Roma'da 4 Gün

ROMA... Kimilerine göre aşk şehri, kimilerine göre medeniyet şehri, bizim savaş ve aşk filmlerinden tanıdığımız şehir, Sophie Loren film sahnelerinden, televizyondaki İstanbul Masalı ve Karapara Aşk dizisindeki Aşk Çeşmesinden tanıdığımız şehir, efsaneye göre Romus ve Romalus kardeşlerin Tiber nehri kenarına kurarak Roma adını aldırdığı şehir ve buna bir çok şeylerin de ekleneceği bir şehir….

Ama bana göre, 16-19 Mayıs 2015 tarihi için önce eşim ve çocuklarımla gezeceğim, kıştan bileti alınmış gezi planı yapılmışken, arkadaşlarımın da bizde geliyoruz diyerek heyecanlandırdığı ve onlarla 4 günümüzü çokta zevkle geçirdiğimiz bir şehir. Rehberimiz Tayfun, bendeniz, kızım Ilgın, Ümit, Gözde, Yasemen ve Derya’dan oluşan bir Roma turu kafilesiyle gezeceğimiz bir şehir.

Cumartesi sabahı merkez toplanma üstü, bizim ev diyerek, saat 09:00’da evimizin bulunduğu yerden neşeli, ne yaşayacağımızı bilmeden sadece birlikte yurtdışına gitmenin heyecanı ile Sabiha Gökçen havalimanına doğru yola çıktık. Nedense birlikte gideceğimizden midir nedir, aşağıdaki türkü sabah sabah ağzıma takılmıştı. Hep birlikte tek erkeğimiz, rehberimiz, efendimiz, pirimiz Tayfun Rehberimize hitaben bu türküyü dilime dolamıştım.

“Deh deyin kızlar hepiniz birdenBenim atıma deh deyin…
Deh Deh Deeeeehhh"…  diyerek havalimanına vardık.

Sabiha Gökçen havalimanından pasaport kontrollerimizden sonra pııııırrrrr diyerek Roma’ya uçuverdik. Pegasus havayollarının hepimizi bilerek sanki tek tek ayrı yerlere oturtması uçağın selameti bakımından iyiydi. Çünkü hepimiz heyecanlı, neşeli idik. Bizi ayrı oturtarak suskun olmamızı sağlamış olabilirler  diye düşündüm. Pilotumuzun “Sevgili yolcularımız Roma Fiumicino havalimanına iniyoruz” anonsundan sonra hep birlikte uçaktan indik kiiii bir de ne görelim siz deyin mahşer meydanı, biz diyelim İtalyanların düzensizliği...

Kalabalık bir alandan pasaport kontrolünden çıktık. Bunun sebebi herhalde ülkemizi daha çok sevmemizi anlamamızı sağlamaları idi. Meğerse bizim havalimanımız bayağı düzenli imiş. Tek düzensizlik Pegasus’un tüm gidişlere aynı counter açması (Türkçe meali bilet sırası). Yani Roma’ya giden de diğer ülkelere giden de aynı sırada. Bu da çok karışıklığa sebep oluyor, ama check-in yaptırdık ve de geçtik ya önemlisi oydu. İtalyanlar bu Fiumicino havalimanına Leonardo da Vinci havalimanı da diyorlarmış.

Havalimanından çıkınca kimselere sormadan eşimin ön araştırmalarıyla ve Bus Station (yani otobüs istasyonu) tabelalarını takip ederek, sorsak da İtalyanların bilmiyoruz diyerek kafayı sallamalarını hazmederek kendi kendimize, eyle dümdük, misafiriz sonuçta diyerek biletçi teyzemizi  bulduk. Yolcu otobüsleri tarzında otobüsler Termini istasyonuna gidiyordu. Biz de 5 Euro verdik ve otobüsü beklemeye başladık. 

O sırada yanımıza gelen İtalyan güvercinlerine İstanbul’umuzun simidinin tadını tattırdık, otobüs saatimizin gelmesini bekledik.  Otobüsümüz gelince hemencecik en ön sıradaki iki sırayı Türk metrobüs kültürünün çevikliğiyle kapıverdik. Etrafımıza bakarak, otomobillerin küçüklüğüne hayran kalarak, Termini İstasyonuna gittik. Oradan da 64 no.lu belediye otobüsüne binerek Otelimizin bulunduğu Corso Vittorio Emanuele/Tassoni durağında indik. Ancak buradaki otobüslerde bilet basıldı mı basılmadı mı hiç bakılmıyor. Ama arada bir yakalanınca yüklü bir para ödüyormuşsun. Dendiğine göre 70 Euro. Bilet ücreti 1,5 Euro. Otobüsler Nuh-Nebiden kalma. Eski ve pis. Belediye çalışmıyor azizim. Oy atmasınlar bu belediyeye. Otobüs nihayet bizim otelin bulunduğu Tassoni durağına geldi ve indik.  

Otelimizin yeri çok güzeldi. Eski han gibi bir apartmanın bir katını Azura Apartment diye bir otel yapmışlar. Sanki evimiz gibiydi. Odalarımız gayet temiz ve güzeldi. Personel çok yardımcıydı. Otelimizin  yerinin her yere yürüme mesafesinde olması bizi memnun etti. Aferin dedik rehberimize, güzel yer ayarlamışsın  diye ne de olsa 4 gün bizi gezdirecek, başımızın üstünde yeri vardır diye tebrik ettik. Booking.com’dan ayarlanan bu otel gerçekten de yorumlarıyla çok tercih edilen bir otelmiş. Tavsiye edilebilinir.

Dış kapının anahtarı, odanın anahtarı gibi İtalyan görevlinin güzel tarifinden  sonra odalarımıza yerleştik. Elimizi yüzümüzü yıkayarak hemen, Piazza Navona meydanına  doğru yola çıktık. Burası sanatçıların gösteri alanı, restaurantların bulunduğu ve satıcıların bolca selfie çubuğu satmaya çalıştıkları hoş bir alan.

Ümit’in “Nereye gidiyoruz Tayfun” dedikçe. Tayfun’un da hiç şaşırmadan yolları, meydanları, yemek yenecek yerleri sıralı anlatıp, hikayelerini anlatması bizi oldukça güldürdü. Tayfun doğruyu söylüyordu da ama biz sanki bize uyduruk söylüyormuş gibi geliyordu. Oysa dersini çok güzel çalışmış, elimizle koymuş gibi her yeri şıp diye buluyorduk. Hepsini nasıl aklında tuttun diye şaşırıyorduk. Bana otelin yerini söyleseniz tarif edemem önde rehber nasılsa bizi götürür diye biz sadece birbirimizle eğlenip gülüyorduk. İtalyanca da pek bir kolaydı. Uzatarak konuşunca sanki İtalyanca oluyordu. Sonuna “o’ ekleyince de sanki İtalyanca konuşuyormuş gibi eğleniyorduk. Gracias Tayfinooo. Otelimizin altı, tanıdık Carrefour marketti. O da bize iyi geldi. Oradan rahatça alışveriş yapabiliyorduk. Roma’da fiyatları Türk lirasına çarpınca kötü olursunuz. Ama Türk lirasına çarpmadan alışveriş yapınca hiç sorun olmayacaktır.

Nereye gidersek gidelim, Tassoni durağını al arkana, yürüye yürüye git. Bizim sur içi dediğimiz yer gibi her yeri yürüyerek neredeyse dolaştık.

İlk gece Roma'nın meşhur Piazza Navona Meydanı'na gittik. Piazza "meydan" demekmiş. Via da "cadde" demek. Binaların kenarinda Via (...) Gördünüz mü cadde olduğunu anlıyorsunuz. Piazza (...) dendi mi de meydan deniyor. Piazza Navona güzel heykellerin bulunduğu renkli bir meydan. Burada bulunan Dört Nehir Çeşmesi bayağı havalı. Burayı Bernini yapmış. Benim gezi anlayışım, giderken gezide göreceklerimi eşimin okuması beni gezdirmesi, benimde gezi sonrası ilgimi çeken şeyin hikâyesini gelince veya görünce otele gidip okumak. Öyle de yaptık. Mesela bu meydanda ki kilise yönündeki heykeli, kilise yıkılırsa diye korkma figürü vererek yapmış  Bernini. Bunun sebebi de kiliseyi, rakibi Borromini’nin yapmasıymış. Şehir efsanesi de olabilir ama güzel bir tasvir, ayrıca çeşmeleri de sonradan yapılmış. Çeşmedeki figürler dört kıtadan dört nehri temsil ediyor. Afrika kıtasından Nil, Avrupa'dan Tuna, Asya'dan Ganj ve Amerika'dan Rio de la Plata nehirlerini. Nil nehrini temsil eden figürün başı örtülü ve önünde bir palmiye bulunuyormuş.

Burada sağdan, soldan, yandan, ortadan bir sürü fotoğraf çektikten sonra meydanı dolaştık. Bu meydanda bolca satılan selfie çubuklarıydı. Selfie çubuğunun gezilerde gerçekten de faidesini anladık. Çok güzel fotoğraf çektik. 7 kişi olarak katılacağımız turumuzun, 7. Kişisi Derya arkadaşım İsviçre üzerinden aramıza akşam saatlerinde katılacağı için onu bu meydanda biraz bekledik ve meşhur “Pizzeria da Baffetto” pizzacıda buluştuk. Uzunca bir kuyruk bekledik. 7 kişilik bir masa ayarlanınca masada Derya’nın da katılmasıyla ilk meşhur İtalyan pizzasını tattık. Tayfun geziyi iki aşamalı hazırlamıştı. Biri, güzel bir kültür turu, ikincisi İtalyan tatlarını tadacağımız (pizza, makarna,dondurma, tramisu ve profiterol) gurme turu… 


Meşhur pizzacıda pizza kuyruğu

Pizzacıdan sonra, Derya’nın da görmesi için meydanı tekrar dolaştık. Daha sonra ara sokaklardan gece açık olan (aslında gündüz gezeceğimiz) Pantheon’u dolaştık. Tavanı açık olan bu Pantheon’un tavanındaki ışık hüzmesiyle gündüz çok güzel bir fotoğraf alabilirmişiz meğerse onu yapamadık. Daha önce oğlumun burada çektirdiği fotoğrafı çok beğenmiştim. Meğerse o fotoğraf buradaymış ama gece olduğu için orayı anlayamadık.

İlk gece turunu her sokağa dalarak, gezinerek geçirdikten sonra meşhur Giolitti Dondurmacısı'ndan da dondurmamızı alarak otelimize geldik. Meşhur olmasına rağmen aman amanda bir dondurma sayılmazdı. Diğer günler yiyeceğimiz dondurmalar daha da güzeldi. Otelimizde her bir şeycikler vardı. Hemen bir çay koyduk. Hep birlikte otelde çayımızı içtik. Yorgun olduğumuz için sabah 08:30’da buluşmak üzere odalarımıza çekildik.

2. gün sabah 08:30’da otelimizin enfes kahvaltısını yedik. Onlara göre enfes şöyle. Şekerli kruvasan, 2 tane etimek, reçel, yağ vardı. Ama bizim bavulumuzdaki ek takviye zeytinlerimiz, peynirlerimiz ile kahvaltımıza lezzet kattık. Hepimiz ayaklara kuvvet ya Allah, Bismillah diyerek ilk önce Campo de Fiori meydanındaki pazara gittik. Pazarda gezi sonunda alacaklarımızı tesbit edip, Fontana de Trevi’ye (Aşk Çeşmesi) yürüdük. Yol boyunca ne kadar kilise, eski tarihi yol, pasaj varsa gezdik.

Filmlere konu olan Aşk Çeşmesine kadar yürüdük. Ayrıca Aşk Çeşmesi denmesi sadece Türklere ait. Yoksa Fontana de Trevi deniyor her yerde. Yani Fontana fıskiye yani samimi tabirle fişkiye demekmiş. Trevi köşe demekmiş İkisinin birleşimi köşedeki fişkiye desek kimse anlamaz biz yine de Aşk Çeşmesi diyelim. Aşk çesmesi onarımda olduğu için sadece para attık, belki inşaatına faydalı olur paralarımız dedik. Yoksa dilek filan dileğimizden değil.

Aşk çeşmesinin yanında bulunan dondurmacıdan dondurma yedik. “Merhaba” diyen bir tezgahtarın laflarını İtalyanca konuşuyor diye kaale almadık. Meğer adam Türk müsünüz o vakit “Merhaba” diyormuş. Biz vanilya, lemoon diye İngilizce parçalarken adam “Sade “ dondurma diye bizi orada mest etti. Sevindik bir İtalyanın Türkçe konuşmasına..

Bir İtalya gezmesi
ROMA’DA “Aşk Çeşmesi”…

Aşkın sudaki sesi
ROMA’DA “Aşk Çeşmesi”…

Yolların kesişmesi
ROMA’DA “Aşk Çeşmesi”…

Ruhların birleşmesi
ROMA’DA “Aşk Çeşmesi”…

Suya para düşmesi
ROMA’DA “Aşk Çeşmesi”…

Ömrün aşkla geçmesi
Dilektir “Aşk Çeşmesi”…

Aşk Tanrısı nefesi
ROMA’DA “Aşk Çeşmesi”…

İtalya efsanesi
ROMA’DA “Aşk Çeşmesi”…

Bak benden söylemesi
ROMA’DA “AŞK ÇEŞMESİ”…

(Alıntı)

Şiir Roma’da Aşk Çeşmesi diye yazılmış ama o kadar da romantik bir ortam değil aslında. Acaba yaşımızdan dolayı öyle geldi bilinmez. Zaten ihtiyacımız da yoktu öyle göstermelik aşk itirafı etmeye... Yapamadık ya çamur atıyorum resmen. Aşk çeşmesine para atınca tekrar gidermişsiniz birde söylenen o. Geçen sefer atmış mıydım bilmiyorum ama yine geldim. Bu seferde en küçük paramız olan 5 kuruş attım. Akşam paraları toplayanlar biraz küfür edebilirler belki. Bu paralar buralarda yaşayan fakirlere dağıtılıyormuş diyorlar. Doğru mu bilmem...

Ama doğru olan da Roma denince “Roma’da Aşk başkadır” lafı gelir hemen herkesin aklına. Bu adla anılan filmi merak ettim ve araştırdım. Diyorum ya gittiğim gördüğüm yerleri herkes önce araştırırken ki o işi eşim iyi yapıyor. Bense dolaşıp, görüp hikayesini geldikten sonra okuyorum. Ne yapayım güveniyorum nasılsa araştıran biri var, bende gelince algıda seçicilik olan gözlerimin seçtiği yerleri okuyorum. Bu aşk çeşmesi de öyle pek ahım şahım filmlerdeki gibi gösterişli gelmiyor. Para atıp dilek tutan aşıkların paralarını toplandığı inanılıyor. Böyle de bir film varmış sahi...

Aşk çeşmesine atılan paraları topladığı için bir lanetin içinde kalan Beth'in bu lanetten kurtulma mücadelesini komik bir dille anlatan Roma’da aşk başkadır konulu  “Aşk Çeşmesi/When in Rome”filminin hikayesi de şöyleymiş.

“Aşkta hayal kırıklığına uğrayan Beth, ablasının düğününe katılmak için Roma'ya gittiğinde Aşk Çeşmesi'ndeki sihirli paraları toplar ve o paraları oraya atmış olan dört erkeğin çekim merkezine girer. Sosis tüccarı Al, sokak sihirbazı Lance, sevgi dolu ressam Antonio ve fotomodel Gale artık onun peşindedir. Beth taliplerinden kurtulmaya çalışırken Nick adlı yakışıklı bir gazeteciyle tanışır.” Seyretmek lazım. Bakalım romantik bir film mi?

Neyse aşk meşke fazla takıldık biz gelelim gezimize...

Aşk çeşmesinden sonraki hedef İspanyol Merdivenleri idi. İspanyol Merdivenleri’nin hemen karşısında ünlü Via Condotti Caddesi bulunuyor. 

İspanyol Merdivenleri ismini İspanya elçiliğinin burada olmasından dolayı aldığını söyledi Rehberimiz Tayfinoo. Kelebek şeklinde dizayn edildiğini de internetten okudum. Ama gerçekten de hoş bir alan. Merdivenin en üst  tepeciğine kadar çıkıp güzel resimler çektikten sonra, saat sadece 13.00-15.00 arasında açık olan meşhur Pastificio Makarnacısına gittik. İspanyol Merdivenlerinin hemen karşısındaki Chanel’in sokağında. Giderken sağda. Dönerken solda. Hangi yönden sağ/sol orayı da siz ayarlayıverin gayri. Gerçekten de tadı çok güzel bir makarna idi. Beğendik yani. 


Burada muhakkak makarna tadın

Yemek kültürlerini çok sevmesek te İtalyanların. Bu makarnayı güzel yapmış keratalar. 4 Euro karşılığında makarna ve suyunuzu alıp merdivenlerde makarnanızı yiyebiliyorsunuz. Makarnamızı yedikten sonra yine çok meşhur olduğunu söyledikleri Pompi’de Tiramisu yedik. Gerçekten o da çok güzeldi. Tavsiye edebilirim.


Pompi Tramisu

Pizzalar için aynı şeyi söyleyemem. Margarita pizza sadece mozeralle peynir ve domatesli olduğu için mecburen tercihimizdi ama makarna ve tiramisu İtalya’ya gidip de muhakkak denenmesi gereken iki tattı.

Oradan sonra hayda yürüyüşe devam dedik. Popola meydanına gittik. Burada ayaklarımızı havuzlara soktuk. Çok terlemiştik. Biraz dinlendik. Selfie çubuğumuzla döne, döne bir video çektik. Bunu tatilde muhakkak deneyin çok eğlenceli. Selfie çubuğundaki telefonu tutan kişinin etrafında hep birlikte dönüyorsunuz. Makine etrafı çekerken sizin de Mevlana gibi dönüşünüz çok harika bir çekim oluyor. Bizim bu halimizi seyreden bir İtalyan hemşerim bize “bellaaaaa” diye bağırdı. İtalyanlar bile bizim görsel sanata olan hassasiyetimizi anladı.

Popola meydanının üst tarafındaki merdivenlerle çıktık. Şehri kuşbaşı seyrettik. Orada çok güzel bir park alanı vardı. Orada biraz dinlendik.

Akşamları otelimizdeki wireless sayesinde gün be gün anılarımızı sevdiklerimizle paylaşıyorduk. Bunun nedeni bana göre biz gördük, gezdik, sizde gelin görün demekti. Çünkü atalarımız ne demiş: "Gezen gül olur, gezmeyen kül olur".

Karnımızın bayağı doyması, tatlımızı da üstüne yememizden sonra meşhur çikolata yapım atölyesine gidecektik ama ne yazık ki çikolatacı tamirde idi sanki. Kapanmıştı. Ama bir başka durakta daha olduğunu Rehberimiz Tayfinooo (Tayfun’un İtalyancası) söyleyince “haydi 64 no.lu otobüse binelim” diye hep bir ağızdan çığırarak otobüse bindik. Aman Allahım bizim otobüslerimizin, metrobüslerimizin doluluğu da neymiş dedittirdi ya bize bu Roma otobüsleri. Bu neydi böyle. Zenci amcamlarla, İtalyan Hintli gibi gözüken teyzemler, abimlerle  tıka basa, nefes nefese bir otobüse bindik. Çok da eğlendik. Bağıra çağıra, kimsenin Türkçe bilmediğini sanarak konuşuyorduk. Eğer biri biliyorsa, haklarında konuştuğumuz için bir daha bizi Roma’ya almazlardı ama, kimse anlamadı. Piazza Venezia durağına gelince. Gözde Yasemin Ablaaa… Serpil abla, Anneeee haydiiii diye bağıra çağıra indik. İndiğimizde hepimiz gülüyorduk. Güzel bir tecrübe oldu.

Tabii oradaki çikolatacı da kapalıydı. Olsun dedik. Maksat buraya yolculuktu. Vitrinde fiyatları görünce almasak da olur dedik. Her işte bir hayır varmış iyi ki buraya gelmiştik. Çünkü karşımızda İtalyanların İtalyan Pastası diye adlandırdıkları Vittorio Emanuele II Anıtı duruyordu. Binanın içini gezmemize sebep oldu çikolatacı dükkanı. Binaya önce dışardan bakayım çıkmayayım dedim ama, 7 Euro verince asansörle çıkılıyor diye Tayfun seslenince. Hepimiz asansörle çıktık. Dışardan Atlı heykellerin görüldüğü yere kadar çıkıp, Roma’yı kuşbaşı gördük. Gideceğimiz yerlere, sokaklara daha güzel baktık.

Binayı “İyi ki çıkmışız” “Ahh ne iyi yapmışız” diye hayran olarak gezdik. Sabah erken saatlerde çıktığımız otelimize dönelim, ayaklarımıza kara sular indi desek te yine de dolaşa dolaşa, harika Yasemen çiçeklerinin bulunduğu sokakları gezdik. Meğer Bizim Yasemen’in soyu İtalya’dan mı geliyor nedir her yer Yasemen çiçeği. Beyaz, harika kokan ve duvarları saran bir bitki. Ayrıca çiçek deyince anmadan geçemeyeceğim, Roma’daki çatılardaki çiçekler ve süslemeler bir harika.

Bizim Galata kulesinden bakınca pis görülen çatı siluetlerinden burada eser yok. Tüm çatılar sanki bir san’at harikası. Ben de yapacağım, bunu da dikeceğim, söyle süsleyeceğim çatımızı diye diye dolaştık. Sonra yine 64 no.lu otobüsümüzü binerek otelimize geldik. Çok yorulmuştuk. Hemen banyolarımızı yapıp, 1 saat dinlenme molasından sonra tekrar Roma gecelerine aktık. Roma gecemiz önce Trastevere’de meşhur pizzacı Dar Poeta’da uzunca bir kuyruk bekleyip, pizzamızı yedik. Pizza ilk gece yediğimiz pizzacının pizzasından daha güzel bir pizzaydı (tekerleme gibi olduğu ama) pizzacıya biraz kızdık. İtalyanlara bizden önce masa verdiği için ama yine de yedik. Pizzamızı yedikten sonra elimize dondurmamızı alıp birlikte Teber nehri kıyısındaki köprülerde yürüdük. Geniş bir yürüyüş parkurundan sonra otelimize döndük. Yine bir yorgunluk çayından sonra hepimiz odalarımıza çekildik.

3. günümüz büyük gün idi. Çünkü Vatikan’a gidecektik. Otelimizin yeri Vatikan’a yakın olduğu için yürüyerek Vatikan’a gittik. Biraz dolaşarak gittik ama yine de bulduk. (Bunu gece tekrar Vatikan’a gecesini görmeye geldiğimizde anlayacaktık. Meğer pek yakınmış da biz biraz uzatmışız. Olsun her dolaşma yeni bir yer gösteriyordu bize)

İstanbul’dan müze biletlerimizi aldığımız için, o metrelerce uzunluktaki kuyrukta bekleyenlerle dalga geçe geçe yürüdük. Çinliler, Japonlar herşeyi keşfetmişler ama, bizim gibi erkenden internetten bilet almayı keşfedememişler. Heyooo hiç olmazsa burada Çinlileri deyip Vatikan Müzesine girdik. Vatikan Müzesi gerçekten de görülmeye değer bir yer. Burada önce resimlerle süslü bana göre Resim ve Heykel Müzesi adı verilecek bir mekanı gezdik. En güzel tablo Adam ile Havva’nın tablosunun resmedildiği Cennet Bahçesi tablosu idi. Çok beğendim.

Sonra bahçeye çıktık. Bahçenin altındaki Mehmet Ali Ağca’nın Papayı vurduğu araba ve diğer arabaların sergilendiği alan çok ilginçti. Orayı da beğendim. Türk olarak burada bu olayla kötü tanınmamızı sağlayan bu sahnenin gerçek görüntülerini, vuruluş sahnesini, Papanın Ağca’yı affediş sahnesinin filmini izledik. 

Bu vurulma olayı 1981’de gerçekleşmiş, o sıralar hatırlıyorum da büyük bir olaydı. Ama şimdi iyice bakınca, olayın geçtiği meydanı görünce insan daha ilginç olarak olayı inceliyor. Herhangi bir vatandaş, Mehmet Ali Ağca, laf olsun diye gidip vurabilir miydi Papa’yı. Bunun arkasında ki güçler kimdi gibi pek bir siyasi, gizli, eleştirisel konuşmalar yaparak burada uzun bir süre oturduk. Hatta orada bizimle seyreden yabancılara "Hey o vuran adam bizim memleketten" demek geldi ama içimizden. Sesimizi dahi çıkartmanın hayati tehlike olacağını düşünüp, onlar gibi bizde üzüntüyle izledik. Bu gerçekten de öyleydi. Niye böyle bir olayla tanınıyorduk ki... Zaten bizi İtalya'da Mehmet Ali Ağca, Ferzan Özpetek, Serra Yılmaz ve Mehmet Günsur ile  tanırlar belki. Diğerleri iyi de Ağca kötü dedik. Fikir teatisinde bulunduktan sonra okların bizi bir türlü ulaştıramadığı Sistine Chapel’ine doğru yola koyulduk.

Sistine Şapeli'ne uzunca bir ok tabelalarını takip ederek nihayet ulaştık. Yüksek Rönesans resim sanatının şahaseri diye tanımlanan bu tavanları Michelangelo yapmış. Ellerine sağlık, Gerçekten de harika.

Geldikten sonra öğrendim ki bu tavanlar İncil’deki tüm olayları resmediyormuş. İsa’nın doğuşundan, cennet cehennemden tutun da tüm Hristiyan aleminin gelmişini geçmişini anlatıyormuş.

Michelangelo tarafından hazırlanan tavanın dekorasyonunun merkezinde İncil'in tekvin (Yaratılış) kitabından 9 değişik tablo kompozisyonu bulunmakta imiş. Bunlar arasında en çok tanınmışı Adem'in Yaradılışı tablosu imiş. Bu tabloyu eşimin objektifi yaklaştırarak çektiği fotoğraflardan oğlumun anlatmasıyla daha da çok anladım. Meğersem antik kısa beyaz giysiler içinde meleklerle çevrili Hristiyan Tanrısının, sol elinin ikinci parmağını uzatarak nü olarak yatan Ademin, sağ elinin ikinci parmağına hemen dokunup onu yaratmasından hemen sonraki pozunu göstermekte imiş. (bu tarif biraz uzun oldu ama oğlum söyledi ben yazdım) Tüm resimler bir olayı, Yaratılışı temsil etmekte imiş. Biz olaya Wawww diye hayretle bakarak seyrettik. Ama güzel yapmışlar burayı beğendik yani. Michelangelo’ya helal olsun yetenekli adammış. 

Sistene Şapeli, Papa seçimlerinde kullanılıyormış. Eğer kardinaller papayı seçemezse kara duman gönderiyormuş bacadan. Seçildiği gün ise buradan beyaz duman gönderiliyormuş. Mistik bir ortam. Bu sahnenin gösterildiği resmi de sizin için internetten buldum. Tabii kendim içinde. Yani gördüğüm bir ortamın nasıl kullanıldığı. Çünkü burada fotoğraf çekmek yasak, konuşmak yasak, mini etek, açık kıyafet yasak.. Tam bir dini mabet yeri. Benim buradaki tespitim şu; dinlerde kapalılık ve sakal var azizim. Rahibeler sıkı kapalı, rahipler sakallı. 


Papa seçimi törenlerinde

Müzeyi bitirdikten sonra, meşhur Papa’nın yaşadığı alana geldik. Ben burayı bilenle gezmesem bileti alıp bu meydandaki kuyrukta beklerdim. Meğer burası parasız olan ikinci bölümmüş. Daha önceki İtalya turunda bizi rehber bu meydanda bekletip sadece kiliseyi gezdirmişti. Burada da Papa’nın bulunduğu, ayin yaptığı kiliseyi sağımızı solumuzu kapatarak girdik. Açık giysilerle girmek yasaktı. Bundan anladık ki tüm dinlerde kapalılık var azizim. Dini yerlerde mukaddes yerlerde kapanmak şart. Mini etekli turist bacılarımızı ne yazık ki İtalyan görevliler içeri sokmadılar. Biz de saygımızdan tabiki usturuplu olarak gitmiştik. Hangi dine mensup olursanız olsun, burası çok mistik bir yer. Yani dünyayı yöneten bir yer. Ajan gibi mi, dini mi, bilemedim yani...

Kilisenin içinde meşhur tek bütün mermerden yapılmış Pieta Michelangelo’nun yaptığı Meryem ve kucağında İsa’yı tasvir ettiği heykeli bayağı güzel. Bu heykeli bütün mermerden yaptığı için 3 kere yanlış yapıp kırmış, dördüncüsünde yapıp koymuş. Vücut damarlarına kadar işlenmiş hoş orijinal bir eser.

Blok mermerden yapılan eser 4. seferde bitirilmiş

Vatikan tek başına,yorucu bir gündü. Vatikan alanı dendiğine göre 7 km imiş. Burayı hiç durmadan ancak gezerseniz bitirebilirsiniz demişler gezenler. Doğruymuş meğer.

Vatikan Müzesinden çıkarken ilginç bir dönen platformla çıkıyorsunuz. Bir kattan inerken ara katlardan yukarı çıkılıyor. İniş ve çıkış birbiriyle kesişmiyor. İlginç bir mimarı tasarımdı. Bunun olası Papa'yı rahatsız edici bir olaya engel olmak amacıyla  tasarlandığını düşünerek Vatikan Müzesinden ayrıldık.

Fotoğrafa dikkat edildiğinde boş olan yerler çıkış, dolu olan yerler iniş. Kimse birbiriyle kesişmiyor.

Dönüşte Colesseum’a da uğrarız dememize rağmen ona yetişemedik. Hep birlikte otele geldik. Carrefour ve diğer alışveriş merkezlerinden keşif ettiğimiz yerlerden alışverişlerimizi yaptık ve otelimize geldik. Çay içerken bavullarımızı yerleştirdik. Sonra tekrar akşam yemeği için otelimize yakın bir yerde bulunan Yasemen çiçekleriyle süslü bir restaurantta yemek yedik. Derya’nın küçük bir tabak yediği makarnaya Türk lirası olarak 30 TL vermesine gülerken bizim patates kızartmamızın da 4 Euro yani 12 TL olması nerdeyse bir çuval patates alırdık belki de ikinci bir gülme sebebimiz oldu. Ama olsun Türk parasına çarpmazsan her şey güzel. Buraya geldik her şeyin tadına baktık, gezdik, eğlendik, çok güzeldi.

Yemekten sonra tekrar Vatikan'a gittik. Bu sefer Vatikan'ı gece görelim dedim. Umduğumuz gibi ışıklanmamıştı.

Blue Ice dondurmacısından dondurma alarak şehir turu yaptık. Nehir kıyısında gezinti yaptık. Sonra geç saatte otelimize geldik.

Yine yorgunduk ama fotoğraflarımızı yükledik, çayımızı içtik. Gözde’nin aldığı komik mutfak önlükleriyle konu mankenliği yaptık. Fotoğraflar çektirdik. Yorgun olarak uykuya daldık.

4. gün, gezimizin son günüydü. Colesseum gezi rotamızda ama sabah otelimize yakın, her gün kurulan Campo de Fiori’deki pazarı gezmeden yapamadık. Pazarda giysi bölümü bizi cezbetti. Bak burası Türk parasına çarpsanda ucuzdu. Decathlon’da pahalı satılan bisiklet şortları, sporcu şortları ve taytları 3 Euro’ya aldık. Eve gelince oğlumun bunlar 50 TL'ye satılıyor demesi üzerine keşke Derya arkadaşımın aldıklarından da alsaydık dedik. Burada güzel alışveriş yaptık.

Pazarın ortasındaki Bruno heykelinin hikayesi “Evrenin sonsuz ve eşdağılımlı olduğunu ve evrende, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu söylediği için 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi'nin Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilan edildi ve Roma'da diri diri yakılarak idam edildiği" şeklinde.

Arkadaşlarım buradan memleketimize getirmek üzere peynir aldı. İtalya’da en çok bu peynirciyi sevdiler. Gayet samimi, yardımcı iyi niyetli bir genç imiş. Peynirleri gayet güzel vakumlayarak onlara tattırmış. Sevdik bu İtalyan gencini...

De hadi kızlar demesiyle Tayfinoo Rehberimizin Colesseum’a gitmek üzere 64 sefer sayılı otobüse bindik. Colesseum'da uzun bir kuyruk vardı ama ilerliyordu. Haa bu arada 19 Mayıs İtalyanların bir günü müydü, yoksa başka bir şey mi İtalyan Pastası dedikleri binanın önünde çok güzel bir askeri tören vardı. Onu izledik. Bu bina hükümetin ünlü binası imiş. Güya Alman Nazi amcamlar sulu şeylerden hoşlanmazlar ya... Böyle süslü bina mı olur. Olsa olsa İtalyan pastası olur demişler diye bu adla anılmış.

Mussolini'nin meşhur balkon konuşmasını yaptığı binada bu meydanda imiş. Yanımızdaki turun rehberi anlatıyordu. Biz de oradan duyduk.

Colesseum'da kuyruk sıramız gelince içeri girdik. Güzel korunmuş bir gladyatör meydanı. 2009’da tur ile geldiğimizde rehber bizi burayı dışardan gezdirmişti. Rehber içerde bir şey yok filan demişti. Yalanmış meğer. Ama bayağı korunmuş bir bina... Orayı gezip, sonra Palatino tepesine çıktık.

Bu tepeye Colesseum’un biletiyle çıkabiliyorsunuz. Bileti aşağıda alıp, burayı da gezmeden gitmeyin. Yani bir taşla iki kuş misali. Ama biz bir kuş vurduk, çok yorulduğumuz için içeri girdik ama, aşağıda oturup, Türkiye’den getirdiğimiz zeytin, peynir ekmeklerimizi katık yaptık. Gözde, Tayfun ve Ilgın tepedeki bahçelere ve terasa çıktı. Güllerle dolu güzel bir bahçeymiş. Ben görmedim. Biz aşağıda bekledik. Saat 19:20’de uçağa yetişeceğimiz için karnımızı da İtalyan pastası adı verilen binanın altında bulunan seyyar büfelerden mozeralla tostu yiyerek doyurduk. Bu tost güzeldi. Ayaklarımız ağrıdığı için yürümekle zorluk çekiyorduk ama son saatlerimiz diye her yere baka baka yürüyorduk. İsviçre’ye geçeceği için saat 15:00’de Derya’yı 64 no.lu otobüse bindirerek havaalanına gönderdik. Biz de tostumu yedik geliyoruz dedik, biraz dolaştıktan sonra otelimize geldik. Otelimizin arabası bizi havalimanına kadar götürdüğü için çok rahat geldik. Pegasus bölümündeki İtalyan kız bizim buradaki görevliden bile daha sevimli idi. Hepimizi bu sefer yan yana oturtarak uçağımıza gönderdi. Usta sürücü pilotumuzun ustaca kalkışıyla Fiumicino havalimanından kalkarak, sana tepeden baktım Aziz İstanbul diyerek Sabiha Gökçen havalimanına vardık.

Size yazımın sonunda İtalyanlarla ilgili tespit ettiğimiz bazı özelliklerini anlatacağım.

İtalyanlar aslında bayağı ilginç insanlar. İtalyanlara hayran olanların bile, bu ülkeye gidip gelince yılların birikimiyle kafasında oluşan İtalyan imajı siliniyor. Hani yeni tabirle elektrik alma olayı. İtalyanlarla birbirinizden elektrik alamıyorsunuz. Akdeniz insanı sıcak filan diyorlar ya... Öyle İspanyollar kadar bir kere sıcak değiller. Mesela Esnaf  İngilizceyi konuşamıyor. Benim canım memleketimin Sultanahmet gibi turistik bölge esnafının hepiciği her bir dili şakır şakır konuşur. Taksici kardeşim kendine söyleneni şıp diye anlar,

Hele oteller. Sanki gelin, kalın, ödeyin parayı, gidin der gibi. Ablam anahtarı bize teslim etti gitti. Yine de bizim otelin görevlisi kadın görevini güzel yaptı. Nerde benim yurdumun açık büfe kahvaltısı, zeytinde var marketlerde güya ama kahvaltıda göremedik. Kruvsan tutturmuşlar bir de espresso. Haydi ye iç güle güle... Zeytini sadece makarna ve pizzada kullanıyorlar diyorlar. O zeytin buraya gelecek yiyeceğiz dedik. Çantamızdan BİM’den aldığımız mor kapaklı yurdum zeytinini her yere taşıdık. Ekmeğimizle ara öğünlerimizde yedik. Bunun yanında tüm oranın meşhur ürünlerini de tattık yani...

Böyle bir hizmet kalitesizliği var ama şaşırılacak durum yoğun turizm patlaması. Biz onların gibi hizmet versek bize kimse gelmez gibi tespitlerde bulunduk gezgin grubumuzla. Tarihlerine saygılılar. Şehirde hiçbir şekilde tarihsel doku bozulmamış. Kafelerde oturarak bir şey yemek ücretli. Mesela kahveyi ayakta içerseniz sandalye parası yok ama yanlışlıkla mabadınızı şöyle bir iliştiriverin sandalyeye kesiveriyor oturdu gitti parası!

Bir de siestaları var ki o saatlerde size bakmıyorlar bile. Yine bu sefer iyiydi. Geçen sefer turla geldiğimizde daha tembellerdi sanki. Bu sefer Hintlilere benzeyen insanlar çoktu yollarda yemek satan yerlerde. Onlar daha mı çalışkan acaba. Bu sefer Roma’dakileri daha çalışkan buldum. Yani aç kalmadık aslında.

Yemeklerde menüde ne yazıyorsa o. Öyle biraz yanına yalandan salata, marul domates dilimleyeyim filan yok öyle. Makarnaya yalandan bir sos koymuşlar ama… Yine de pizza ve makarnayla dünyayı ele geçirmişler ya. ona bak..

- Suları, Mineral Water ve Naturel Water diye ikiye ayrılıyor. Bu tüm yabancı ülkelerde böyle. Naturel Suyu alacaksınız içmek isterseniz. Mineral su bildiğiniz soda. Biraz durunca şekerli bir tat alıyor. Bunu denedim onun için söylüyorum. Bizzati elimde yürüme temposuyla gazlı su sallana sallana hoş bir şekerli su oldu.

- Yoğurtla sade dondurmayı karıştırdıkları bir tatta meşhurmuş. Ama ben sadece limonlu ve mentollü dondurma yedim. Bizim Kanlıca yoğurdu tadında olsa gerek. Ben tatmadım ama güzel olduğu söyleniyor.

- Bu sefer çok görmedim ama aklıma geldi. Roma’da yanlışlıkla otobanda ölürsen, kazanın olduğu yere çiçekten saksılar bağlıyorlar, küçük süslemeler yapıyorlar. Maazallah bu hizmet bize gelirse yol kenarları çiçek ve süsten geçilmez.

- Motorsiklet kullanımı çok yaygın. İşe giden kadınlar ve erkekleri o şık kıyafetler içinde motorları üzerinde görmek ilginç. Milletvekili bile motosikletle işe gidebiliyor bu şehirde.

- Roma deyince akla birde ambülans sesi geliyor. Hani o acı acı bağırdı deriz ya tam da ondan. Ya hiç klakson sesi olmadığından mıdır nedir. Tek duyulan acı acı bağıran ambülans sesi. Otelimizin yerine yakın bir hastane vardı sanki ama Romanın her yerinden bu ses çok duyuluyordu.

Ayrıca, Roma Yasemen çiçeğinin sanki anavatanı idi. Her yerde Yasemen çiçeklerini gördüm.

Kokulu hoş görüntülü bu çiçeği tiz vakitte balkonuma almaya karar verdim.

İşte böyle bir geziydi Roma gezisi. Roma aşkıyla anılan bir şehir. Tarihine saygılı bir şehir. Yani kısacası görülmesi gereken bir şehir. Tavsiye bizden, fırsat yaratması sizden...

Serpil Gül

Yazar Hakkında

Serpil Gül

Seyahat etmeyi seven, seyahati gençlerde eğitimin, yaşlılarda görgünün bir parçası sayan, ailece gezmekten zevk alan, gezdiği yerleri de not alıp başkaları da iyisinden kötüsünden bilgilendirmeyi s