’te gerçekleştiremedik, kısmet 2016 demiştik ve nihayet 3 Haziran 2016'da 11 ülke, 10 başkent, 30 kadar kent ve kasaba göreceğimiz 'Arabayla Avrupa Turu'na çıktık.

Tur hazırlıkları Kasım 2015’te başladı. İlk işimiz güzergah tespitiydi. Epey zorlandık. Her yeri gezmek, görmek istiyorduk ama bütçe ve zaman kısıtlaması vardı. Çeşitli seçenekleri değerlendirerek rotamızı ve konaklanacak kentleri aşağıdaki gibi belirledik:

YalovaSofya (1 gece), Sofya – Novi Sad (1 gece), Novi Sad – Viyana (2 gece), Viyana – Prag (2 gece), Prag – Berlin ( 2 gece), Berlin – Hamburg (3 gece), Hamburg – Amsterdam (2 gece), Amsterdam – Brüksel (2 gece)Brüksel – Frankfurt (1 gece), Frankfurt – Münih (2 gece), Münih – Budapeşte (2 gece), Budapeşte – Üsküp (1 gece), Üsküp – Kavala (1 gece), Kavala – Yalova

İkinci aşama kalınacak otellerin belirlenmesi ve rezervasyonların yapılmasıydı. İçimizde yabancı dil bilen kimse olmadığı için otelleri gitmeden önce ayarlamaya çalıştık. 11 ayrı kentte, toplam 19 gece otelde kalmayı planladık.

Yaklaşık 8000 km yol yapacağımızı öngörüyoruz.

Otellerin herhangi bir aksilik durumunda ücretsiz iptal edilebilecek olmasına özellikle dikkat edildi. Banyo ve tuvaleti odanın içinde olan, şehir merkezine yakın, otoparklı ve hesaplı oteller booking.com üzerinden bulunup rezervasyonlar yapıldı.

Google Maps’tan konaklanacak kentler arasındaki uzaklığı, ne kadar sürede gidebileceğimiz çıkarıldı: Yol üzerinde görülmesi gereken yerler belirlenip notlar hazırlandı. Sıkı bir internet araştırması yapılıp gidilecek kentlerde nerelerin nasıl gezilmesi gerektiğini belirleyip, buralara daha önce gidenlerin önerileri listelendi.

Gezilecek şehirlerde arabayla ve/veya toplu taşımaya gidilecek yerler, nasıl gidileceği, otopark koordinatları çıkarıldı. Tüm koordinatlar navigasyona kaydedildi. Kalınacak otellerden şehrin gezilecek yerlerine nasıl, hangi araçlar kullanılarak gidilebileceği Google Maps kullanılarak belirlendi. Yol üstü kentlerdeki gezilecek yerlere yakın otoparkların koordinatları, arabayı bırakınca ne tarafa nasıl gidileceği belirlendi.
Bunlar aslında basit işler ama dil bilmeyince önceden detaylı hazırlanmak gerekiyor.

Kullandığımız araç 2006 model 101 bin kilometrede, Seat Cordoba dizel. Detaylı bakımı yaptırıldı, lastikler yenilendi. Yurtdışında geçerli trafik sigortası (yeşil kart) ve sağlık sigortaları yaptırıldı. Yolda atıştırmalık kayısı, incir, kuruyemiş alındı. Börekler yapıldı…

03 Haziran 2016 Cuma sabahı ilk durağımız olan Sofya’ya doğru yola çıkıldı… Aklımda çözemediğim tek soru ise araba yolda arıza yaparsa ne yapacağım?

Arabayla Avrupa Gezimizde İlk Durağımız Sofya

Sabah 7.15’te Yalova’dan bindiğimiz feribottan 8.30’da Yenikapı’da indik. İstanbul’un sabah trafiğinin içine düştük. Otoyola çıkana kadar epey bir vakit kaybettik.

256 kilometrelik Yenikapı-Kapıkule yolunu 3 saat 15 dakikada tamamlayarak Kapıkule Sınır Kapısı'na ulaştık. Bulgaristan’a girerken önce dezenfektan havuzundan geçiyorsunuz. Aman camlarınız kapalı olsun. Başka hiçbir sınırda görmediğimiz bu uygulama için ilk kulübede 3 Euro ödeyip Bulgar gümrük sahasına giriyoruz. Yeşil ışığı yanan kulübe önünde kısa bir beklemenin ardından pasaport ve yeşil kartın kontrolü sonrası, bagaja da şöyle bir bakılıyor. Toplam yarım saat içinde Bulgaristan’a girdik.

Gerek Türk tarafında çıkış yapacak, gerekse Bulgar tarafında giriş yapacak TIR kuyrukları kilometrelerce uzamıştı. Allah TIR şoförlerine kolaylık versin. Bizim yarım saatte geçtiğimiz gümrük kapısını geçmek için saatlerce bekliyorlar.

Bulgar sınır kapısından sonra doğrudan otobana çıkıyorsunuz. (A4- E 80) Ne kapıda ne de otobanın ilk kilometrelerinde vignet (otoyol kullanma pulu) alacak bir yer yok. Sınırda döviz bozduracak yer de yok. Siz benim gibi telaşa kapılıp vignet almak için otoyoldan ayrılmayın. Ben ayrılarak Kaptan Andreevo kasabasına saptım. Orada, vigneti otoyol üzerindeki benzinliklerde bulabileceğimi, otoyolun ilk 25 kilometresinde vignet kontrolünün yapılmadığını öğrendim. (Tüm yolculuk boyunca kimse durdurup vignet kontrolü yapmadı.)

Tekrar otoyola dönüp 5 km ilerdeki benzinlikten 8 Euro'ya ‘minumun vignet’ alıp içten ön camın soluna yapıştırdım. Artık gönül rahatlığıyla yola devam edebiliriz. Sınırdan itibaren Sofya’ya kadar olan yol çift şeritli bölünmüş, otoyol. Asfalt kalitesi iyi. Yatay ve dikey işaretlemeler yeterli. Yer isimleri hem Kril hem Latin Alfabesiyle yazılmış.

Sınırdan 15 km ileride Svilengrad kasabası var. Yol kasabanın dışından geçiyor. Yine yol üzerinde Harmanlı, Harmanlı’dan 34 km sonra Haskova (Hasköy) kasabaları var. Hasköy’den 80 km sonra ilk durağımız Plovdiv’e (Filibe) sapıyoruz. 42.141671,24.750961 koordinatı bizi park yerine getiriyor. Hemen ilerde trafiğe kapalı, Filibe’nin alışveriş caddesi olan Knyaz Alexander 1 Caddesi ve bu caddenin sonunda “Cuma Camii” var.

Bir an önce Sofya’ya varma isteğiyle arabadan inmeden şehrin içinde bir tur attıktan sonra Sofya’da konaklayacağımız Gloria Palace Hotel koordinatını girip yola devam ediyoruz. 145 km'lik yol yaklaşık iki saati kah güneş, kah yağmur altında geçiyor ve navigasyonun yönlendirmesiyle otelin kapısına kadar geliyoruz. (Bu gezide telefonuma indirdiğim Sycig Navigasyon programını kullandım. Ara sıra kafası karıştıysa da her istediğimiz yere şaşmadan bizi götürdü. Navigasyon olmadan bu geziyi yapamazdık.)

Bir gece konakladığımız Gloria Palace Hotel şehir merkezinde yüksek tavanlı, tarihi bir binada. Geniş ve ferah odaları, doyurucu kahvaltısı, otopark olanağıyla tavsiye edebileceğimiz bir otel. İki kişilik oda fiyatı, kahvaltı dahil 49 Euro.

Otelde bir süre dinlendikten sonra Sofya’yı keşfe çıktık. Ben Sofya’yı daha içine kapanık, daha gri bir kent olarak düşünüyordum. Yanılmışım...  Sofya cıvıl cıvıl bir Avrupa kenti.

Sofya'nın Kalbinin Attığı Vitosha Caddesi

Vitosha Caddesi Sofya’nın en merkezi, en güzel ve en kalabalık caddesi. Gerek gündüz gerekse gece capcanlı bir cadde. Alışveriş için, yemek için, gezinti için Sofyalıların ve turistlerin tercih ettikleri yer burası. 

Bu caddeyi ve civarında bulunan Bulgaristan’ın en büyük Ortodoks kilisesi olan Alexander Nevsky Cathedral'i, Banyabaşı (Kadı Seyfullah Efendi) Camii'ni, Cathedral Church Sveta Nedelya, Sofya’nın merkezi olarak kabul edilen Sofia Balkan Hotel’i, otelin hemen arka tarafında ise National Archaeological Museum’u ve civarını gezdik.

Kadı Seyfullah Camii

Rus kilisesi

Vitosha Caddesi'nde güzel bir yemek yedikten sonra otelimize döndük.

Sofya’da toplu taşıma araçlarını hiç kullanmadık. Otelimizin hemen yakınında kırmızı ve mavi hatların kesiştiği Serdika metro istasyonu vardı ki burası Sofya’nın merkezi sayılıyor. Civarda tramvay ve otobüs durakları da var. Durak isimlerinde Kril ile birlikte Latif Alfabesi de kullanılıyor.

Sofya, birkaç gün kalınıp etraflıca gezilmesi gereken bir kent olarak kayıtlara geçti. Tez zamanda tekrar ziyaret edilecek. Günün yorgunluğunu atmak için gece yarısına doğru otele döndük.

İkinci Durağımız: Novi Sad

Sabah kahvaltısından sonra Sofya’daki otelimizden 42.994352,22.841929 koordinatıyla Katolina Sınır Kapısı'na doğru yola çıktık. Katolina’nın karşısında Sırp sınır kapısı Bacevo var. Sofya’daki otel ile sınır kapısı arası 54 km. Sınıra kadar tek şeritli gidiş geliş asfalt yol var. TIR kuyrukları başlayınca sınıra yaklaştığımızı anlıyoruz. Yolun sağ şeridi tamamen TIR dolu. Aralıklı durdukları için karşıdan araç gelince yol veriliyor. İleride yol üç şeride çıkıyor da rahatlıyoruz.

Sınırda Sırbistan’a geçmek için bekleyen 7 otobüs, 10 tane de otomobil var. Otobüslerin çıkış yaptığı kapı ayrı olduğu için çabuk sıra geliyor. Görevli pasaportlardaki fotoğraflarla tek tek isim okuyarak yüzümüzü karşılaştırdı. Bagaja da şöyle bir göz attıktan sonra çıkış damgalarını vurup pasaportlarımızı verdi.

200 metre ilerdeki Sırp kapısına yanaştık. Görevli pasaportları kontrol edip giriş damgalarını vurdu. Bagaj kontrolü yapılmadı. Sırbistan’a girdik. Her iki tarafta yapılan tüm işlemler toplam 15 dakikada bitti. Bunda en büyük etken gümrüklerin kalabalık olmamasıydı. Yaz sezonunda bekleme süresi daha uzun olacaktır. Gümrük sahası içinde para bozdurma yerleri var.

Biz bugün önce Niş kentine uğrayıp 'Kelle Kule'yi gezeceğiz. Ardından daha önce kaldığımız için Belgrad’da şöyle bir turlayıp  Novi Sad’da konaklayacağız.

Sınırdan 43.311562,21.925930 koordinatıyla Niş kentinin girişinde 'Kelle Kule'nin otoparkına gidiyoruz. Yaklaşık 100 km'lik bir yolculuktan sonra navigasyon bizi parka getiriyor. Bacevo Sınır Kapısı'yla Niş, daha doğrusu Pirot arası yol epey bozuk. Zaman zaman otoyol gibi olsa da geneli tek şerit. Asfalt çok bozuk. Her tarafta yol çalışmaları, yollarda çukurlar var. Yavaş ve dikkatli olmak gerekiyor.

480 yıl Osmanlı yönetiminde kalmış bu topraklarda her şey tanıdık geliyor. Evler bizim evler, köyler bizim köyler… Tek fark her taraf yemyeşil… 19. yüzyılda Sırp isyancıların ayaklanmasını bastıran Hurşit Paşa, ibret olsun diye savaşta ölen Sırpların kellelerinden bir kule inşa ettiriyor. Giriş ücretli. (150 Dinar) Tam öğlen saati. Görevli kadın bir şeyler söylüyor. Biz “Kapı açık istediğiniz gibi gezin, ben yemeğe gidiyorum” diye yorumluyoruz söylediklerini. Birçoğu çıkarılmış olsa da gerçekten kafataslarından yapılmış bir duvarla karşılaşıyoruz. İçeride fotoğraf çekmek yasak ama birkaç poz çekiyoruz. Anı defterine orada olduğumuzu da not ettikten sonra kapıyı çekip çıkıyoruz.

Kelle Kule’nin önündeki yolu izleyerek Niş’in içine giriyoruz. Niş, Belgrad ve Novi Sad'dan sonra Sırbistan'ın en büyük şehri. Nüfusu yaklaşık 200 bin olan şehir, üniversite şehri olarak da biliniyor. Şehrin kalbi Milana Meydanı'nda atıyor. Köşesinde Mc Donalds, ortasında devasa atlı heykeli, pek çok noktadan seçilen Ambassador Oteli, minik restoran ve kafeleri ile her daim kalabalık ve hareketli olduğu belli. Meydanın aşağısı Nisava Nehri'ne ve devamı da Niş Kalesi'ne uzanıyor. Kale dediysem gözünüzün önüne öyle devasa şeyler gelmesin. Tahkim edilmiş bir dizi surun içinde yer alan yeşil alan ve tam ortasında da soluklanabileceğiniz keyifli bir kafe.

Kısa bir Niş turundan sonra Belgrad’a doğru yola çıktık. Niş-Belgrad arası 238 km. Yol çift şeritli bölünmüş yol. Yer yer arabayı çok sarssa da idare eder. Üç saate Belgrad’a varıyoruz. Fazla trafik yok. Durmadan devam edip boydan boya Belgrad’ı geçiyoruz. Navigasyonda Novi Sad’daki otelin koordinatları kayıtlı.

Bulgaristan’da da yoktu, Sırbistan’da da göremedim yol kenarındaki yardım telefonlarını. Hani araç bir arıza yapsa, yandı gülüm keten helva.

Belgrad’a yaklaşırken uzun zamandır tepemizden ayrılmayan bulutlar yağmur damlalarını bırakmaya başladılar yavaş yavaş. Sırbistan’da vignet uygulaması yok. Bizdeki gibi otoyol gişeleri var. Ücret gişelere ödeniyor. Giderken not almamışım, dönüşte Sırbistan’ı boydan boya geçmek için toplam 10 Euro ödemişiz. Gişelerde Sırp Dinarı, Euro veya kredi kartı ile ödeme yapılabiliyor.
Belgrad-Novi Sad arasındaki  94 km'lik yolu hafif bir yağmur eşliğinde geçerek, navigasyonun yönlendirmesiyle otelimizin önüne kadar geldik.

Novi Sad’da geceliği 45 Euro olan iki katlı, otoparklı, küçük ama sevimli bir otelde kaldık. Yürüyerek merkeze 4 dakika uzaklıktaydı. Otelden kısa bir yürüyüşle Pozorisni Meydanı’na çıktık. Opera, bale dahil her türlü sanatsal faaliyetlerin sergilendiği Ulusal Tiyatro'nun da olduğu bu meydandan biraz ilerleyince şehrin en önemli meydanı olan Özgürlük Meydanı’na (Slobode) çıkılıyor. Meydanın ortasında sağ elini havaya kaldırmış şekilde duran bronz heykel Svetozar Miletic'e ait. Miletic, şehrin eski belediye başkanı. Aynı zamanda önemli bir gazeteci, avukat ve politikacı. Heykelin ilginç bir hikayesi var. İlk defa 1939 yılında yapılmış. Ancak savaş başlayınca yerli halk çok önemsedikleri heykelin başına bir şey gelmesin diye yerinden sökmüşler ve saklamışlar. Savaş bittikten sonra da 1944 yılında yeniden aynı yere koymuşlar.

Meydanda ayrıca Belediye Meclis Binası, Saat Kulesi, Aziz Meryem Kilisesi var.

Meydanda 1854 yılında yapılmış iki katlı Hotel Vojvodina da uzunluğu ile dikkati çekiyor. Novi Sad’ın gezilecek yerleri ve piyasa mekanı buralar. Etrafta hediyelik eşya satıcıları, kafeteryalar, sokak ressamları da var.

Daha sonra Dunavska Caddesi’ ni izleyerek Tuna kenarına indik. Muhteşem bir görüntüye sahip olan Petrovaradin Kalesi’ni seyrettik. Osmanlılar, 1526 yılında kaleyi fethetmişler ve yaklaşık 150 yıl bu hakimiyet devam etmiş. Sonrasında Avusturyalılar kaleyi ele geçirmişler. Biz gezemedik ama kale içinde bölgenin en önemli tarihi parçalarının sergilendiği Novi Sad Müzesi (giriş ücreti 150 RSD), birkaç küçük kilise, gökyüzünü seyredebileceğiniz Yıldız Evi (Planetarium), sanat stüdyoları, kafe ve restoranlar, bir otel ve saat kulesi bulunuyormuş. Tüm bunların ötesinde muhteşem bir manzara da ziyaretçileri bekliyor tabii.

Novi Sad Kale

Tuna kenarına yürüyüş yolları yapılmış. Banklar konulmuş. Yüzen lokantalar da var. 1999 NATO bombardımanında yıkılan köprü ayakları da manzaranın bir parçası olarak geçmişi hatırlatıyor.

Açlık kendini iyice hissettirmeye başlayınca Zmaj Jovina Caddesi üzerinde bir lokantada karnımızı doyurduk. Novi Sad konaklama ve yeme içme açısından hesaplı bir yer. Bir günlük bir ziyaret burayı tanımaya yeter. Biz toplu taşıma kullanmadık. Zaten kale hariç her yer yürüme mesafesinde.

Novi sad

Asıl Yola Çıkış Sebeplerimizden Viyana'dayız

Novi Sad’daki otelimizde yaptığımız sabah kahvaltısından sonra, 46.172592,19.975386 koordinatıyla Sırp tarafı sınır kapısı Horgos’a doğru yola çıkıyoruz. 126 km'lik yolumuz var.

Bugün 2 gece konaklayacağımız Viyana’ya gideceğiz. Macaristan’ı boydan boya geçip Avusturya topraklarına gireceğiz. Ancak Macar sınırını geçtikten hemen sonra Szeged’e de uğramadan olmaz...

Novi Sad’dan sınır kapısına 1 saat 20 dakika sürüyor. Çıkış işlemleri hemen yapılıyor. Macar tarafındaki Röszke Sınır Kapısı'na geliyoruz. Artık buradan sonra AB’ye girmiş olacağız. Bir daha sınır geçişi, pasaport kontrolü yok. Yeşil pasaportlu olmanın ve ailece seyahat etmemizin etkisi olsa gerek Macaristan’a hemen giriş yapıyoruz. 

Bulgaristan gibi, Macaristan’da da yolları kullanmak için vignet almak gerekiyor. Para bozdurmak da lazım. Gümrük alanında hallediyoruz. Minumun vignet (1 haftalık) 16, bir aylık vignet 21 Euro. Dönüşte de buradan geçeceğimiz için bir aylık vignet alıp ön cama yapıştırıyorum. Bir miktar da para bozduruyoruz.

İlk hedefimiz sınırdan 17 km içerideki Szeged. 46.253886,20.148132 koordinatıyla yola çıkıyorum. Burası merkezde park yeri. Pazar olduğu için buraya park edebildik. Hafta arası yer bulmak zor olabilir. (46.258060,20.138808 otobüs garajının arkasındaki park yeri. Büyükçe bir otopark. Hafta içi buraya park edilebilir.) Hafta sonu olduğundan park ücreti ödemedik. Arabayı bıraktıktan sonra parkın içinden geçerek Karasz Utca’ya yürüdük. Burası trafiğe kapalı yürüyüş ve alışveriş caddesi. Büyükçe bir meydana açılıyor. Meydanın bir tarafında bir heykel, öbür tarafında “Milenyum Çeşmesi” var. İki, üç katlı çok hoş binalarla çevrili.

Karasz Utca üzerinden mağaza vitrinlerine baka baka devam ederseniz ikinci meydana çıkarsınız. Burası ilkinden biraz daha büyük. Ufak bir ağaçlıklı alan, fıskiyeli bir havuz var. Buradan sola sapıp ilerlerseniz kaldırımda Tramvay Cafe'yi görürsünüz. 

Tramvay Cafe'nin iki sokak ilerisinde tüm güzelliğiyle Cathedral-Szegedi Dom sizi beklemekte.

Katedralin orijinal planları Frederick Schulek tarafından yapılmış ve 1913 yılında inşaatına başlanmıştır. Yapı 24 Ekim 1930 tarihinde tamamlanmıştır. Katedral, Macaristan’daki en büyük dördüncü kilisedir. Kubbe iç zeminden 33 metre yüksekliktedir. Kuleler ise 92 metre yüksekliktedir. Çan ağırlığı 8700 kg'dır.

Biz Szeged’i çok sevdik, buraya bir kez daha gelmeye, uzun uzun gezmeye karar verdik. Arabaya dönerken rastladığımız bir pazardan da kırmızı toz biberimizi almayı ihmal etmedik.

Szeged’den 47.922942,17.113515 koordinatıyla çıktık. Burası Macaristan-Avusturya sınır geçişi. Dönüşte Budapeşte’de konaklayacağımız için uğramadan, dışından geçerek sınıra devam ediyoruz.
Artık Avrupa topraklarındayız, sınır geçişi yok; pasaport kontrollerinde vakit kaybetmeyiz, geç olmadan Viyana’ya varırız diye konuşurken yol tıkanıverdi.

Dur kalk, dur kalk tam bir saat sürdü tıkanıklık. Avusturya girişinde polisler her aracın içine tek tek bakıp kontrol ediyorlar.. Kamyonet, minibüs gibi araçları kenara çektirip arama yapıyorlar. Kaçak göçmen girişine karşı bir önlem olsa gerek.
Avusturya’ya girdikten 25 km sonra sağda büyük bir AVM var. Hem biraz dinlenelim hem de bakınalım diye uğruyoruz. Biz ne bilelim Avrupa’da pazar günleri alışveriş merkezlerinin kapandığını. Hayal kırıklığıyla tekrar yola koyuluyoruz.

Navigasyon, yağmurla birlikte bizi Viyana’da konaklayacağımız Hotel Atlanta'nın önüne kadar getiriyor. Bugün pazar. Sokakta park etmek ücretsiz. Uygun bir yere arabayı çekiyor, otele giriyoruz.

Novi Sad-Viyana arasında toplam 530 km yol yapmışız. Süre belirtemiyorum çünkü hem Szeged’e uğradık hem de yolda vakit kaybettik. Normal koşullarda bu arayı 5-6 saatte almak mümkün. Hatta daha da az sürebilir. Macaristan otoyolları çok güzel.  Çift şeritli yollar. Asfalt kalitesi çok çok iyi. İşaretlemeler mükemmel. Çok az yol çalışması var. Fazla trafik yok. (Bir keresinde arabayı 140’a kitleyip kesintisiz 9 dakika yol aldım.)

Viyana’da Hotel Atlanta’da kalacağız. Otel, Wahringer Caddesi üzerinde. Otelin bulunduğu Alsergrund semti, Schubert’in doğduğu ve Sigmund Freud’un yaşadığı bölgedir. 19 Berggasse adresindeki Freud’un evi ziyarete açık.

Otel tarihi bir binada. Yakınlarında kafe ve lokantalar var. Hemen yan sokağının içinde kapalı park yeri var. Günlük 15 Euro. Arabayı parka bıraktıktan sonra verilen makbuzu yanınıza alın. Tekrar garaja girmek için o makbuz üzerindeki şifreyi kapıda makineye tuşlamanız gerekiyor. Yoksa her taraf kapalı, içeri giremiyorsunuz. (Aynı sistem Heidelberg’de bir otoparkta da vardı.) Resepsiyondaki Mesut Bey'in yakın ilgisi sayesinde otopark sistemini çözdük. Çevre hakkında bilgi aldık. Daha önce hiç rastlamamıştım. Resepsiyonda şemsiyeler var. İsterseniz alıp kullanabiliyorsunuz. Viyana yağmurlarına karşı iyi önlem.

Viyana’da günlük toplu taşıma bileti 8.50 Euro. Tramvay, metro ve otobüslerde geçerli. Biz biletlerimizi metro istasyonundaki makinelerden aldık. Makinelerin kullanımı kolay. Metroda veya tramvayda bileti onaylatmanız gerekiyor. 

Viyana gezip dolaşmak için oldukça derli toplu bir kent. Şehre ait en önemli bölge Innere Stadt (eski şehir) bölgesi. Bu bölge, Viyana’nın hem kültürel hem de sosyal merkezi.

Bu bölgeye ulaşmak için şehrin kalbi sayılan Stephanplatz metro istasyonuna gelmelisiniz. Buraya kırmızı U1 veya turuncu U3 metro hatları ile ulaşılır. Bulunduğun yerden bu hatlar geçmiyorsa yeşil U4 veya mor U2 ile Karlsplatz’a da gelebilirsin Metrodan çıktıktan sonra kalabalığı izlerseniz, Viyana’nın merkezine gelirsiniz. Bu bölgede saatlerce gezebilirsiniz. (İnternette detaylı bilgi bulabilirsiniz.)

Ayrıca Viyana’da aşağıdaki caddeleri de mutlaka gezmelisiniz:
1- Karntner Str.: Opera binasından başlıyor. Orta noktası Stephansdom Katedrali, oradan Tuna’ya kadar devam ediyor.
2- Graben Str.: Stephansdom Katedrali’nin yanında Karntner’le dik kesişir. İlerde başka adlar alır. Schottentor Meydanı'na kadar gider. Oradan Universitatsring’e saparsan üniversitenin önünden geçip önce parlamento binasına sonra da müzeler bölgesine gelirsin.
3- Linke Wienzeile: Opera ve Karlsplatz’ın güneyinde Naschmarkt adlı pazarın olduğu cadde.
4- Mariakilfer Str.: Linke Wienzeile’nin kuzeybatı paralelinde Museumquarter’dan başlayıp Westbahnhof’a kadar uzanan cadde.

Viyana surlarının yıkılmasından sonra oluşturulan Ringstrasse boyunca merkezden 1 ve/veya 2 nolu tramvaya binerek gezebilirsiniz. Özellikle yorulduğunuzda hem dinlenir hem de etrafı seyredersiniz.

VİYANA 1

1 nolu tramvayla da ulaşabileceğiniz Hundertwasser Evi’ni de mutlaka ziyaret etmelisiniz. Metroyla gitmek isterseniz: Turuncu  U3 metro hattının Rochusgasse durağında inip durağın önündeki Rasumofskygasse üzerinden nehre doğru yürüyün. Yol ilerde Marxergasse ile kesişir. Karşıya geçip ilk sola, Löwengasse'ye sapıp dümdüz yürüyün, göreceksiniz. 

Friedensreich Hundertwasser, Avusturyalı bir mimar-ressam. Doğada hiçbir şeyin düz çizgileri olmadığından hareketle, alışageldiğimiz düz çizgileri ve simetrik yapısı olan binaların insan doğasına uygun olmadığını düşünen mimar, farklı yöntemler denemiş. Dış duvarlarda veya evin içinde engebeli yapılar, asimetrik çizgiler, hiçbiri birbirine benzemeyen pencereler, rengarenk mozaikler ve olabildiğince bitkiden oluşan binalar tasarlamış. Bunlardan biri de Viyana’da bulunuyor. 1983-85 yılları arasında yapılan Hundertwasser Evi, ressamın ilk mimari projesiymiş.

Bu evlerde yaşayan insanlar da var tabii.  Orada oturan bir tanıdığınız yoksa içini görme şansınız da yok.

Evlerin tam karşısında bir de “Hundertwasser Village” adıyla hediyelik eşyaların satıldığı, bir kafesi olan, aynı mimar tarafından tasarlanan, içinde yine mozaikler ve asimetrik çizgileri olan ilginç bir alan var. Burayı da mutlaka gezin. Hatta kafeyi işleten Kahramanmaraşlı Hanefi ile tanışın, sohbet edin. Memnun kalacağınıza eminim. Hanefi’ nin dediğine göre, Viyana’nın binalarını, taş işçiliğinde bir numara olan Praglı ustalar yapmış: “Onun için Viyana Prag’a benzer.”

Hundertwassar 4

Zaman azlığı nedeniyle ancak yarım günümüzü ayırabildiğimiz ve sadece dışını gezdiğimiz Habsburg Hanedanı'nın imparatorluk saraylarından biri olan Schönbrunn (Güzel Çeşme), çok büyük bir alan içinde kurulmuş bir saray. Günümüzde müze olarak kullanılıyor. Sarayı arkamıza alarak bahçeye doğru bakınca ta uzaklarda Neptün Çeşmesi görünüyor. Sarayın simetrik süslemeleri olan, çok büyük bahçesinin içinde bir de hayvanat bahçesi var. Dünyanın en eski hayvanat bahçesi olan Schönbrunn Zoo'yu gezmek için saatler ayırmak gerekiyormuş.

Saraya ulaşmak için, U4 metro hattını kullanmanız, Schönbrun istasyonunda inip biraz yürümeniz gerekiyor. Sarayın bahçelerini gezmek ücretsiz. Hayvanat bahçesi, sarayın içi ve mücevherlerin sergilendiği bölüm için ücret ödemek gerekiyor.
Sarayın bahçesi UNESCO tarafından, Dünya Kültür Mirası Listesi'nde ve koruma altında.

Şehir merkezinde bulunan Hofburg Sarayı'na gitmek için: Aziz Stephan Katedrali’ne arkan dönük soldaki Graben Caddesi'ni izleyip cadde sonundaki Kohlmarkt sokağına sapmak yeterli. (653 m.)

Burası, 13. yüzyıldan bu yana, Avusturya hükümdarlarına ev sahipliği yapan, en etkileyici saraylardan biridir. Boyutları devasa. İnce işçiliği, uçsuz-bucaksız bahçesi ve görkemli heykelleriyle gerçekten büyüleyici. Saray: 1918 yılına kadar, imparatorluk ailesi tarafından ikamet edilmiştr. Habsburg Hanedanlığı, büyük Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nu buradan yönetmiştir.

Yine merkeze yakın Belvedere Sarayı’na gitmek için Opernnig Caddesi üzerinde Opera’ya yüzün dönük sağa doğru yürü.  Sağa Schwarzenbergplatz’a sap, sarayı bulursun. (995 m.)

Savoy Prensi Eugene’nin yazlık sarayı olarak dönemin önemli barok mimarlarından Hildebrandt’ın yaptığı (18. yüzyıl) Belvedere Sarayı, iki bölümden oluşuyor. Sarayın bahçeleri dünyadaki barok manzaralar içinde en iyilerden kabul ediliyor. Yukarı Belvedere, Ortaçağ'dan bugüne kadarki Avusturya sanatının en etkili koleksiyonlarına ev sahipliği yapıyor. Biz Belvedere Sarayı’nı gezemedik. Zaman bulamadık. Olsun. Viyana’ya bir kez daha gelmek için bir neden daha.

çeşme

saray 5

Tuna Nehri üzerindeki Donauinsel’i  (Tuna Adası) de görmenizi öneririm. Stephansplatz’dan kırmızı hattın (U1) Leopoldau yönüne binip Donauinsel durağında inerek burayı gezebilirsiniz. Son olarak, Grinzing Meyhaneleri turu için 38 No'lu tramvay kullanılabilir.

Bir Sonraki Durağımız: Prag

Viyana‘dan 48.788328,16.637295 koordinatıyla Avusturya-Çek Cumhuriyeti sınırına geldik. Sınır dediysem otoyol üzerindeki “Hoş geldiniz” tabelası, bir de geçmiş dönemden kalma kontrol noktaları. Dur diyen, pasaport isteyen yok. 

Sınırdan hemen sonra Mikulov kasabası var. Buradaki bir benzinciden mazot ve vignet aldık. (Bir haftalık 8.5 Euro.) Viyana’daki otelden sınıra 88 km. Yol gayet güzel. Bir saat bile sürmedi.

Sınırdan 49.194013,16.606815 koordinatıyla Çek Cumhuriyeti’nin ikinci en büyük kenti olan Brno merkezindeki park yerine doğru yola çıktık. Sınırla Brno arası 52 km. Geldiğimiz parkta yer bulamayınca hemen karşısındaki 'Galeria Kaufhof'un kapalı parkına arabayı bıraktık.

Park yerinin karşısındaki trafiğe kapalı Zamecnicka adlı sokaktan şehrin merkezi olan Özgürlük Meydanı'na (Namesti Svobody) çıktık. Neredeyse tüm yollar buraya çıkıyor ve şehirde görülebilecek birçok yere buraya 10-15 dakikalık yürüme mesafesinde.

Meydanda sola dönüp  yürüyünce sağ başında ERSTE diye bir dükkan olan caddeye girdik. Bu cadde üzerinde sağda St. James Kilisesi'ni gezdik. 13. yüzyılda yapılmış. Kilisenin önünden devam edince, şehrin ikinci büyük meydanı olan Moravian Meydanı’na çıktık. Oralarda gezindik. Geri döndük.

Náměstí Svobody'nin en dikkat çekici tarafı 2010 yılında yapılan ve meydanın ortasına dikilen mermi görünümlü saat.

Brno saat

Çek Cumhuriyeti’nin bu kendisi küçük ama ülkenin ikinci büyük şehri olan Brno’nun tam göbeğine kurulmuş olan 6 metrelik saat de işte böyle sıra dışı bir saat.

Saati iyice inceleyip çözemedikten sonra solda HUMANIC dükkanının olduğu caddede yürüdük. Burası Brno’nun İstiklal Caddesi. Tramvaylara dikkat et. Cadde üzerinde döviz büroları da var. (Galeri Kaufhof’un içinde bir döviz bürosu var. Orada 50 Euro bozdurdum, (1 euro 26 Çek Korunası) 1300 Çek Korunası aldım. Prag’da 50 Euro bozdurdum, parayı saymadan cebime koydum. Harcarken 850 Çek Korunası verdiklerini fark ettim. Bu ayak üstü kazığı sineye çektik. Daha sonra pazarlık yaparak bozdurmalarımızda ise 50 Euro'ya en fazla 1220 Çek Korunası alabildik. Demem o ki paranızı Brno’da bozdurun.) 

Caddenin sonuna gel. Araç yoluna çıkmadan sağa dön. Az ilerdeki merdivenlerden çık. Park Denisovy'i gez. Bahçenin diğer tarafında ise güzel bir Brno manzarası sizi bekliyor. Püfür püfür esen rüzgarda oturup şehri buradan seyretmek gerekiyormuş. Biz yorgunluk nedeniyle gidemedik. Siz gidin bari…

Kilise

Böylece Brno gezisini bitirip otoparka döndük ve arabayı aldık (Kapalı otoparklarda park parasını arabanın yanına gitmeden önce, dışarıdaki makinelere ödüyorsun.)

Prag’da konaklayacağımız Gallery Hotel SIS’in koordinatını girerek yola koyulduk. Brno ile otel arası 205 km. Yol çalışmaları nedeniyle zaman zaman tek şeride düşüyor. Üç saatlik bir yolculuktan sonra otele varıyoruz. Otel şehrin biraz dışında. Merkeze tramvayla ulaşım var. Resepsiyonda tramvay biletleri satılıyor. Toplu taşımayı sadece otele gelip giderken kullanıyoruz. Prag yürüyerek gezilecek bir şehir. Otelin çevresindeki sokaklara ücretsiz park edilebiliyor. Bizim gibi sabah çıkıp akşam gelecekler için uygun bir yer.

Prag merkezde park kontrolü epey sıkı. Akşam dolaşırken 5-6 arabanın yanlış park, biletsiz park nedeniyle tekerleklerini kilitli gördük. Otelin olduğu yerde park parası yok. Otelin yakınındaki Horky durağından Spojovaci yönüne 11 nolu tramvaya binince 6 durak sonra Museum durağında inip şehrin merkezine geliyorsun.

Museum'un önü meşhur Vaclavske Caddesi. Her zaman canlı olan bu caddeyi izleyerek eski şehir bölgesine çıkabilirsiniz. Sadece kalabalığı izleyin. Eski şehir bölgesindeki meydanı, meydanı çeviren binaları, astronomik saati görün. Ara sokaklarda kaybolun. İnanın sokaklarında kaybolmadan Prag şehri gezilmiş sayılmaz. Bir ara kendinizi Vltava Nehri kenarında bulursunuz. Meşhur Charles Bridge'den karşıya geçip Neruda sokağını izleyerek Prag Kalesi'ne çık, dönüşte Petrin Tepesi’nde soluklan… Prag’ı hisset, yaşa…

Bizim dolaştığımız yerlerle ilgili ulaşım bilgileriyle sonlandıralım yazımızı…

Nerudova Sokağı: Prag’ın ünlü cam işlerinin satıldığı birçok dükkan/galeri yer alıyor. Hediyelik eşya almak için de Prag’daki en uygun (çok çeşit, düşük fiyat) yerlerden biri bu sokak.(Köprüden karşıya geç Mostecka Caddesi'nden dümdüz çık. Starbucks ve bir kilisenin de olduğu alana gelirsin. Soldan devam et. Nerudova Sokağı. Bu caddenin sonundan sağa döndün mü Prag Kalesi.)

Petrin Tepesi: Yukarıda anlatılan Nerudova sokağına gider gibi Starbucks’ın olduğu meydana gel. Düz devam etme hemen soldaki Karmelistska Caddesi'ne sap. Dümdüz devam et sağda “NIKON PHOTO GALLERY” yazan dükkanı geçince sağdaki sokağın içinde tepeye çıkan füniküleri görürsün. Köprüden 950m. Füniküler ile bir tepeye çıkıyorsunuz. Orada karşınınıza küçük bir Eyfel Kulesi çıkıyor. Petrin tepesinde bol bol yeşillik, çiçek, ağaç var. Herkes yatmış yayılmış. Güneşleniyor, kitap okuyor. Prag manzarasını seyretmek için kuleye çıkmak gerekiyor. Kuleye çıkış merdivenle 120, asansörle 180 Kron.

Fünikülere binmek için bozuk parayla makineden bilet almanız gerekiyor. Makine kağıt parayı kabul etmiyor. Oradaki görevliye kağıt parayı veriyorsunuz, bir başka makinede bozup size getiriyor.

Ayrıca 22 numaları tramvay ile son durağa kadar gidip gelin. Şehrin tamamını gezmiş olacaksınız.

Merkezden 22 nolu tramvay durağına ulaşmak için: Vaclavskenam’ın sonuna doğru (Atlı heykelin olduğu taraf değil, öbür başta) yürü. Caddenin sonunda sola 28. Rijna sokağına sap, yürü. Sokak ilerde Nardoni olur. İlerle, yerde tramvay yolunu göreceksin. Sola sapıp durağı bul. Burası Nardoni Trida durağı. Dönüşte de burada inersin. Bu duraktan binebileceğin 18 nolu tramvaydan da Malostranska durağında inerek kısa bir yürüyüşle kaleye varabilirsin.

Charles Bridge: Prag’ın en ünlü köprüsüdür. Vltava Nehri üstündeki şüphesiz en güzel yerdir. 14. ve 15. yüzyıllarda inşa edilen köprü, şehirdeki en eski köprüdür. 17-18-53 nolu tramvaylarla gidebilirsin. Eski şehir meydanında kalabalığı izleyerek de ulaşılabilir. Toplam 650 m.  

Dancing House: Prag’da yer alan bir ofis binasıdır. “Fred ve Ginger” adıyla da bilinen yapı 1997 yılında Vlado Milunic ve Frank Gehry iş birliği ile inşa edilmiştir. Prag’daki en ünlü bina olan Dancing House'u bu kadar ünlü kılan farklı mimarisidir.176-504-510 numaralı otobüslerle Jiraskovo Namesti durağında inerek ulaşabilirsiniz. 3-4-6-10-16-18-22-24-34-36 numaralı tramvaylarla Karlovo Namesti durağına gelip nehre doğru yürüyerek de ulaşabilirsiniz.

Charles Bridge’den yüzün köprüye dönük sola doğru 1250 metre ileride bulunuyor bina. Bu yoldan yürüyerek gelirsen 530. metrede Nazım Hikmet’in Prag’da yaşadığı dönemde sık sık geldiği, şiirler yazdığı Slavia Kafe’yi (Kavarna Slavia) de görürsün.

Prag Danseden Ev (Dancing House) koordinatı :50.075403,14.414211

Evin arkasındaki sokaklara kısa süreli park yapılabiliyor.

 Dans eden ev 2

nehir 1

Çok Bizden, Çok Tanıdık: Berlin

Bugün 350 km'lik kısa bir yolumuz var. Önce Terezin Toplama Kampı’na ardından da Dresden’e uğrayıp, Berlin’de konaklayacağız.

Prag’dan 50.513137,14.160324 koordinatıyla çıktık. Navigasyon bizi 61 km sonra Terezin Toplama Kampı otoparkına getirdi.144 bin kişinin esir tutulduğu, 88 bin kişinin diğer ölüm kamplarına gönderildiği ve 33 bin kişinin son nefesini verdiği bu kamp hapishane  olarak inşa edilmiş ve uzun bir süre öyle kullanılmış.

Çekoslavakya’nın 1939 senesinde Nazi işgali ile beraber Gestapo SS Hapishanes'ine dönüşmüş. İkinci Dünya Savaşı ile beraber Rus, İngiliz, Fransız esirler burada tutulmuş. Terezin, bilinen toplama kampından ziyade daha çok bir dağıtım kampı olarak kullanılmış. Esirler yakalandıktan sonra Terezin’e getiriliyorlar buradan başta Polonya'daki Auschwitz kampı olmak üzere diğer kamplara gönderiliyorlarmış.

Şartlar o kadar kötüymüş ki esirler başka kamplara götürülmeden hayatlarını kaybediyorlarmış. Terezin kampında salgın hastalıklar o kadar yayılmış ki gardiyanlar çareyi kampı terk etmekte bulmuşlar. Bundan sonra Terezin’e ilk olarak mayıs 1945'de Sovyet askerleri girmiş ve sağlık ekipleri ile esirlere ilk müdahaleyi yapmışlardır.
Terezin Nazi Kampı girişinde 1945 senesinde Milli mezarlık kurulmuş. 10 bin kişinin mezarı burada bulunuyor

Terezin 1

Terezin 3

Terezin mezarlık 1

Bu kampta çekilen acıları tahmin etmeye çalışarak bizi Dresden merkezdeki otoparka götürecek 51.049827,13.733221 koordinatıyla yola çıktık. Kampla Dresden arası 95 km. Bir saatte park yerine geldik.

Dresden, İkinci Dünya Savaşı'nda bombalanarak büyük yıkıma uğramış. Öyle ki Japonya`da atom bombasından ölen kişi sayısından daha fazlaymış Dresden`de ölenlerin sayısı. Şehrin neredeyse yüzde 90'ı tahrip olmuş. Bu nedenle şehirde restorasyon çalışmaları yapılmış, hala da yapılmakta.

Arabayı bıraktıktan sonra parkın hemen karşı tarafındaki 'Zwinger'i dolaştık. Dresden’in en önemli yapılarından biri Zwinger Sarayı. 1710-1732 yılları arasında yapılan sarayın adı mekanın yerinden geliyor. Zwinger iki sur arasındaki yer demekmiş. 

Zwinger’in karşısındaki Taschenberg sokağından dümdüz ilerleyip Neumarkt Meydanı ve Frauenkirche’yi gezdik. Kilisenin arkasından Elbe Nehri'ne doğru yürüyüp Avrupa’nın balkonu olarak da adlandırılan Brühlsch Terrasse’ı gördük ve nehri sağımıza alıp yürüyerek Theaterplatz’ a çıktık. Burada verdiğimiz fotoğraf molasından sonra Augustubrücke’den Elbe Nehri'nin karşısına geçip Hauptstrasse’yi izleyerek Albertplatz’a çıktık. Hemen soldaki Königstrasse’den nehre doğru yürüyerek  Palaisplatz’a gelip Japanisches Palais’i (Japon Sarayı) görüp arabanın yanına döndük.

Benim bir paragrafta anlattığım bu gezi iki saatten fazla sürdü. (Gezilen yerlerle ilgili detaylı bilgiler internette bol miktarda olduğu için ayrıntıya girmedim.)

Dresten 1

Dresten 4

Dresden'i bir kez daha gelinmesi gereken şehirler listesine alınarak Berlin’de konaklayacağımız Metropolitan Hotel’e doğru yola çıktık.

Dresden-Berlin arası 186 km. Almanların o meşhur, hız limiti olmayan otoyollarında, asfaltı ağlatma niyetiyle geçtim direksiyon başına… Ama heyhat! Adım başı yol çalışması. Tam hızlanıyorum, hop yol tamiratı. Bitiyor, ‘oh be’ diyorum; 5 km sonra yeniden başlıyor tamirat. Yorgun ve bıkkın olarak otele varıyoruz.

Otelin çok geniş ve ferah odaları var. Önündeki caddeye park yapılabiliyor. Saat 09.00-20.00 arası ücretli (Saati 1 Euro). Merkeze çok yakın. Tek eksik odada mini bar olmayışı.

Berlin’de nasıl gezilirle ilgili hazırladığım notlar eşliğinde Berlin turuna başlıyoruz. (Notları olduğu gibi aşağıya aldım.)

“Geziye başlamak için otelden Zoologischer Garden istasyonuna gel. İstasyonun önündeki otobüs duraklarından 100 nolu otobüsle Brandenburg Gate’e gel. Kapıyı gör.

Unter den Linden’a yüzün dönük sağ tarafa ilerle Yahudi Soykırım Anıtı'nı gez. Geri kapıya dön. Bu sefer sola doğru yürü Reichstag Building’e gel. Çok kalabalık yoksa içini; varsa dışını gez. (Çok kalabalıktı, sadece dıştan baktık.) Kapıya gel kapının arkasındaki parkın içine giren geniş yolu izleyerek Berlin Zafer Sütunu'nun olduğu alana çık, gez. (100 nolu otobüs de geçer.) Tekrar kapıya gel, kapının önündeki Pariser Platz’ı gez. Buradaki Adon Otel ve diğer binaların mimarisini incele.

Unter den Linden’den etrafına bakınarak yürü. (Metro çalışması var.) Berlin Katedrali'nin yanına gel. Katedrali gez. Katedralin yakınlarında seyyar sosisçilerde karnını doyur. Katedralin yanındaki bahçenin kenarından yürüyerek Müzeler Adası'nı gez. Buradan tekne turu da yapabilirsin. (Yapmadık)

Katedralin önünden yürüyerek Televizyon Kulesi'nin olduğu Alexanderplatz’a gel. Buralarda gez. Dünya Saati'ni gör. 

Buradaki gezintin bitince kırmızı hat metroyla Potsdamer Platz’a gel. Metrodan çıkınca meydanda sağdaki camlı, soldaki kahverengi gibi, kızıl gibi binalar olan caddeye gir. O camlı binanın arkası Sony Center. Orayı gez.

Buradan Checkpoint Charlie’ ye gidilecek. Sony Center’den 950 m. Hava güzel ve yorgun değilsen, geldiğin yöne yürü. 2. dörtyoldan sağa Mauerstrasse’ye sap. İlerle. Friedricstrasse ile birleşir. Yürü, karşına çıkar. U6 nolu metronun Checkpoint Charlie durağında inerek de buraya ulaşabilirsin.

Checkpoint Charlie 2

Buradan geldigin yöne doğru biraz yürüyüp sola Zimmerstrasse’ye saparsan 400 metre sonra Berlin Duvarı’ndan kalan bir bölümü ve Terör Müzesi'ni görürsün.

Friedricstrasse canlı bir caddedir. Unter den Landen’a doğru yürüyerek çık. Çok çeşit mağazalar var. Bakın.

Gezinin ikinci bölümü için:

Checkpoint Charlie’den M29 otobüs, U2 metro veya S7, S75 ile Zoologischer Garden Bhf.’a gel. Hemen istasyonun karşısındaki Hardenbergstrasse ile Yıkık Kilise'nin oraya in.

Yıkık kilise

Kilisenin yanındaki caddeyi gez, hayvanat bahçesi girişini gör.

İstasyona yüzün dönük kilisenin solundaki Kurfürstendamm caddesini gez. Tekrar kilisenin yanına gel. Kudam caddesinin devamı olan Tauentzienstrasse’ye gir. İlerde sağdaki Berlin’in en büyük alışveriş merkezi  KaDeWe’ yi gez.

Buraya metro ile gelmek istersen U1-U2-U3 ile gelebilirsin. M19-M29-M46-N1-N2-N3 otobüsleri de buradan geçer. Türk semtine gitmek için U1, U8 metrolarından Kottbusser Tor durağında in.  Berliner Bank'ın köşesinden Adalbertstrasse'ye sap orası ve çevresi."

Türk mahallesi 1

Berlin’deki ikinci günümüzde önce Postdam’ı gezdik. Otelden 52.405073,13.034836 koordinatıyla Park Sanssouci'deki 18 ve 19. yüzyıl tarihli saraylar ve bunların bahçelerinin olduğu yere geldik. Parkın geniş arazisinde yer alan büyüleyici saraylar, köşkler, çeşmeler ve tapınaklara hayran olduk. (Potsdam'ın bir çok bölgesi UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alıyor.)

saray 2

saray 3

Meşhur yel değirmenini de gördük...

değirmen 1

52.396565,13.047756 koordinatıyla merkeze yakın kapalı park yerine geldik. Burada bir alışveriş merkezi var. AVM’ye arkan dönük soldaki Schopenhauerstrasse üzerinden yürürsen Lusienplatz’a çıkarsın. Buradaki Branderburger Kapısı'nı gör, sokağını gez. Sokak St.Peter und Paul Kirche’de son bulur. Kiliseyi gez. Eğer pazar kurulmuşsa ilk girişteki sosisçiye uğra, karnını doyur. Ucuz ve lezzetli. Pazarın sol tarafından ilerle; sokak bitince sağa sapıp “Hollanda Evleri” ni (Dutch Quarter) gör. Kafelerde otur…

at arabası

Berlin'e kadar gelmişken mutlaka uğranması ve bir tam gün ayrılması gereken yerlerden birisi Potsdam. Bizim Berlin’de gezecek yerlerimiz de olduğundan yarım günlük bir turla yetindik.

Berlin biz Türkler için gezmesi çok rahat bir şehir. Her yerde Türkçe konuşmalar duyabilirsiniz. Türk Mahallesi’nde eğer özlediyseniz her çeşit Türk yemeklerinin satıldığı lokantalar var. Kesinlikle dil sorunu yaşanmıyor. Bilet makinelerinde Türkçe dil seçeneği var. Gezilecek yerlerin çoğu AB bölgesi içinde olduğu için kısa süreli turistik amaçla gelenler AB bölgeleri için bilet alsalar yeterli olacaktır. 7 Euro günlük tek kişi, 17 Euro günlük grup (5 kişi) bileti. Aldığınız biletleri toplu taşıtlara binmeden önce onaylatmanız gerekiyor.

Berlin’den görüntülerle yazımıza son verelim. Bir sonraki durağımız Hamburg...

berlin 13

berlin 6 

Hamburg ve Şirin mi Şirin Köyü Jagel

Bugün Berlin’den yola çıkıp önce Hamburg’a, sonra da Hamburg’un 110 km kuzeyindeki Jagel adlı bir köye gideceğiz.

Berlin-Hamburg arası 285 km. 53.504486,11.082892 koordinatıyla yola çıkıyoruz. Burası Berlin’den 215 km mesafede Wittenburg adlı bir kasabada Lidl marketinin otoparkı. Yanında Aldi de var. Her iki market de Avrupa’nın ucuz alışveriş yerleri. Yiyecekten giyime aranılan pek çok şey bulunuyor.

Bu marketlerde epeyce oyalandıktan sonra Hamburg’a doğru hareket ediyoruz.

Hamburg’da ilk durağımız merkez tren istasyonunun karşı tarafındaki Satrün mağazasının park yeri. Arabayı buraya bıraktıktan sonra trafiğe kapalı alışveriş caddesi Mönckebergstrasse üzerinden etrafa bakına bakına Rathausmarkt’a doğru ilerliyoruz. Eşimle birlikte daha önce de Hamburg’a birkaç sefer gelidiğimiz için hatıralar canlanıyor: "Bak burada şu vardı, burada şunu yapmıştık..." Konuşa konuşa ilerliyoruz.

Meydana varmadan soldaki Hauptkirche Sankt Petri’yi geziyoruz.

Belediye binasının olduğu Rathausmarkt her zamanki gibi kalabalık. Meydanı ve çevresini dolaştıktan sonra alışveriş için hanımları serbest bırakıp 2 saat sonra buluşmayı kararlaştırıyoruz.

Hamburg 1

Biz tekrar geri dönerek Satrün mağazasından hanımın telefonu için kılıf alıyoruz. Sim kartı da kestirip Berlin’den aldığım yeni telefona taktırıyoruz. Tüm bu işlemleri mağazada çalışan Türk gençlerden biriyle hallediyoruz. Her zaman söylediğim gibi, Almanya’da dil sıkıntısı çekilmez. "Türkçe bilen var mı?" diye bağırsanız üç beş kişi bulursunuz. İstasyonun ön tarafındaki “Gaziantep Kebap Salonu, Beyti Mangal, Sait Köfte, Sönmez Market…” gibi Türk iş yerlerinin de bulunduğu Steindam Caddesi'ni geziyoruz…

Hanımlarla buluştuktan sonra, 53.550141,9.969051 koordinatıyla Hamburg’un dünyaca meşhur kırmızı noktalı bölgesi St. Pauli’deki Reeperbahn Caddesi'nin başına geliyoruz. Cadde üzerinde ve caddenin sonunda park yerleri var. Bölgeyi etraflıca gezdikten sonra teyze oğlu ile buluşmak üzere yola çıkıyoruz. Hamburg’un 110 km kadar kuzeyinde Jagel adlı çok şirin bir köyde su kayağı tesisi var teyze oğlunun.

su kayağı tesisi 1

3 gece orada konaklayıp bir gün diğer teyze oğullarının iş yerlerinin olduğu Damp kasabasını gezeceğiz. Bir gün de Kopenhang’a gidip döneceğiz. Jagel’le Danimarka sınırı 20 km.

Telefon ederek mangalı yakıp rakıyı soğutmasını tembih ediyoruz. 1,5 saat sonra evdeyiz. Odalarımıza yerleşip duş aldıktan sonra mangal başına geçiyoruz. Gecenin ilerleyen saatlerine dek sürüyor muhabbet.

Güzel bir kahvaltının ardından diğer teyze oğullarını görmek için 40 km kadar uzakta Baltık Denizi kenarındaki bir kasaba olan Damp’a gidiyoruz. En küçük teyze oğlunun orada “karavan kamping”i var. Büyük teyze oğlu da cafe-restaurant çalıştırıyor. Her ikisini de ziyaret ediyoruz. Kampingdeki karavanlardan birkaçını inceliyoruz. Karavanla gezmenin çok zevkli olacağına karar veriyoruz. “30 yaş kadar daha genç olsaydım, mutlaka bir karavan alırdım” diyorum… Nedense gülüyorlar.

damp 1

Hep birlikte yenen yemekten sonra Jagel’e dönüyoruz. Dönüş yolunda teyzeoğlu "Hadi Schleswig’i de gezelim" deyince hiç itiraz etmiyoruz. Almanya’nın kuzeyindeki bu küçük şehir bizi kendine hayran bırakıyor.

Yorgun ama mutlu eve dönüyoruz. Bir iki kadehle yorgunluğumuzu attıktan sonra dinlenmeye çekiliyoruz.

Tüccarların Limanı Kopenhag

Ertesi gün erkenden Jagel'den Kopenhag’a doğru yola çıkıyoruz. İlk durağımız 55.393724,10.388568 koordinatındaki Odense Anderson Bahçeleri.

Odense, Danimarka'nın üçüncü büyük şehridir. Nüfusu 150 binden fazladır. Ayrı zamanda Fyn Adaları'nın başkentidir. Ünlü yazar ve şair Hans Christian Andersen, 2 Nisan 1805 günü Odense şehrinde doğmuştur. Odense şehrinin 2010 nüfus sayımına göre nüfusu 166.305 tir. (Vikipedi)

Daha önce de bu yoldan Danimarka’nın Almanya’ya en yakın şehri Aabenraa’ya gitmiştim. Arabadakilere sınırdan elimizi kolumuzu sallayarak geçeceğiz. Hiç kontrol yok, derken polis durduruverdi. İşaret ettiği yere çektim arabayı. Camı hafif aralayıp ellerim direksiyonun üzerinde bekledim yanıma gelmesini. (Amerika'da polis durdurduğu zaman böyle yapmam tembihlenmişti.)
Geldi, arabanın içine hızlıca bir göz attı. Pasaportları istedi, aldı ilerideki ofise gitti. Beş dakika kadar sonra geri geldi, ehliyeti istedi, aldı gitti.

Bir müddet sonra pasaportlar elinde ofisten çıktı. Bir başka polisi yanına gitti. Pasaportları gösterdi. Artık öbürü ne dediyse, ehliyeti ve pasaportları geri verdi, iyi yolculuklar diledi. Toplam 20- 25 dakika oyalandık. Daha sonra kendi aramızda, polisin yeşil pasaportun ne olduğunu bilmediği için vize aradığı o yüzden oyalandığımız yorumunu yaptık.

Hem başta yolu şaşırmamız hem de bu kontrol işi bize epey vakit kaybettirdiği için Odense’ye uğramaktan vazgeçtik. Andersen’in evini ve müzesini onun biraz yukarısındaki besteci Carl Nielsen Müzesi'ni gezecektik. Siz giderseniz bizim yerimize de gezin.

55.689396,12.598455 koordinatıyla Kopenhag’a doğru devam ettik. Odense’ye gelirken uzun bir köprüden geçmiştik. Ücretsizdi. Osmangazi Köprüsü'nü andık. Odense’den sonra, Nyborg kentinde bir köprüye daha girdik. Toplam uzunluk 17 km. Geçiş ücreti 30 Euro. Dönüşte de aynı parayı ödüyorsunuz.

Jagel’den  355 km sonra Kopenhag’a vardık. Navigasyonun yol göstericiliğinde şehir içinde ilerliyoruz. Kırmızı ışıkta yanımdaki arabayı kullanan genç: “Abi hoş geldiniz. Bu yaşıma kadar burada bir 34 plakalı TIR, bir de sizi gördüm. Nasıl yardım edebilirim?” demez mi. Hepimiz şaşırdık, sevindik. İsteğim üzerine limandaki park yerine kadar bizi götürdü. Teşekkür ettik, ayrıldık.
Arabayı park ettik. Makineden fişi alıp dışarıdan görünecek şekilde arabaya bıraktıktan sonra yüzümüz denize dönük sola yürüyerek 450 m. sonra  Kopenhang’ın simgesi olan “The Little Mermaid”  küçük deniz kızı heykelini gördük. Fotoğraflar çektik.

'Küçük Deniz Kızı'nı gördükten sonra geri dönerek 'Gefion Fountain'ı (çeşme) ve hemen yanında St. Alban’s Church’ü gezdik.. Biraz ilerde 'Museum of Danish Resistance'ı dışarıdan seyrettikten sonra hemen karşıdaki Amaliegade Caddesi'nden yürüyerek Amelienborg Meydanı'na çıktık. Meydanın dört tarafındaki binaları gezdik. Ortadaki heykeli fotoğrafladık. Tam karşıdaki Frederik Church’e giderek içini ve etrafını gezdik. (Bu arada ben tekrar park yerine gidip makineye para atarak yeni park fişi aldım.)

Kiliseye arkan dönük sağa doğru (Bredgade) yürüdük. Soldaki heykelli sokağa da göz attık. Sonra sola kanal boyuna doğru dönüp her iki yakadan da yürüdük. Rengarenk sıralanmış evlerin fotoğraflarını çektik.

Kanal boyunda gezerken karnımız acıktı. Hanım da makarna yiyelim deyince bir İtalyan lokantasına oturduk. Önümüzde kanal manzarası, elimizde dilini anlamadığımız bir menü. Bir şekilde 3 makarna, bir pizza sipariş edip afiyetle yedik. Masraf olmasın diye 2 şişe su içtik. Hesap 100 Euro. Gözlerimiz fal taşı gibi açıldı. Kuzu kuzu hesabı ödeyip bir daha gelirsem öp beni diyerek kalktık. Kanalın yanından yürüyerek meydana çıkıp sola dönüp yürüdük. Önünde iki oturan adam heykeli olan binayı geçtikten sonra çatısında MAGASIN_DU_NORD yazan binanın önüne gelip araçların geliş yönüne doğru yürüyerek ikinci sokağa saptık. Burası Stroget Sokağı.

'Kopenhag'da Gezilecek/Görülecek Yerler' listesinde ikinci sırasında bulunan Stroget Sokağı, şehrin en eğlenceli ve cıvıl cıvıl sokağı; aynı zamanda dünyada trafiğe kapalı en uzun alışveriş caddelerinden biri. Sokağın her köşe başında bir gösteriye rastlayabilirsiniz. Sokak müzisyenleri, dans gösterisi yapanlar ve sihirbazlar bu caddenin ayrılmaz parçaları.

3 km boyunca uzanan Stroget Sokağı'nda gezerken yorulursanız, oturup etrafı izlemek için sıralanmış banklar da bulunuyor. Caddeyi boydan boya geziyoruz. Hediyelik eşya satıcılarından magnetler alıyoruz. Kopenhag’da Euro geçmiyor. Teyze oğlunun verdiği kronları harcıyoruz. Sokak gezisi bitince deniz kenarından yürüyüp kanalın karşı tarafındaki opera binasını uzaktan seyrediyoruz. Artık geri dönüş saati yaklaşıyor. Elbette Kopenhag’ın gezilecek yerleri bu kadar değil.

Nüfusu yaklaşık olarak 5 milyon olan bu ülkede, insanların 1/3’ü başkent Kopenhag’da yaşıyor. Daha gezilecek çok yer var ama bize bu kadarı yeter deyip dönüş yolculuğuna başlıyoruz.

Sabah sağanak halinde yağan yağmur durduğu için gerek gezerken gerekse dönüş yolunda sıkıntı çekmiyoruz. 4,5 saatlik bir yolculuktan sonra Jagel’de, göl kenarında kurulmuş masaya oturuyoruz. Gezimizin 3 günlük bu bölümü gerçekten harika geçti. Teyze oğlu Cengiz, bizi mükemmel ötesi ağırladı. Kendisi ve ailesi bizi ağırlamak için seferber oldular. Buradan hepsine tekrar teşekkür ediyoruz.

Sabah Amsterdam’a doğru yola çıkacağız. Masa etrafında son sohbetlerle birlikte son yudumlarımızı da içip yatıyoruz.

Bremen'de Küçük Bir Mola ve Masal Şehri Amsterdam'a Varış

Sabah uyandığımızda kahvaltımız hazırlanmış, teyze oğlu Cengiz ve eşi  bizi bekliyor. Sağlam bir kahvaltıdan sonra Cengiz’in hazırladığı yollukları da alarak veda ediyoruz. Hava yine ağlamaklı “Bazen yağmur nasıl hazin yağar bilir misin? Kurşuni gökyüzünden ağlamaklı” demiş ya şair... İşte tam öyle ‘ağlamaklı’ yağıyor.

Bugün önce Bremen’e uğrayacağız. 53.085381,8.814102 koordinatıyla çıkıp 3 saat sonra 230 km yolu aşıyoruz ve Bremen tren istasyonunun arkasındaki park yerine geliyoruz. İstasyonda tuvalet molası da veriyoruz. Daha önce de söz etmiştim. Tuvalet ihtiyacımızı genelde Mc Donalds’larda karşılıyoruz. Bazıları bedava olsa da büyük bir çoğunluğu 0,50 Euro. Tren istasyonlarındaki tuvaletler ise 1 Euro. Burada size tren bileti alırken kullanacağınız 0,50 Euro'luk bir kupon veriyorlar. Tabii bizi tren bileti almadığımız için hiç işimize yaramıyor bu kuponlar.

İstasyonun içinden geçip ana caddeye çıktık. Biraz ilerideki kanalın kenarında kurulu yel değirmenini geziyoruz.

Bremen değirmen

Değirmen gezisinden sonra tramvay yolunu izleyerek ana meydana çıkıyoruz. Burada Lieben Frauen Kirche’yi, hemen yanındaki Bremen Mızıkacıları Anıtı'nı, belediye binasını, St. Petri Kilisesi'ni gördükten sonra kilisenin karşısındaki Balgebrückstrasse’den Weser Nehri'ne doğru yürüyoruz. Köprüye gelince sağa dönüp ikinci sokağa sapıyoruz. Burası Böttcherstrasse. Tekrar köprüye gelip bu sefer sola dönüyoruz. Soldan birinci sokağa Stavendamm’a giriyoruz. İleride ufak bir meydana çıkıp sağ ilerdeki Schnoor sokağını geziyoruz.

Bu gezdiğimiz yerlerle ilgili internetten derlediğim bilgiler şöyle: “Bremen, Almanya Federal Cumhuriyeti'nde büyük, işlek bir liman ve sanayi kentidir. Kuzey Denizi'nden 77 km içeride, Weser Irmağı kıyısındaki kent Bremen eyâletinin başkentidir. İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan bombalanmalarda bile Marktplatz, Rathhaus gibi tarihi binalar, bombalanma riskine karşı sökülmüş, savaş sonrası da eski orijinal haline getirilmiştir. Hitler’in seçim kazanamadığı yerlerden birisidir, Bremen.

Bremen’in nüfusu, 650 bin civarında, 35 bini Türk. Türklere ait birçok iş yeri var, on dört cami ve bir ok spor kulübü var. Bunlardan en önemlisi Vatan Spor.

Yerel yönetim binası “Rathaus” Almanya’daki örnekleri arasında hatırı sayılır güzellikte bir yapı. Öyle ki UNESCO Dünya Mirasları Listesi'nin bir parçası olarak kabul edilmiş. Gotik tarzdaki yapının tarihi 1405 yıllına uzanıyor. Bremen’de en meşhur yerler Marktplatz, Böttcherstraße, Schnoor ve Schlachte’dir.

Pirinç ve çelikten yapılmış 2000 adet çivi sizi Liebfrauen Kilisesi’nden Marktplatz’a, oradan da El İşçileri Sokağı olarak ün salmış Böttcher Sokağı’na getirir. Bremen’de her sokak, Marktplatz’a açılan bir kapıdır. Marktplatz, Büyük Barok ve Rönesans yapılarının yanı sıra, mağaza ve kafeleriyle de Altstadt’ın merkezi konumunda.”

Bremen Mızıkacıları: “Açık ara şehrin sembolü. Altstadt bölgesinde, Liebefrauen Kilisesi ve Belediye Binası’nın arasında kalıyor. Gözleriniz keskin değilse, heykeli uzaktan görmeniz imkansız. Çok ufak bir heykel olmasından dolayı, etrafındaki turistler nedeniyle dikkatinizi çekecek.  Çivi yolunda da yer alan bu heykel; Grimm Kardeşler tarafından Bremen’in en önemli parçası haline gelmiş. Buraya kadar gitmişken, eşeğin bacağını iki elinizle birden hafifçe okşamayı ve  dilek tutmayı unutmayın. Tek bir elinizle okşarsanız, dileğiniz gerçek olmuyor.”

Böttcher Sokağı: “Herkese farklı duygular yaşatan, Bremen’in sanat sokağı burası. Değişik müzeleri, bronz heykelleri, Ortaçağ'dan kalma evleri ve restoranlarıyla ön plana çıkıyor.”

Schnoor: “Bremen’in büyülü sokakları ve panoramik köşesi olan Schnoor, renkli küçük evleri, birbirinden farklı onlarca hediyelik eşya dükkanları, mikro restoranları ve Ortaçağ kültürüyle sizi hemen içine alan bambaşka bir diyar. Sokak o kadar güzel ve estetik ki, etrafa bakıp fotoğraf çekmekten yürüyemiyorsunuz.”

Bremen meydan

Bremen Mızıkacıları

Kahve molasından sonra Bremen’e veda edip Amsterdam’da konaklayacağımız Campanile Hotel koordinatıyla yola çıkıyoruz. Bremen’le Amsterdam arası yaklaşık 350 km. Yollar gayet güzel. Zaman zaman yol çalışmaları var.

Konaklayacağımız Campanile Hotel, Amsterdam’ın dışında. Kırmızı metro hattının son durağında. 3 katlı, tüm odalar dışarıdaki koridora açılıyor. Otelden ziyade yazlık siteye benziyor. Konakladığımız tüm kentlerdeki otellerden daha pahalı. (İki kişilik odanın gecesi 75 Euro. Kahvaltı hariç.) Amsterdam’da bulabildiğim en uygun otel buydu. Otopark geniş ve bedava. Otoparktan çıkarken kapıda, resepsiyondan alacağınız şifreyi girmeniz gerekiyor.

Odalarımızda biraz dinlendikten sonra resepsiyondan metro biletlerini alıp şehir merkezine iniyoruz. Yol yaklaşık yarım saat sürüyor. Benim bu Amsterdam’a üçüncü gelişim. Her gelişte yeni yerler keşfediyorum.

Klasik Dam Meydanı turundan sonra, Red Light turumuzu atıyoruz. Mc Donalds’ta karnımızı doyurduktan sonra kalabalığın akışına bırakıyoruz kendimizi. En son metro 00.30’ da. Kaçırırsak otele dönmek epey zor olacak. Merkezde park yeri bulmanın zorluğu ve park ücretlerinin pahalılığı (saati 5 Euro) nedeniyle arabayı otelde bıraktık. Son metroya yetişip otele dönüyoruz.

Amsterdam kanal

Bir akşam önce marketten aldıklarımızla odada güzel bir kahvaltı yapıyoruz. Bugün önce Volendam ve Marken’e gideceğiz. Oraları gezdikten sonra Amsterdam meydanlarını dolaşacağız. Hava güneşli değil ama yağmur da yağmıyor.

Volendam deniz kenarında şirin mi şirin bir balıkçı kasabası. Amsterdam’a 23 km. 52.498890,5.079269 koordinatıyla yola çıkıyoruz. Burası Volendam’da park yeri. Üstelik ücretsiz.

Yol üzerinde gördüğümüz yel değirmenine sapıyoruz önce. İçeri almıyorlar. Biz de dıştan fotoğraflıyoruz.

Volendam’ da arabayı bıraktığımız yerden park etmiş olan otobüslere doğru yürüyüp sola dönünce deniz kenarına çıkıyoruz. Limana doğru yürüyüp etrafımızı seyrediyoruz. Sanki bir masal şehrindeyiz. Birbirinden güzel evler, çiçekler, yeşillik…

Limanda tur tekneleri var. Marken’e giden tekneler de buradan kalkıyor. Sahil boyunca yürüyoruz. Peynirciler, hediyelik eşya satıcıları, kafeler… Volendam’a hayran kalıyoruz.

Volendam-Marken arası 16 km. Marken aslında bir ada, ancak karayla bağlantısı var. 52.456292,5.104987 koordinatı Marken’de park yeri. Bu noktadan ileriye araç geçişi de yok. Arabayı bırakıyoruz. Park bileti almak için makinenin başına geçiyorum. Her tarafını karıştırmama rağmen bir türlü bilet almayı beceremiyorum. Arkamdakine sıramı verip nasıl bilet alacak diye yandan bakıyorum. O da beceremiyor. İkimiz birlikte en sondakinden yardım istiyoruz. Meğer arabanın plakasını da girmek gerekiyormuş. Yardımla bileti alıp arabaya bırakıyorum. Hanımdan da "Ne kadar çok oyalandın" diye fırça yiyiyorum.

Park yerinin yanındaki tahta köprüden geçip deniz kenarına doğru yürürken yağmur bastırıyor. Ama nasıl yağmur? Bir çatı altında yarım saat bekliyoruz. Biraz hafifler gibi oluyor ama duracağı yok. Marken’i gezmekten vazgeçip arabaya dönüyoruz.

Yağmur altında otelimize dönüyor, yağmur dinene kadar dinleniyoruz. Yağmur dinince bu sefer 24 saatlik birer bilet alıp metroyla merkeze gidiyoruz.

Amsterdam’daki toplu ulaşım biletlerini tramvay ve otobüslerin içinden, metroda ise istasyonlardaki makinelerden alabilirsiniz. Bir saatlik bilet fiyatı 2.80 Euro. 24 saatlik kart, 7.50 Euro. Diğer günlük kartlar gibi gün sonunda bitmiyor. İlk kullandığınız andan itibaren 24 saat geçerli. Bileti kullanmaya başlamak için makineye okutmanız; başka bir araca aktarma yaparken de biletinizin geçerli olması için indiğiniz araçta bileti makineye okutup bindiğiniz araçta bileti tekrar okutmanız gerekiyor. Aksi takdirde bilet çalışmıyor.

Cantraal Station'dan kalkan 2 nolu tramvayla Leidsplein’e geliyoruz. (1 ve 5 nolu tramvaylar da gelir.) Etrafa bakındıktan sonra  yürüyerek Museumplein’e geçiyoruz. Meşhur I AMSTERDAM yazısı burada. Önünde fotoğraf çektirmeden olmaz.

Tramvayla tekrar Dam Meydanı'na geliyoruz. Buradaki Nationaal Monument’e anıtına yüzünüz dönük sağdaki Kalverstraat adlı alışveriş caddesine giriyoruz. Toplam 8-9 yüz metrelik bu caddede o dükkan senin, bu dükkan benim… Bakmaktan hanımlar bir türlü ilerleyemiyor. Bize ise mağazalar önünde dikilip beklemekten başka yapacak bir şey kalmıyor.

Nihayet şikayetlerimiz dikkate alınıyor ve üç saat sonra Dam Meydan'daki heykelin orada buluşmak üzere ayrılıyoruz. Zaten maçlar da var. Biz hızla geri dönüp benim önceki gelişimde konakladığım hostelin barına gidiyoruz. Bir şeyler içip maçımızı seyrediyoruz… Hanımlar birkaç poşetle geri geldiklerinde vakit epey ilerlemişti. Gezerken belirlediğimiz lokantada karnımızı doyuruyoruz. Sabah kahvaltısı ve yolluk için bir şeyler alıp otelimize dönüyoruz.

Madame Tussand Müzesi

Amsterdam gerçekten defalarca gelinecek bir kent. Her gelişte yeni yerler keşfediyorsunuz. Sokaklarında plansızca dolaşması, vakit geçirmesi oldukça zevkli. Ben bu kente gene gelirim… Sabah, Rotterdam ve Antverp’i gezipBrüksel’e gideceğiz. 

Rotterdam ve Antverp Molaları

Kahvaltıdan sonra Amsterdam'dan Hollanda’nın ikinci büyük kenti olan Rotterdam’a doğru yola çıkmadan önce arabanın yağını, suyunu kontrol ediyorum. Hemen yanımda kendi arabasını kontrol eden adamla selamlaşıyoruz. "Nerelisin? Nereye gidiyorsun?" diye soruyorum. Amaç öğrendiğim üç beş İngilizce cümleyi kullanmak. Ayak üstü kısa bir muhabbet. Praglıymış, Brüksel’e gidiyormuş. Türkiye’de Kapodokya’yı görmüş çok beğenmiş. Hanım da yanıma geliyor. Biz de Prag’ı çok beğendiğimizi söylüyoruz. Memnun oluyor. Ben de İngilizceyi söktüm mü ne!?

Amsterdam-Rotterdam arası 75 km. 51.923415,4.484362 koordinatıyla bir saat sonra Rotterdam merkezdeki park yerine varıyoruz. Parkmetreyi yine çözemiyorum. Tamam, araç plakasını girmek gerekiyor; onu anladım ama para atacak delik yok, kredi kartını bir türlü kabul etmiyor… İlk izlenim, Rotterdamlılar çok yardımsever. Hemen yardıma gelen biri sorunu çözüyor.

Rotterdam,  2. Dünya Savaşı’nda Almanlar tarafından bombalanarak yerle bir edilmiş. Savaştan sonra değişik mimari üsluplarla yeniden inşa edilmiş bir kent.Avrupa’nın en büyük limanına sahip. 2011 sayımına göre 610 bin kişi yaşıyor.

Arabayı park ettikten sonra Binnenrotte Caddesi boyunca yürüyerek bir meydana çıkıyoruz. Meydanın solunda şehir kütüphanesi ve az ileride de “Cube Houses” var. Nedir bu küp evler? İnternetten biraz bilgi:

“Overblaak Caddesi üzerinde bulunan küp evler, dünyanın en garip 50 binası içinde değerlendirilmektedir. Bu evler, 80’lerin başlarında Piet Blom tarafından şehrin çatısında yaşamak konseptiyle, 45 derece açılı olarak dizayn edilerek inşa edilmiştir.

Dışarıdan çok ilginç olsa da, içine girildiğinde yaşamanın zor olduğunu düşünüyorsunuz. Çünkü 100 metre karelik her ev, garip yapısı nedeniyle bu kadar bir yaşam alanı sunmaz, her yeri köşeli ve üçgen olması hayli eğlenceli görülse de, yaşayanlar için pek cazip değildir. Öte yandan Hollandalılar için bu evlerde yaşamak prestij olarak değerlendiriliyormuş.

Küp evlere giriş ücreti 10 Euro'dur. Kubus (Museum House) denilen ev, küp şeklindeki evlerin alışılmadık ve tam donanımlı bir gösteri evi olarak kullanılmaktadır. İçi ziyaretçilere, o eğimli duvarlar ile bir küp evde yaşamın nasıl mümkün olduğunu göstermek için düzenlenmiştir.”

Hanımlar ücreti fazla bulup küp evi gezmiyorlar. Bol bol fotoğraf çekiyoruz.

Roterdam Küp evler 2

Az ilerde yine adını bilmediğim ama ilginç mimarisiyle dikkati çeken bir bina daha var. Bina aşağıdaki fotoğraflarda da göreceğiniz gibi ters U harfi gibi. U’nun kenarları ve üstü konut. Ortadaki kocaman boşluk ise alışveriş mekanı.

Ters U şeklinde bina

Ters U şeklinde bina 2

Manavdan kasaba, dönerciden börekçiye ne ararsanız var. Birçok Türk işyeri de bulunuyor. Manavın birinde nefis kirazlar görüyoruz. Üzerinde 2.50 Euro yazıyor. Hemen 1 kg istiyoruz. Abla tartıyor, 5 euro veriyorum, bir şeyler söylüyor. ‘Bozuk yok mu?’ diye sorduğunu düşünüyorum. ‘Yok kardeşim, en küçük para bu’ diye Türkçe söylüyorum. Anlaşamıyoruz. Yan tezgahtaki: “Abi kirazın 250 gramı 2.5 Euro” deyince mesele anlaşılıyor. Bırakıyoruz kirazları. Yan tezgahtan börek alırken niye kilogram fiyatı yazmadığını soruyorum:

“Abi burada kiloyla meyve alan olmaz. 250 gram, bilemedin yarım kilo alırlar.” Yarım kilo fasulye isteyince az bulup suratını ekşiten yurdum pazarcılarını anıyorum...

Rotterdam’da görmek istediğimiz Erasmus Köprüsü ve New York Otel de var.

Erasmus Köprüsü dünyanın tek direkli en uzun asma köprüsüymüş. 1996 yılında açılmış. Hotel New York, 1880 yılında deniz yollarının ofis binası olarak yapılmış. En büyük özelliği bölgede bombardımandan ayakta kalan üç binadan biri olması.

51.904635,4.485496 koordinatıyla Erasmus Köprüsü üzerinden geçip New York Otel'in yanındaki park yerine geliyoruz. Bölgede yoğun bir inşaat çalışması var. Park yeri dolu. Duramıyoruz. Oteli şöyle bir dışarıdan görüp fotoğraflayamadan Antwerp’e doğru devam ediyoruz.

Erasmus köprüsü

Rotterdam-Antwerp arası 95 km. Rotterdam’ dan 51.216603,4.418893 koordinatıyla çıkıyoruz. Burası elmasçıların olduğu sokakta kapalı park yeri.

Antwerp, Avrupa genelinde elmas endüstrisinin başkenti.

95 km'lik yol boyunca yüzlerce TIR solluyoruz. Yolun sağ tarafı sadece TIR. Antwerp’e gelmemiz bir buçuk saati buluyor. Şehir içinde çok yoğun yol çalışması var. Navigasyonun gir dediği yollar kazılmış veya kapatılmış. Navigasyonla sonuç almamız imkansız. Boş bulduğum bir yere park ediyorum. Az ilerdeki parkomattan 3 saatlik park bileti alıp arabaya bırakıyorum. (Bu gezi boyunca sadece Prag, Üsküp ve Kavala’da park parası vermedim. Günde ortalama 10 Euro ödedim.)

Telefondaki haritaya bakarak Antwerp’in alışveriş caddesi olan Meir’e çıkıyoruz. Bu cadde üzerinde ve ara sokaklarında yüzlerce mağaza mevcut.

Karşıdan kulesini gördüğümüz Onze-Lieve-Vrouwkathedraal Antwerpen’i gezip geri dönüyoruz. Meir Caddesi'nin bittiği yerden sağa Leysstraat’e sapıp ana caddeyi geçtikten sonra sağdaki ikinci sokağa saparak Vestingstraat’e geliyoruz. Eğer yol çalışmaları olmasaydı navigasyon bizi buradaki kapalı otoparka getirecekti. Cadde boydan boya kuyumcularla dolu. Her çeşit kolye, yüzük, bileklik vs var.

Kredi kart şifrelerini de verip “Ne isterseniz alın” diyerek hanımları yalnız bırakıyoruz! (Şaka şaka...)

Caddenin bir üstünde Antwerp’in merkez tren garı var. Muhteşem bir bina. Mutlaka gezmenizi öneririm. Garın hemen arkasında, içinde hayvanat bahçesinin de olduğu park var. Garın önündeki cadde de oldukça canlı. Burada birer dondurma yedikten sonra 45 km ilerideki Brüksel’e doğru yola çıkıyoruz.

Antverp Gar

Sonraki Durağımız Brüksel

50 dakika sonra otelin önündeyiz. Otel, Türk mahallesine yakın. Etrafta ‘İstanbul Kebapçısı’, ‘Emirdağ Köftecisi' gibi Türkçe tabelalar var. var. 2 odalı geniş bir daireye yerleşiyoruz. 4 kişi 2 gece için 198 Euro ödüyoruz.

Brüksel’i gezmeye Grand Place’ten başladık.  Otelin yakınındaki Liedts tramvay durağından Legrand yönüne 93 nolu tramvayla Parc durağında inip bakına bakına 950 m yürüyerek Grand Place’e ulaşılıyor. (Bir saat geçerli bilet 2.50 Euro. Makinelerden ve araçlardan alınabiliyor. Otobüs, tramvay içerisinde ve metro platformlarında bulunan turuncu makineden biletinizi geçerli hale getirmelisiniz.)

Barok, gotik ve 14. Louis mimari tarzları ile yapılan meydan (Grand Place) 1998 yılında UNESCO Dünya Miraslarıı Listesi'ne seçilmiştir. Brüksel’in kalbi her daim kalabalık olan bu meydanda atmaktadır ve şehrin en turistik noktasıdır.

Küçük dükkanlardan ünlü markalara kadar birçok mağazanın bulunduğu bu meydan, gündüzleri turist ve öğrenci gruplarını ağırlar. Geceleri genellikle gençlerin akın ettiği bir yerdir. Gece ışıklandırılmış halinin de görülmesi gereklidir.

Brüksel meydan 2

Brüksel’de bulunan yoğun Türk nüfusundan dolayı şehirde her köşe başında Türk lokantalarını ve yemeklerini kolayca bulabilirsiniz. Ancak Brüksel’in nam saldığı konulardan biri midyedir. Kaşarlı, domatesli, soğanlı... Farklı şekillerde uzayıp giden, çeşitleri vardır. Haliyle midye yiyebileceğiniz çeşit çeşit yer de mevcut, fakat bunlardan en ünlüsü kuşkusuz Chez Leon. Biz Chez Leon çok kalabalık diye şimdi ismini hatırlamadığım bir yerde yedik midyeyi. Açık söylemek gerekirse doymadık. Bir tabağa 10-12 tane midye, yanına da biraz patates kızartması koymuşlardı. Daha önceki gelişimde Chez Leon’da midye yemiştim. Hem tadı daha güzel hem de miktarı çok daha fazlaydı.

Grand Place’de yüzünüz müzeye dönük soldaki Rue Chair et Pain sokağına girerseniz, sokağın sonunda solda Chez Leon’u görürsünüz. (Moules-frites and beer deyince midye, patates kızartması ve bira geliyor.)

“Belçika dedin mi akıllara gelen ikinci konu ise tabii ki bira. Bira sevin ya da sevmeyin, burada mutlaka kafanıza göre bir şey bulacaksınız. Bunun için Brüksel’de gidebileceğiniz en popüler ve en çok çeşide sahip yer ise kuşkusuz: Delirium. Delirium’un en önemli özelliği, bilmem kaç bin bira çeşidi ile Guiness Rekorlar Kitabı’na girmiş olması."

Üç katlı bu bira evi, bira sevmeseniz bile gidip görülmeli. Chez Leon’a arkanız dönük, sağdaki ilk sokağın içinde. Brüksel’in merkezi oldukça küçük ve her yer birbirine yakın olduğundan ve tüm sokaklar çok sevimli olduğundan yürüyerek gezmek çok keyifli. Mutlaka ara sokaklara girip kaybolun.

Brüksel’de tüm turistlerin olmazsa olmazı, görmeden, fotoğraf çektirilmeden geçilmeyen Manneken Pis (İşeyen Çocuk Heykeli), var. Meydanda belediye binasının sağ yanındaki Rue Charles Blus sokağından girip dümdüz devam ederseniz Rue de I’Etuve  üzerinde, Brüksel’in bu en ünlü heykelini görebilirsiniz. (Kalabalığı izlerseniz, bulursunuz.)

İşeyen bir çocuğu tasvir eden, sadece 61 cm boyundaki bu heykel bronzdan yapılmıştır.

“Kimileri tarafından sanat eseri olarak değerlendirilen Manneken Pis eleştirilere de maruz kalmaktadır. Her şey rağmen heykel Brüksel’in sembollerinden biri haline gelmiştir.”

Bu civardaki çikolata ve waffle satıcılarından ağzınızı tatlandırmanız da şiddetle tavsiye olunur.

Otelimizin bulunduğu yere 10 -15 dakikalık yürüyüş mesafesinde Türk mahallesi var. Her türlü kebap, köfte, simit, börek mevcut. Buradaki Türklerin büyük bir çoğunluğu Afyon Emirdağlı olduğundan, Brükselliler Emirdağ’ı büyük bir il zannederlermiş. Liedts Place’de eşeğine ters binmiş Nasreddin Hoca heykeli bile var.

Nasreddin Hoca

Brüksel’deki ikinci günümüzü Gent ve Brugge gezilerine ayırdık. Gent, Brüksel ile Brugge’ün tam ortasında tarihi küçük bir öğrenci şehri. Brüksel-Gent arası 57 km. 

Brüksel’den 51.051317,3.728101 koordinatıyla çıkıp Gent merkeze yakın park yerine geldik. Yol çalışması yapan Türk gençler plakayı görünce ilgilendiler. 

Park ettiğimiz yerden biraz ileri yürüyüp tramvayın geçtiği caddeden (Limburgstraat) sola devam edince, yol üzerindeki kiliseleri de gezerek eski şehre çıktık.

Gezdiğimiz yerlerle ilgili internet notları:

Graslei: Çevresindeki kanal ve tarihi binalarıyla şehrin en güzel fotoğraflarını veren bu bölgede uzunca gezin. Çevre sokaklarda dolanıp ara sokaklardaki sürprizleri yakalayabilirsiniz.

St. Nicholas Kilisesi:  Kilise genellikle çok sık bakıma giriyormuş ve konuştuğumuz lokal kişiler de bu durumdan oldukça şikayetçi. Umarız siz gittiğinizde görme fırsatı bulursunuz. (Biz gittiğimizde maalesef bakımdaydı.)

Belfort Kulesi: St. Nicholas Kilisesi'nin hemen yanındaki bu heybetli kuleden şehir siluetini görme fırsatını kaçırmayın.(Gözümüz yemedi çıkamadık.)

Gravensteen Kalesi: Şehrin göbeğinde bulunan bu kocaman kale şehrin ortaçağ havasını tamamlıyor. Dilerseniz içindeki işkence müzesini de ziyaret edebilirsiniz.

Gent 1

Brüksel-Brugge arası 100 km. Gent-Brugge ise 43 km.

Merkeze yakın, “Bizim Leydi Kilisesi”nin oralardaki park yerinin 51.202540,3.222307 koordinatıyla yola çıktık. Yolu bir türlü bulamadığımızdan Brugge’ün içine arabayla giremedik. İstasyonun parkına bıraktık arabayı. Yürüyerek merkeze (Gros Markt) indik. 

Brugge harika bir şehir. Her yeri yürüyerek gezilebiliyor. Ayrıca 50 Euro'ya fayton turu da yapabilirsiniz. Bot turları da var. Zaman zaman yağan yağmur altında Brugge sokaklarında saatlerce dolaştık. Kafelerinde oturduk. Ne olduğunu anlayamadığım bir etkinlik için Gros Markt’a devasa bir çadır kurup meydanın o güzel görünümünü yok etmişler. Hanımlar yine dükkan dükkan gezdiler. Biz de bir yerde oturup gelen geçeni seyrettik.

Brugge için şurasını görün, burasını gezin diyemiyorum. Her tarafını yürüyerek gezin. (Yağmursuz bir güne denk getirin gezinizi.)

Meydandaki Philipstockstraat sokağının köşesindeki binanın içinde turist danışma var. Buradan harita ve gerekirse otobüs bileti  alabilirsiniz.

Meydandaki Belfry Kulesi'nin arkasındaki dükkanlarda buzdolabı süsleri ve ufak tefek hediyelikleri uygun fiyata bulabilirsiniz.

Brugge 1

Geceyi Brüksel’de, Grand Place’de sonlandırıp yarınki Köln, Frankfurt gezisi için dinlenmeye çekiliyoruz.

Köln & Frankfurt

Bugün Brüksel'den yola çıkarak önce Köln’ü gezip ardından Frankfurt’a gideceğiz. Brüksel’le Köln arası 220 km. Sınır kontrolü yok. Yol Hollanda’dan geçip sonra Almanya ‘ya giriyor. Yollar iyi. Alman tarafında yol çalışmaları olsa da trafik akıcı. Yol kenarlarında 1 km arayla acil durum telefonları ve park yerleri var. İşaretlemeler mükemmel. 50.935153,6.956053 koordinatıyla 2,5 saate Köln Galeria AVM’nin kapalı otoparkına geliyoruz.  Çık çık ancak 8. katta boş bir yer bulabiliyorum.

Park yerinin önündeki Hohe Str.'den dümdüz 750 metre yürüyünce katedrale çıkılıyor.  Bu cadde Köln’ün piyasa caddelerinden biri. Birçok mağaza var. Vitrinleri seyrederek 1996 yılında Dünya Kültür Mirası listesine alınan Köln’ün simgesi Kölner Dom’a (Köln Katedrali) geldik. Geçekten muhteşem bir yapıt.

Köln Kathedral 3

“Yapının inşaatına 1248 yılında başlanılmış ve 632 yıllık bir süreci takiben, 1880 yılında tamamlanmıştır. Çanlar 1842 yılında takılmıştır. Katedralde dördü büyük, 10 çan bulunmaktadır. Yapının “Aziz Piyer” ve “Meryem” isimli ana kuleleri, 157 metre yüksekliktedir. Bu ölçüler ile dünyanın en büyük gotik katedrallerinin başında gelmektedir. Yapının içinde çok değerli sanat eserleri bulunmaktadır. Bunların başında 1350 metrekarelik vitraylar gelmektedir. Bu vitrayların çoğunda İncil’den alınma hikayeler betimlenmiştir.II. Dünya Savaşı sırasında katedral, şehirde bombalanmayan nadir yapılardan birisidir. Çünkü gerek dini ve tarihi önemi ve gerekse pilotların, yön tayininde kullanmaları nedeniyle, katedral bombalanmamıştır.
Almanya’nın en çok ziyaret edilen tarihi yapısıdır. Günde 20 bin, yılda yaklaşık 5 ile 6 milyon turist tarafından ziyaret edilmektedir. Şehre gelen herkesin görmesi için, şehir tren istasyonu bile, katedralin yanına yapılmıştır.” (alıntıdır)

Katedralin hemen arkasında Hohenzollern Köprüsü var. Köprünün korkuluklarında her renk ve boyda kilitler asılı. Hem de yüzlerce... Üzerlerinde başta Almanca, İngilizce olmak üzere (hatta Türkçe de gördüm birkaç tane) "seni seviyorum", "sana aşığım", "benimle evlenir misin?" türü yazılar ve isimler  var. Seyretmesi zevkli...

kilitler

Bu bölgeyi gezdikten sonra Hohe Strasse’nin doğu ucunda Schildergasse Caddesi'ne sapıyoruz. Burası, her saat geçen yaklaşık 15 bin kişilik nüfus yoğunluğu ile, Avrupa’nın en işlek alışveriş caddesiymiş. Biz de katılınca on beş bin dört oluyor.

Köln’e doyamadık. Daha gezilecek çok yeri var. Gelinecek şehirler listesinde ikinci sıraya alarak, 190 km uzaktaki Frankfurt’a doğru yola çıkıyoruz.

50.105165,8.663019  koordinatıyla Frankfurt Hauptbahnhof yanındaki park yerine geliyoruz. Park yerinde büyük bir inşaat başlamış. Yan tarafta katlı otoparkı görüyorum. Oraya giderken yol üzerine park etmiş araçlar arasında uygun bir yer görünce arabayı yanaştırıyorum. Etraftaki araçlara bakıyorum park bileti var mı diye, yok. Parkomat da göremeyince arabayı oraya bırakıyor,  bavulları alıp hemen yakındaki otele gidiyoruz.

Frankfurt’ta kaldığımız Hotel Excelsior merkez tren istasyonunun ve birçok Türk işyerinin de bulunduğu  Münchener Caddesi'nin yakınında. 2 kişilik odanın geceliği 70 Euro. Konumu ve olanakları iyi. Otoparkı yok.

Frankfurt’ta sadece bir gece kalacağımız için, kısa bir dinlenmenin ardından şehir turuna çıkıyoruz.

Münchener Caddesi'nde yürüyoruz. Alim Market, Kuaför Fahri, Vakıfbank, İş Bankası, Türk Kitapevi… İlk anda gözümüze çarpan iş yerleri. Sanki Türkiye’ deyiz. Köftecide karnımızı doyurduktan sonra caddenin sonundaki Willy Brand Meydanı'na çıkıyoruz. Burada Eurotower binasını görüp bina solumuzda kalacak şekilde binanın yanından tramvay yolunu izleyerek yürüyoruz.

Pauls Meydanı’na geliyoruz. Burada St. Paul Kilisesi’ ni (Paulskirche), kilisenin hemen yanında yer alan tepesindeki mitolojik kadın figürüyle Birleşme Anıtı'nı (Memorial of Unity), kilisenin arka tarafında duvara bitişik olan Nazi Terör Kurbanları Anıtı’nı görüyoruz.

Meydanın hemen sağında ileride Frankfurt'un belki de en güzel ve en turistik yeri olan Römerberg var. Ortaçağ'dan beri şehrin idari merkezi olarak önem kazanan meydan, aynı zamanda pek çok festivale ve eğlenceye de ev sahipliği yapıyormuş. Meydanın bir tarafında "Römer", yani Romalılar olarak adlandırılan şirin, basamaklı çatılıları ile üç binadan oluşan belediye binası bulunuyor.Römer'in tam karşı tarafında ise birbirine bitişik olarak Ortaçağ mimarisinde inşa edilmiş altı farklı renkli ev bulunuyor. Çok güzel görünüyor. Meydanın tam ortasında ise bir elinde terazi, bir elinde kılıç bulunan Adalet Çeşmesi (Gerechtigkeitsbrunnen) var.

Römer Meydanı 1

Römer Meydanı'ndan Main Nehri'ne doğru değil de ters yöne 420 metre kadar yürürseniz, Frankfurt'un hatta belki de Almanya'nın en meşhur alışveriş caddelerinden birisi olarak gösterilen Zeil'e çıkarsın. Aradığınız veya aramadığınız tüm mağazalar bu cadde üzerinde. Müzik yapanlar, dilenenler, evsizler de burada... Hanımlar mağazaları gezerken biz de cadde üzerindeki etkinlikleri yakından izliyoruz!

Saat epey geç oldu. Değişik yollardan otele dönüyoruz. Biz Frankfurt’ta sadece bir gece konakladığımız için toplu taşıma kullanmadık. Gördüğüm bilet makinelerinde Türkçe dil seçeneği vardı. Gezdiğimiz yerlerde tramvay hatları da gördük. İster yürüyerek ister toplu taşımayla gezilebilecek bir kent Frankfurt.

Son olarak, Münchener Caddesi ve onun paralelindeki Kaiserstrasse arasındaki sokaklarda gece hayatının yoğun olduğunu söyleyebilirim.

Yarın ‘Romantik Yol’u izleyerek Münih’e gideceğiz.

Frankfurt 3

Romantik Yol Rotası: Heidelberg ve Münih

Kahvaltıdan sonra, Frankfurt'tan 49.407738,8.690121 koordinatıyla Heidelberg’e doğru yola çıkıyoruz. Bazı kaynaklarda Almanya’nın en romantik şehri olarak tanımlanan ve savaşlardan zarar görmemeyi başarmış nadir Avrupa şehirlerinden bir tanesi olan Heidelberg, Frankfurt’a 89 km. Yollar gayet güzel.

Arabayı bıraktığımız park yerinden dümdüz yürüyerek Bismarckplatz’dan geçip şehrin kalbinin attığı en meşhur caddesi olan Hauptstrasse’ye çıkıyoruz. Kafe ve restoranlar, mağazalar, otel ve kitapçılar, oyuncakçılar, hediyelik eşya satan dükkanlar bu cadde üzerinde uzanıyor.

Bu gezi boyunca çok sık karşılaştığımız ‘çekik gözlü’ turistler caddeyi doldurmuşlar. Tamamı daha açılmamış dükkan vitrinlerine, binalara baka baka Marktplatz’a geliyoruz.

Ortasında bir Herkül heykeli ve çeşme bulunan Marktplatz Meydanı’nda hediyelik eşya satan dükkanlar ve açık havada masaları bulunan kafe ve restoranlar yer alıyor.

Buradan Neckar Nehri’ne doğru yürüyüp eski köprüyü buluyoruz. 200 metre uzunluğunda ve 7 metre genişliğindeki Eski Köprü, burada bulunan ahşap köprünün yerine, yine bu bölgeden çıkan kumtaşı ile 1788’de yapılmış. Şehrin en turistik ve romantik yerlerden biri olan köprü tablo güzelliğinde bir görünüm sergiliyor.

Heidelberg köprü 2

Köprünün girişinde bulunan bronz (maymun mu desem, kedi mi desem?) heykelinin önü fotoğraf çektirmek isteyenlerle dolu.

Nehir kenarında yürüyüş yapıyor, kaleye karşıdan bakmakla yetiniyoruz. Yemyeşil ormana sırtını dayayan Heidelberg Kalesi, bir kartpostal görünümü veriyor. Biz niyetlenmedik ama fünikülerle kaleye çıkılabiliyormuş. Aynı yoldan geri dönüyoruz.Almanya’nın en eski üniversitesi olan Heidelberg Üniversitesi’nin de bulunduğu bu kent, gerçekten çok güzel. Mutlaka gezilip görülmesi gerekir.

kale

karşı kıyı 2

Heidelberg’den 49.379121,10.184498  koordinatını girerek romantik yol rotası üzerindeki ilk kasaba olan Rotenburg’a doğru yola çıktık.

“Romantik Yol” rotası İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’yı işgal eden Amerikan askerlerince keşfedilmiş. Almanya tarafından da İkinci Dünya Savaşı'nın kötü imajının silinmesi için sahiplenilmiş. Günümüzde yılda 3 milyondan fazla ziyaretçi bu rotayı takip ediyormuş.

Koordinat bizi Rotenburg Kale kapısı önündeki park yerine getirdi. (Zamanımız az olduğu için ben otoyoldan geldim. Yeterli zaman ayırarak ara yolları tercih ederseniz daha çok zevk alacağınızdan eminim.) Arabayı  bırakıp, büyük bir kale kapısının altından geçerek kente girdik ve ortaçağı iliklerimize kadar hissettik.

Rothenburg, romantik yolun en bilinen, en çok fotoğraflanan, en sevilen kasabası. Önce surların üzerine çıktık. Yaklaşık bir metre genişliğinde üzeri kiremit çatı ile örtülü, belirli aralıklarla mazgal delikleri olan surlar şehrin çevresini dolaşıyor. Surların bakımı için bağışta bulunanların isimleri ve kaç metre bağışta bulundukları yazılı taş plaketler var. Surları gezmek ücretsiz. Kenti seyrederek sur turumuzu bitirip Arnavut kaldırımlı dar sokaklardan geçerek meydana çıktık.

“Kasaba büyüleyici, süper güzellikte, sanki bir masal diyarındayız. Pastadan yapılma bir şehir gibi, her şey ama her şey çok güzel, her şey özenli, böylesine güzel korudukları için Almanları kutlamak gerekiyor.”

Buraya kadar gelmişken bu kasabanın sıra dışı bir lezzeti olan ‘Schneeballen’ tatmamak olmaz. Limonlu, elmalı, çikolatalı… kartopu şekil ve büyüklüğünde olan, kurabiye, bisküvi karışımı yerel bir lezzet. Aman aman bir şey değil ama tatmış olmak için denenir.

Rotenburg 1

Rotenburg-Dinkelsbühl arası 50 km. 37’ Dinkelsbühl Kalesi giriş kapısında park yeri koordinatı: 49.064669,10.325195
Arabayı buraya park ettikten sonra kısa bir yürüyüşle şehrin içine girdik.

Şehrin tanıtımını internet notlarına bırakayım: “Dinkelsbühl, kale duvarları ile çevrili olması özelliği ile günümüze dek uzanan tek Orta Çağ şehri. Şehrin dört girişinden biri olan Rothenburger Kapısı’ndan içeri girdiğimiz andan itibaren Orta Çağ dokusunu her yerde görebiliyorduk. Arnavut kaldırımlı sokaklar, bu bölgeye özgü olan geniş üçgen çatılı ve kahverengi pervazlı pencereleriyle Bavyera evleri, büyük yapılı kiliseler, kuleler o dönemi olduğu gibi hissettiriyordu.

Kenti çevreleyen sur duvarları, etrafındaki Wörnitz Nehri, nehirde sakin sakin dolaşan kuğular ve ördekler, evlerin çatılarının masalsı görüntüsü birleştiğinde pastoral bir manzara sunuyor.

Öyle güzel ki, her binaya, her ayrıntıya bakıyor insan, sokak lambalarından, dükkan tabelalarına kadar her ayrıntı özenle seçilmiş gibi.”

Sokaklarında kaybola kaybola geziyoruz Dinkelsbühl’ü. Meydana pazar kurulmuş. Eski, yeni bir sürü eşya satışı var. Sokak müzisyenleri neşeli nağmelerle dolduruyor etrafı. Hiç birimizin içinden ayrılmak gelmiyor ama yola çıkma zamanı.

Dinkelsbühl 3

Dinkelsbühl-Nördlingen arası 33 km. 35’  Kale girişinin hemen önünde ücretsiz park yeri koordinatı:  48.854646,10.482912 
Arabayı buraya bırakıp kaleye Baldinger Tor’dan giriyor caddeyi izleyerek merkeze geliyoruz.

“Nördlingen 15 milyon yıl önce bu bölgeye düşen bir meteorun oluşturduğu kraterin içinde kurulmuş. Bu özelliği farklı bir ayrıcalık sağlıyor. 

Nördlingen, diğer Romantik Yol şehirlerine göre daha az turistik bir şehir. Bunun sebebi şehrin pek de süslü olmamasından, Eski Şehir'in diğerlerinden farklı olarak daha geniş alana yayılmasından veya gündelik hayatın daha belli olduğu bir şehir olmasından kaynaklanıyor. Nördlingen’in merkezinde bulunan St Georgkirche şehrin en önemli yapısı. Gotik yapıdaki kilisenin 100m yüksekliğindeki Daniel Kulesi’ne ücretsiz çıkabilirsiniz.”

Kuleye çıkmayı sizlere bırakıp, kilise ve çevresini geziyoruz. Üçgen çatılı evlere, pencere önündeki çiçeklere, sokakların sakinliğine, yeşilin korunmuşluğuna hayran kalıyoruz. Bizim gezdiğimiz yerlerde Türklere ait iki tane de kebap salonu vardı. Dükkanlar kapalı olduğu için bilgi alamadık.

Vakit epey geç oldu. Benim hesabıma göre bugün daha Ausburg ve Landsberg Am Lech’i de gezecektik ama mümkün değil. Kısa bir görüşmeden sonra direk Münih’e gitmeye karar veriyoruz.

Romantik Yol'da gezecekseniz en az 2 gece konaklama yapın. Yeşillikler içinde tek şeritli bu yolun ve kasabaların tadını çıkarın. İnternette bu yolla ilgili çok detaylı bilgi var. Biraz araştırmayla tüm detayları bulabilirsiniz.
Biz Romantik Yol’u da ‘bir kez daha gezilecek yerler’ listesine aldık.

Nördlingen 2

Otel koordinatını girerek bir zamanlar 68. ilimiz olarak anılan Münih’e doğru yola çıkıyoruz. 138 km'lik yolu yaklaşık 1,5 saate alıp Münih merkezdeki Atlas City Hotel’e geliyoruz. Türk işyerlerinin yoğun olduğu Goethestrasse paralelindeki Paul-Heyse St. üzerinde otelimiz. Biz hiç görmedik ama sahibi Türkmüş. Otoparkı var. İki kişilik odanın geceliği kahvaltı hariç 65 Euro. Odalar vasat. Buzdolabı yok. İnternet hızlı.

Münih otel

Duş alıp biraz dinlendikten sonra bir Türk lokantasında karnımızı doyuruyoruz. Yemek ve içki buralarda bizden ucuz.

Önce Hauptbahnhof’a gidiyoruz. Oralara biraz bakındıktan sonra önündeki caddeyi izleyerek Münih’in meşhur alışveriş caddesi Kaufingerstrasse’ye geliyoruz. Vakit epey geç olduğundan mağazalar kapanmış. Caddede şöyle bir turlayıp Marienplatz’da Neues Rathaus’u dıştan seyrederek otele dönüyoruz.

Otel odasında zengin bir kahvaltıdan sonra Münih turuna başlıyoruz. Münih’te gezilecek her yer yürüyüş mesafesinde olduğundan toplu taşıma aracına binmeye hiç ihtiyaç duymadık. Sadece Allianz Arena ve BMW Müzesi'ni gezmek için metroyu kullanıyorsunuz. Bilet makinelerinde Türkçe menü var.

Hauptbahnhof’un karşısındaki yoldan Karlsplatz’a çıkıyoruz.

Karlsplatz

Karlstor altından geçerek Neuhauser Strasse boyunca ilerleyerek Kaufingerstrasse’ye geliyoruz. Kaufingerstrasse 750 yıllık geçmişi olan bir alışveriş caddesi. Hediyelik eşyalardan şık butiklere ve restoranlara kadar bir ziyaretçinin ilgisini çekecek her şey burada. Saatte 12 bin kişinin geçtiği bu cadde aynı zamanda Almanya’nın en yoğun yaya trafiğine sahip alışveriş caddelerinden biriymiş.

Biz vitrin bakma ve alışveriş işini sonraya bırakarak cadde üzerindeki binalarla ilgileniyoruz.

Az ileride sol tarafta Orta Avrupa’nın en büyük Rönesans kiliselerinden olan ve zengin barok mimarisiyle dikkati çeken Michael Kilisesi’ni (Michalelskirche) geziyoruz.

St. Michaels Kilisesi

Kaufingerstrasse üzerinde, hafif sola saparak Münih’e ait her kartpostalda görülen, Bavyera’nın sembol yapılarından, meşhur ikiz kubbeli Kadınlar Kilisesi’ne (Frauenkirche) gidiyoruz. Bu bölgede Frauenkirche’den daha yüksek bir bina inşa edilmemesi, Münihlilerin bu kiliseye verdikleri önemin bir göstergesiymiş. Ne yazık ki tamirat, tadilat nedeniyle kilise kapalı.

Frauenkirche kuleleri

Orta ölçekli bir meydana, Marienplatz’a geliyoruz. Burada Neues Rathaus’u (Yeni Belediye Binası) geziyoruz. Burada “kartpostal fotoğrafçısı” Japon turistler her tarafı doldurmuşlar. Bir müddet sonra binadaki çanlar çalmaya, değişik figürler hareket etmeye başlıyorlar. Biz de bir süre seyrediyoruz. Meydanda her çeşit tip ve renkte insan var.

Neues Rathaus

Marienplatz`i yuvarlağın tam merkezi olarak düşünün ne tarafından hangi sokağa girerseniz girin güzel bir yerlere çıkıyorsunuz. Marienplatz dan aşağı doğru (nehre doğru) yürüyoruz. Sağada Viktualienmarkt Caddesi'ne sapıp ilerle solda Viktualien Markt denilen pazar yerini geziyoruz. Yanında Schrannehhalle denilen kapalı pazar yeri de var. Buraları gezdikten sonra geri dönüp Tal Caddesi'ni izleyerek Isartor’a geliyoruz.

1337 yılında inşası tamamlanan Isartor 2. Dünya Savaşı’nda tamamen yıkılmış ve yeniden inşası 1957 yılına kadar sürmüştür. Hızlı akan trafik nedeniyle karşısına geçip güzel bir fotoğtafını çekemediğimiz Isartor’u geçip nehre doğru yürüyoruz.  Az sayıda da olsa Türk iş yerleri çıkıyor karşımıza. Yol Isar Nehri'ne çıkıyor. Köprü üzerinden nehri ve etrafını seyrediyoruz.

Nehir

Hemen solda Deutsches Museum var. Dünyadaki en büyük teknoloji müzelerinden olan Deutsches Museum mühendislik, teknoloji, endüstriyel tasarım, havacılık ve doğa bilimleri meraklılarının ilgisini çekiyor.
Bugün pazartesi, müze kapalı. Geçen gelişimde de pazartesiydi, gezememiştim. Kısmet üçüncü gelişe diyorum.

Yürümek istemeyenler için, Karlsplatz’tan geçen 16 nolu tramvay müzenin önüne kadar geliyor.

Zaten şehirdeki tüm tramvaylar bir şekilde Karlsplatz ve Hauptbahnhof’tan geçiyor. Eğer hava yağışlıysa herhangi bir tramvayla (özellikle 19) ıslanmadan şehri gezebilirsiniz. Sık sık bilet kontrolü yapıldığını da unutmayın. ‘Ortasından akan Isar Nehri'nin büyüsüyle adamı şair eden şehirdir.’ Demişlerdi Münih için, bir de beyaz birası (weissbier) çok lezzetlidir.
Şairliği bilmem ama beyaz bira gerçekten güzeldi.

Akşam 18.00'de burada yaşayan kuzenimizle buluşacağız. Hanımlara alışveriş izni verip biz de beyaz bira içmeye gidiyoruz. Saat 18.00'de kuzen İsmail otelden alıyor bizi. Daha önce telefonla konuşup çorba ve salata da olsun yemekte demiştik. Hep birlikte yola çıkıyoruz. “İsmail hangi semte gidiyoruz?” diye soruyoruz. “Ausburg" diyor. Şaşırıyoruz. Dün zamansızlık nedeniyle gezemediğimiz, Romantik Yol duraklarından biri Ausburg. İsmail eşi ve iki oğluyla Ausburg’da oturuyormuş.

Augsburg, Roma imparatoru Agustus’un emriyle kurulmuş. Alpler'deki geçitlere giden yol üzerinde olduğundan ticari ve askeri açıdan çok avantajlı bir konumda bulunuyormuş. Ünlü ressam Holbein ve Mozart’ın babası Leopold Mozart ve Bertold Brecht’in doğdukları yer aynı zamanda.

İsmail bizi Maximillian Caddesi'ne götürüyor. Burada  70 metre yüksekliğindeki Perlach Kulesi var. Tepesine çıkmak için  261 basamak tırmanmak gerekiyor, bize göre değil. Az ilerideki belediye binasını hayranlıkla seyrediyoruz. Bu bölgedeki en önemli Rönesans yapılarından biri. 1615 yılında inşa edilmiş. Epey heybetli duruyor. 1594 yılında şehrin kurucusu için yapılan çeşme, meydanın ortasında. Üste İmparator Agustus altta kadın şeklinde yapılmış. Kadınların göğüslerinden sular akıyor.

Maximillian Caddesi'ndeki yan yana rengarenk evleri ve Meryemana Katedrali’ni de geziyoruz.

Ausburg 2

İyice acıkan karnımızı doyurmak için eve gidiyoruz.

Hamburg’dan ayrıldığımızdan bu yana ilk kez ev yemekleri yiyeceğiz. İsmail’in mükemmel ev sahipliği, zarif eşinin muhteşem yemekleri… Ne yiyeceğimizi şaşırıyoruz. Çok şanslıyız. Böyle bir ağırlanma her kula nasip olmaz. Binlerce teşekkür sizlere Atalay Ailesi…

Gecenin ilerleyen saatinde İsmail bizi tekrar Münih’e getiriyor. Yolda Allianz Arena’yı da dıştan geziyoruz. Bizi otele bırakan İsmail’e tekrar teşekkür edip odalarımıza çıkıyoruz. Bugün epey yorulduk. Yarın da uzun bir yolumuz var. En iyisi yatıp dinlenmek. Saatte zaten 02.00, doğru yatağa…..

Dünyanın En Romantik Şehri: Budapeşte

Münih’den 47.801652,13.040521 koordinatıyla yola çıkıyoruz. Burası Salzburg’da Salzach Nehri kenarında park yeri. Şehrin merkezi. 144 km'lik yolu 1 saat 40 dakikada alıp Salzburg’a geliyoruz. (Bedava otoyol kullanımı bitiyor ve Avusturya sınırında 8.50 Euro'ya vignet alıyoruz.)

Arabayı park ettikten sonra nehre yüzümüz dönük sağa doğru yürüyerek köprünün tam karşısındaki sokağa değil, az ilerdeki Klampferegasse sokağına sapıyoruz. Biraz ilerleyince Salzburg Alter Markt’a çıkıyoruz.

Residenzplatz, Mozartplatz, Salzburg Cathedral, Kapitelplatz bu bölgede. Her bir ayrıntıya dikkat ederek dolaşıyoruz. Bol bol fotoğraf çektikten sonra geldiğimiz yoldan geri dönerek nehre gelmeden soldaki Getreidegasse Sokağı’na sapıyoruz.

“Getreidegasse Sokağı, Salzburg’un en ilginç sokaklarından biri. Eski şehrin merkezinde olan bu sokak, demir ferforjeden mağaza tabelaları ve binaların arasında bulunan romantik pasajlarıyla ünlü. Sokak aynı zamanda bir alışveriş cenneti. Her dükkanın tabelası da kendine özgü ve sanata olan bakış açısını yansıtıyor. Zara, Mc Donalds, H&M gibi firmaların tabelaları bile katı franchise kurallarına rağmen bu sokağa uygun yapılmış.”

Salzburg’a hayran kalıyoruz. Bir kez daha bu güzel kente gelip doyasıya gezmeye karar verip Budapeşte’ye doğru yola çıkıyoruz.

Salzburg 1

Daha öncede yazmıştım. Macaristan yolları çok çok güzel. Yol tamiratı yok gibi. Asfalt kalitesi iyi. Yatay ve dikey işaretlemeler eksiksiz. Fazla trafik yok. Budapeşte’ye kadar olan 585 km'lik yolu iki molayla 6,5 saatte alıyoruz. (Daha önce 1 aylık vignet aldığım için tekrar almıyoruz.)

Navigasyon bizi konaklayacağımız apartman dairesinin önüne getiriyor. Cadde üzerine park yapılabiliyor. Hemen yakındaki parkomata bakıyorum, kağıt para girişi yok. Bizde de demir forint yok. ‘Ne olacaksa olsun’ deyip arabayı bırakıyorum. İki sokak aşağıdaki resepsiyonu bularak daire anahtarını alıyoruz. Dairenin olduğu yere dönerken gördüğümüz döviz bürosunda para bozdurup park sorununu da çözüyoruz. (8.00 - 20.00 arası bir saatlik park ücreti 500 HUF)

Budapeşte’de merkeze yakın 2 odalı dairede kalacağız. Tüm temel ihtiyaçlar düşünülmüş. İnternet hızlı. Civarda kafe ve lokantalar var. Dört kişi iki gece konaklama için 100 Euro ödüyoruz.

Yol bizi epey yormuş. Herkes dinlenmeye çekiliyor. Yakın çevreyi keşfetmeye çıkıyorum. Dairenin olduğu apartman işlek bir cadde üzerinde. Çevrede Türk lokantaları da var. Euro da kabul ediyorlar. Opera binası 500 metre. Metro istasyonu da orada. 10 dakikalık bir yürüyüşle Tuna Nehri kenarına iniliyor. Apartmana dönerken markete uğrayıp meşhur Macar şaraplarından, bira, votka alıyorum. Yiyecek içecek ucuz.

Akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz. Bajcsy-Zsilinszky Caddesi üzerindeki “Titiz Turkish Restoran”a gidiyoruz. Dört kişi tıka basa doyuyoruz. Hesap 28 Euro. (Ertesi akşam kuzu tandır ve bir sürü şey daha yiyiyoruz, hesap 36 Euro.)

Budapeşte kenti, Tuna Nehri'nin iki yanındaki Buda ve Peşte bölümlerinin birleşmesiyle oluşmuş. Buda tarafı daha eski olup, Osmanlı döneminden de birkaç tarihi eser barındırıyor. Peşte tarafı ise, daha yeni ve modern. Buda tarafı dağlık, tepelik. Peşte tarafı ise düz. Budapeşte, Berlin’den sonra, Orta Avrupa’nın en büyük şehriymiş.

Budapeşte, dünyanın en romantik şehri olarak tanımlanıyor. Ayrıca, Rio de Jenerio’dan sonra dünyanın en güzel manzaralı şehri seçilmiş. Rio de Jenerio’yu görmedim ama Budapeşte gerçekten muhteşem.

manzara 2

Budapeşte’deki ikinci günümüzde sabah erkenden  47.512854,19.079138 koordinatıyla Kahramanlar Meydanı (Hösök Tere) yanındaki park yerine gidiyoruz. Burası görülmesi gereken yerlerden biri, Budapeşte şehrinin kalbidir. Meydandaki Macar krallarına ait heykeller gerçekten muhteşem. (M1 nolu metronun Mexikoi ut M yönüne binip Hösök Tere durağında inilerek de ulaşılır.)

Meydanda yarım daire şeklinde yerleştirilmiş sütunların altında, Türklere ve diğer düşmanlara karşı savaşmış, Macar krallarının heykelleri var. Bu heykellerin altında ise bu kralların kahramanlıklarını gösteren, kabartmalar bulunuyor. Kahramanlar Meydanı'nın biraz ilerisindeki bölgeye Varos Liget (Kent Korusu) deniliyor. Burası şehrin parkı. Bir zamanlar bataklık ve sarayın avlanma bölgesiymiş. Maria Theresa döneminde yeşillendirilip, park bölgesine  dönüştürülmüş. Bu bölgede ayrıca hayvanat bahçesi, lunapark, ziraat müzesi bulunuyor.

Budapeşte’nin meşhur kaplıcaları da bu bölgede. “Ülkede, toplam 1300 ve yalnızca Budapeşte şehrinde 80’e yakın kaplıca bulunduğu söyleniyor.”

Kahramanlar Meydanı 2

Bölgeyi iyice gezdikten sonra 47.487081,19.043031 koordinatıyla Gellert Tepesi’ne çıkıyoruz. Burası Budapeşte'nin en yüksek noktası. Nefes kesen manzarası var. 1945 yılında, Rus ordusu tarafından kurtarılışın anısına dikilen “Özgürlük Heykeli” 14 metre yükseklikte. Barışın simgesi olan ve elinde defne dalı tutan bu kadın heykeli her yerden görünüyor.

Gallert Tepesi 2

Gellert Tepesi'nden  47.669075,19.077917  koordinatıyla Szentendre’ye gidiyoruz. Sahil yolu üzerindeki otoparka arabayı bırakıyoruz. İlk işimiz otopark parasını ödemek. 3 saatlik park fişi alıyorum. 

Szentendre, masal şehri gibi. İki katlı, sevimli evler tablo gibi. El işi ürünler, hediyelik eşyalar vs. satılıyor. Ben karşılaştırmadım ama Budapeşte’den ucuz olduğu söyleniyor. Geçen gelişimizde tanıştığımız Türk gencinin dükkanına gidiyoruz. O zaman nişanlıydı. Şimdi çocuğu ortalıkta dolaşıyor. Hanımlar alışveriş yaparken biz de babasıyla laflıyoruz. Dükkanın adını not etmemişim. Tuna’ya arkanız dönük sağa doğru yürürseniz önündeki Türk Bayrağı’ndan bulursunuz.

Macarların meşhur gulaş çorbasını da Szentendre’deki küçük ama sevimli bir mekanda tadıyoruz.Budapeşte-Szentendre arası 20 km. Tren ve gemiyle de gelinebilir.Budapeşte ziyaretiniz sırasında buraya da mutlaka uğrayın.

Szentendre 1

Szenterdre 3

Budapeşte’ye dönüp önce alışveriş caddesi olarak ünlenen Vaci Utca’yı geziyoruz. Daha sonra St. Stephen’s Bazilikası ve civarını dolaşıyoruz. Her taraf cıvıl cıvıl. Herkes maç seyrediyor. Avrupa futbol şampiyonası grup maçları devam ediyor. Macaristan Portekiz’le 3-3 berabere kalıp guruptan çıkınca, Budapeşte yıkılıyor. Tüm caddeler genç, yaşlı, kız, erkek taraftarlarla doluyor. Kafalar baya dumanlı, sevinç çığlıkları atıyorlar. Biz de katılıyoruz aralarına. Bağıra çağıra Zincirli Köprü'ye geliyoruz. Aslanlı Köprü de deniliyor. Uzunluğu 380 metre, genişliği ise 16 metre. İkinci Dünya Savaşı’nda tamamen yıkılan bu köprü ancak 1949 yılında, eski planlarına sadık bir şekilde tekrar inşa edilmiş.

Köprüyü geçip kaleye çıkmak için fünikülerin olduğu yere geliyoruz. Ancak son sefer 22.00’de yapılmış. Yürüyerek çıkmayı düşünmüyoruz bile.

Çılgınlar gibi eğlenen kalabalıkları seyrederek evimize geri dönüyoruz. Saat zaten gece yarısını geçmiş. Yarın bu gezimizin en uzun yolculuğunu yapacağız. Budapeşte’den Üsküp’e  810 km'lik yolumuz var…

Biz bu kenti çok sevdik. Bir daha gelinecek kentler listesine aldık.

Gezimizin Son Durağı Üsküp

Artık dönüş yolculuğu başladı, Budapeşte'den yola çıkıyoruz. Bu gece Üsküp’te, yarın gece Kavala’da konaklayıp ertesi gün Yalova’ya dönmüş olacağız.

Önceki bölümde de yazmıştım. Bu gezinin en uzun yolunu bu gün geçeceğiz. Macar sınırını geçtikten sonra Schengen bölgesinden çıkıp, Sırbistan’ı boydan boya geçip Tabanovtse Sınır Kapısı'ndan Makedonya’ya gireceğiz. 50 km sonra da Üsküp’e varacağız. Toplam 810 km.

Budapeşte’den çıkarken 46.179944,19.983695  koordinatını giriyorum. Burası Macar-Sırp sınır kapısı. Macaristan’dan çıkarken de Sırbistan’a girerken de fazla beklemiyoruz. İşlemler hızlıca hallediliyor. Sadece pasaportlara bakıp damgalıyorlar. Kalabalık yok. Biz dahil 4 araç. Macaristan yolları çift şerit. Asfalt kalitesi çok iyi. İşaretlemeler tam. Yol kenarında benzinlikler ve dinlenme tesisleri var. Sıkıntısız bir yolculuk oluyor.

Macar’dan Makedon sınırına kadar Sırbistan’da geçeceğimiz yol toplam 595 km. Toplam 10 Euro yol parası veriyoruz. Yol Belgrad sapağına kadar çift şerit. İşaretlemeler iyi. Asfalt kalitesi pek iyi değil. Birçok yerde araba hoplayarak gidiyor. Yüklü araçla dikkatli olmak lazım.

Biz, Belgrad sapağından sapmayıp A1 otoyoluna devam ettik. (Youtube Sıla yolu videolarında A1'i kullanma çok TIR var, Belgrad içinden geçen yolu kullan diyorlardı, dinlemedim.) Keşke Belgrad içinden geçseymişiz. Yol tamiratları var, TIR çok, bir yerden sonra da tek şeride düşüyor. TIR arkasından ağır ağır gitmek zorunda kalıyorsunuz. Siz siz olun Belgrad’ın içinden geçen yolu tercih edin.

Belgrad’dan sonra yol üzerinde bir mola veriyoruz. Çalışanlar çat pat da olsa Türkçe konuşuyorlar. Biraz dinlendikten sonra, 42.240904,21.702407 Sırp-Makedon sınır kapısı koordinatını girip yola devam ediyoruz.

Niş’e gelmeden yol tıkanıyor. Tüm araçlar durmuş. ‘Ne olmuş?’ diye bakınırken görevliler TIRlar arasından boşluklar yaratıp bizim gibi küçük araçlara yol verdiler. 2 km kadar emniyet şeridinden ilerledik. Araba taşıyan bir kamyon ters dönüp yolu kapatmış. Hafiften tarlaya da girerek küçük araçlara yol veriyorlar. Arkamızda onlarca TIR bırakarak yola devam ediyoruz.Şanslı günümüzdeyiz herhalde.

Sırp kapısında hiç araç yok. Pasaportları kontrol edip çıkış damgasını vuruyor görevli. Makedonya’ya girerken şöyle bir bagaja da göz atıyorlar. Saat tutmadım ama çıkış giriş toplam 15 dakika bile sürmedi.

Makedon yollarında ortalama 40 km'de bir ödeme yapılıyor. Sırp-Makedon sınır kapısından Üsküp’e kadar 2 gişede 1,5 + 1 = 2,5 Euro ödedik. Üsküp’ten Yunan sınırına kadar (155 km), 3 ayrı gişede toplam 3,5 Euro daha ödedik. Makedonya’da Sırp ile Yunan sınırı arası toplam 6 Euro yol parası aldılar.

Sınırla Üsküp arasındaki yol genelde tek şeritli. Sollama yasakları var. TIRlar arkada kaldığı için hızlı gidiyoruz. Bizi durdurmadılar ama yol kenarında polis kontrol noktaları var…

Üsküp’de daha önce de konakladığımız Hotel Süper 8'de kaldık. Otel baştan aşağı yenilenmiş ve çok da güzel olmuş. 2 kişilik oda fiyatı, kahvaltı dahil 54 Euro. Otoparkı var. İnterneti iyi. Eski çarşının hemen yanında. Üsküp’te otel arayanlara tavsiye ederim.

Otele yerleşip biraz dinleniyoruz. 11 saattir yollardayız. Sıcak bir duş, soğuk bir bira… Kendime geliyorum.

2014’te yaptığımız Balkanlar gezisinde Üsküp’de 2 gece konaklayıp her yerini gezmiştik. Bu kez sadece dinlenmek için buradayız. Köfte yemek için çınar altına gidiyoruz. Burası ufak bir meydan. Ulu bir çınarın altında lokantalar var. Türkçe konuşuluyor. Demleme çay var. İftar saati yakın. Bazı masalarda iftarı bekleyenler var. Köftelerimizi söylüyoruz. 20 günden beri ilk kez duyduğumuz ezan sesi ile yemeğe başlıyoruz.

Üsküp, Vardar Nehri ile ikiye ayrılmış. Bir taraf eski, genellikle Müslümanların yaşadığı Üsküp, diğer taraf yeni ve genellikle Hıristiyanların yaşadığı Üsküp. Bir taraf tamamen geleneksel bir yaşam sergilerken, diğer taraf Üsküp’ün modern yüzünü oluşturuyor. Aslında her iki taraf da birbirini tamamlıyor.

Yemek sonrası demleme çaylarımızı da içiyoruz. Hesap toplam 20 Euro. Buralarda yeme içme gerçekten ucuz. Yediklerimizi hazmedelim diye, eski çarşıda turluyoruz. Dükkanların bir çoğu kapalı. Ramazan nedeniyle erken kapatıldığını öğreniyoruz.

Bu kez Vardar Nehri'nin öbür tarafına geçmeye üşeniyoruz. Daha doğrusu yorgunluk ağır basıyor. Saat 23.00’e doğru odalarımıza çekiliyoruz.

Üsküp 3

Üsküp 4

Bugünkü yolumuz toplam 357 km. Çok fazla sayılmaz. Hiç acele etmeden kahvaltımızı yapıyoruz. Resepsiyondaki gençlere teşekkür ettikten sonra 41.135255,22.547504 koordinatıyla yola çıkıyoruz. Burası Makedon-Yunan sınır kapısı. Üsküp’ten sınıra 160 km. E 75 nolu yoldan gidiyoruz. Tek şerit. Fazla trafik yok. Yol kenarlarında minareleri görünen köyler var. Her şey tanıdık geliyor.

Makedonya’da mazotun litresi 1 Euro civarında. Gezi boyunca gördüğümüz en ucuz fiyat. Sınıra yakın OKTA diye benzinlik var. Depoyu orada dolduruyorum.

Sınıra yakın Bogoroditsa adlı bir kasaba var. Kasabayı geçtikten sonra sınırın hemen yanında iki ayrı büyük  kumarhane var. Girip iki zar atma teklifim olumsuz karşılanıyor!! Sınırdaki pasaport polisi Türkçe biliyor. Nereden geldiğimizi soruyor. Anlatıyorum. Çıkış damgalarını vuruyor.

Yunan tarafında pasaportlarımız ve yeşil sigortada kontrol edildikten sonra Kavala’da konaklayacağımız Oceanis Hotel  koordinatıyla yola devam ediyoruz.

Bu yolculuğumuz boyunca toplam 16 kez sınırlardan giriş çıkış yaptık. Hiçbirinde sorun yaşamadık. Bir-iki yerde bagaja şöyle bir baktılar. Görevliler güler yüzlü ve naziktiler. Değil rüşvet istemek, ima dahi edilmedi. Kapılarda kalabalık olmadığından tüm işlemler en çok yarım saat içinde bitti.

2014 yılında yaptığımız Balkanlar gezisinde de konakladığımız ve memnun kaldığımız Oceanis Hotel, Kavala sahilde. Bu kez beşinci katta balkonlu, deniz manzaralı odalarda kaldık. Otopark var. 2 kişi 1 gece 55 Euro. Açık büfe kahvaltı dahil.

Otelden Kavala 2

Gezi boyunca peşimizden ayrılmayan kapalı hava ve yağmur (Ki o yağmur yüzünden Marken’i gezememiş, Brugge’de de epey dinmesini beklemiştik) yerini yakıcı bir güneşe devretti. Güneşin etkisini biraz olsun kaybetmesini otelde bekledik. Akşam 19.00’a doğru çıktık otelden. Kavala’da limanda denize yüzünüzü döndüğünüzde sol tarafta balıkçı lokantaları var. Daha önce de gittiğimiz lokantaya gittik. Çeşitli mezeler, balık, uzo söyledik. Hava kararıncaya kadar oturduk. Lokantada üç Türk aile daha vardı. Toplam 68 Euro hesap ödedik. Kopenhag’da 3 tabak makarna ve bir pizzaya ödediğimiz 100 Euro aklımıza gelince "canımız sağ olsun!" dedik.

Hava karardıktan sonra Kavala sahili iyice kalabalıklaştı. Gündüz bomboş olan deniz kenarı doldu. Sahil boyunca yürüdük. Folklor festivaline denk geldik. Oyunları ve ışıklandırılmış kaleyi seyrettik. Gazinoda oturduk. Denizin bu tarafından memleketimize baktık. Yarın yolculuğumuzun son günü. Dedeağaç’a uğrayıp Türkiye’ye giriş yapacağız.

Kavala

Sabahleyin ehlikeyf modunda kahvaltımızı yaptık. 40.968444,24.539668 koordinatıyla Anastasia Kurabiyecisi'ne doğru yola çıktık. Geçen gelişimizde de uğrayıp çok memnun kaldığımız bu kurabiyecide demleme çay, kurabiye ikramı, Türkçe bilen personel var. Türkiye’den gelen birçok tur şirketi de burada mola veriyor.

Kutusu 5 Euro'dan hediyelik kurabiyelerimizi alıyoruz. Çayımızı içiyoruz, birer şişe de su hediye ediyorlar. Hedef (Alexandroupoli) Dedeağaç.

Otoyola çıkmıyorum. Köy ve kasabaların içinden geçerek  40.844095,25.876640  koordinatıyla  sahilde fenerin yanındaki park alanına varıyoruz. Kavala-Dedeağaç arası 178 km.

Arabayı bırakıp fenerin etrafını geziyoruz.

Sahil boyunda yürüdükten sonra sağda ağaç parmaklıklarla çevrilmiş oyun parkı yanındaki yoldan içeri girerek bir arka caddeye sahile paralel Leof. Dimokratias Caddesi’ne geçiyoruz.

Dedeağaç’ın kalbi olan bu cadde üzerinde mağazalar, kafeler, barlar sıralanmış.

Bir yerde oturup börek yiyiyoruz. Vitrinlere bakarak geziniyoruz. İleride, demiryolunun son bulduğu istasyonun yanından geri dönüp otoparka gidiyoruz.

Bu sefer koordinat girmiyorum. Daha önce de bu yoldan geçtim. Hiç sapmadan gidersem sınıra çıkıyor. Önce yol üzerinde benzinliğe uğruyorum. Depoyu dolduruyorum. Az ilerde sağda büyük bir Lidll var. Yan yoldan giderek oraya uğruyoruz. Sınırda belki bulamayız diye bir iki şişe votka ve viski alıyoruz.

Ucuz mazotumuzu alıp Lidll’dan ucuz alışverişimizi de yaptıktan sonra , yaklaşık 40 km'lik yolu dümdüz izleyerek sınıra  varacağız.

Yol üzerinde hiçbir yere sapma. Feres kasabasını geçtikten bir müddet sonra Türkiye tabelaları var, onları izle, sınıra varırsın. Otoyola çıkmak için Dedeağaç içinden geri dönmek gerekiyor. Onun için otoyolu kullanma.

Yunan tarafı sınır kapısı koordinatı 40.945329,26.308760 Aslında koordinata gerek yok dümdüz yolu izle.

Sınırın Yunan tarafında büyük bir gümrüksüz satış mağazası var. İçki, sigara, çikolata, kahve… Her şey bulunuyor. Fiyatlar da uygun.

“Bizim gümrükte sorun çıkar mı?” sorusu hep aklımızda. Geçen gelişimizde önümdeki aracı didik didik aramışlardı. Yine de birkaç şişe viski alıyoruz.

Aldığımız tüm şişeleri arabanın sağına soluna dağıtıyoruz. Türkiye tarafından da rakı hakkımızı aldık. Tedirgin bir şekilde yanına yanaştığımız gümrük memuru bagajı şöyle bir kontrol ettikten sonra ‘geç’ diyor. Şişeleri kurtarmanın ve günler sonra memlekette olmanın sevinciyle yola koyuluyoruz.

Sınır

Silivri’den sonra bu gezinin en  yoğun trafiğinin içinden geçip Yenikapı’dan kalkan 19.45 Yalova feribotuna yetişiyoruz.

Gezmenin en güzel taraflarından biri de (Üç gün sonra sıkılacağını bilsen de) tekrar eve, alıştığın düzene dönmektir.

SON SÖZ

Eğer imkanınız varsa benzer bir yolculuğu yapın. İmkanınız yoksa da yaratmaya çalışın. Türkiye’de araba kullananlar için  Avrupa’da araç kullanmak zevk. Herkes kuralına göre hareket ediyor. Eğer çift şoför olursanız, şehirleri daha detaylı gezip, gece yolculukları da yapabilirsiniz.

Kısa zamanda daha çok yer görme amacıyla ben, günlük alınacak yolu biraz fazla planladım. Rahat rahat, tadını çıkararak gezmek istiyorsanız, gidilen kentte iki gece konaklama yapıldıktan sonra en fazla 300-400 km uzaktaki bir başka kente gidilmeli. Hatta daha da kısa uzaklıklar planlanıp oto yol kullanmadan geze geze yol alınmalı. (Ahhh… Gel de karavan arama.)  Yeterince dil bilmemek gerçekten sorun değil. Derdinizi bir şekilde anlatıyorsunuz.

22 gün süren bu gezide masrafımız ne oldu? Yola çıkarken aile başı 3000 Euro harcayacağımızı ön gördük. Herhangi bir aksiliğe karşı bir miktar (2.000 Euro) yedek aldım.

Birimiz kasa oldu. Yemek, mazot, konaklama vs. tüm ortak masrafları o yaptı. Gezi dönüşü 560’ar Euro geri verdi. Aile başı 2440 Euro harcamışız. Bu harcamanın içinde ortak alınan hediyeler, kavala kurabiyeleri ve gümrükten aldığımız viskiler de var.

Türkçeden başka dil bilmeyen bizlerin 22 gün boyunca hiç sorunsuz olarak tamamladığımız ve büyük zevk aldığımız arabayla Avrupa  turunun derlemeye çalıştığım notlarının, böyle bir geziye çıkmaya niyetli olanlara yol göstermesi dileğiyle…

Seyahatte kalın.