Efsunlu Şehrimiz Urfa

Küçücük bir çocuktum bu şehre ilk geldiğimde... Akçakale sokaklarında oynadığımı hatırlıyorum. Yıllar sonra gezmeye, değişimi görmeye geliyorum. Nasılda heyecanlıyım! Şehrin merkezinde bir konaktan bozma otelde kalıyoruz. Eskiyle bütünleşmek, tıpkı çocukluğumdaki gibi yüksek duvarlı evlerin arasında oynayan çocukların sevinç çığlıklarını duyabilmek için... Şehri keşfetmeye çıktığımızda kulağımıza gelen hoyrat seslerin ritmine kapılarak adımlıyoruz, her ara sokağı birer birer...  

Otelimiz merkezde, Balıklı Göl’e çok yakın... Birkaç sokaktan sonra bir anda karşımıza çıkıyor. Bizim gelişimizle gölün kıyısından yükselen güvercinleri selamlıyoruz ilk olarak... Sonra gölün etrafını dolaşıyoruz. Bir de hikâyesi aklıma düşüyor. Birçok hikâyesi var aslında. Halil-ür Rahman Gölü (Balıklı Göl), Urfa Kalesi'nin hemen yanında yer alıyor. Nemrut Hz. İbrahim'i mancınıkla ateşe atınca, ateşin suya, odunların da balığa dönüştüğüne inanılıyor; bu nedenle Urfalılar göle çok önem veriyor. O günden sonra gölün adı Halil-ür Rahman oluyor. Allah'ın Dostu anlamına gelen bu isim Hz. İbrahim'in kutsallığını yansıtıyor. Bugün göl hem Halil-ür Rahman, hem de Balıklı Göl olarak anılıyor. Gölün çevresinde Rızvaniye Medresesi ve Halil-ür Rahman Camii bulunuyor.

İbrahim için ağlayan Nemrut'un kızı Zelihan'ın gözyaşlarından ise Balıklı Göl'ün hemen yanında küçük bir göl daha oluşuyor, bu gölün adı ise Zelihan'ın gözü anlamına gelen Ayn-Zeliha'dır. Balıklı gölde balıklarda kutsal sayılıyor. Etrafını dolaştıktan sonra kaleye doğru çıkıyoruz. Biraz yokuş ve yorucu... Tepeden, kadim şehrin panoramik görüntüsü önümüzde... Her yerden farklı bir manzara kadraja yansıyor. Aşağıya indiğimizde eski sokakların da kayboluyoruz. Şehrin kalbi burası olsa gerek. Eski çarşısında zanaatçı, bakırcı, kumaşçı, çaycı, lokantacı ne ararsan var... Meydandaki meşhur ciğerci de ciğer kebabı ile açlığımızı kırıyoruz. Ayran yanında soğanla ciğer birlikte nasıl lezzetli!!! Üstüne de içilen çay kendimize gelmemizi sağlıyor. 

Kapalı çarşısından  isot (acı pul biber), salça, bir de çayımızı alıp ilk alışverişimizi yapmış oluyoruz. Dükkânlarda parlak işlemeli kadifeler,  ışıl ışıl başörtüler alıcısını bekliyor. Yöresel kıyafetlerin kumaşları her dükkânda ayrı renk ve desende sergileniyor. Çarşıdan sonra müzeye gidiyoruz. Bu yörenin tarihi zenginliklerini görmeye... Müzenin büyük olmayışı biraz hayal kırıklığı yaratıyor. Yeni şehirde bulanan  müze, mimari anlamda modernleşen, son model binaların arasına sıkışmış durumda... Bir taraf eskiyi yaşarken diğer taraf çağı yaşıyor. Müzeden sonra ara sıra çocukluk hayallerimin şekillendiği Akçakkale'ye doğru ilerliyoruz. Sol tarafta bizi Harran Evleri karşılıyor. Değişik mimarinin izlerini taşıyan bu evlerden maalesef birkaç tane kalmış. Harran, Kuzey Mezopotamya"dan gelerek batı ve kuzey batıya bağlanan önemli ticaret yollarının kesiştiği bir noktada bulunuyor. Bu özelliğinden dolayı Harran, Anadolu ile sıkı ticaret ilişkileri bulunan Asurlu tüccarların önemli uğrak yerlerinden birisi. Anadolu’dan Mezopotamya’ya, Mezopotamya’dan Anadolu’ya olan ticaret akışının binlerce yıl Harran üzerinden yapılmış olması bu tarihi kentte zengin bir kültür birikiminin oluşmasına da neden oluyor.

Harran; Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayıl­dığı eski Mezopotamya’daki Asur ve Babillerin inançlarına göre de kutsal bir yer. Bu nedenle Harran'da astronomi ilmi çok ilerlemiş. Dünyadaki üç büyük felsefe ekolünden birisi "Harran Ekolü"dür. İlkçağdan beri varlığı bilinen Harran Üniversites’nde dünyaca ünlü birçok bil­gin yetişmiş. Kısaca ilk üniversite de burada kurulmuş. 
 
Parlak bir tarih ve ilim geçmişine sahip olan Harran, tarih boyunca birçok devletin hâkimiye­tine girdiğinden, kültürlerin kaynaştığı bir kent ol­muş ve zengin mimari eserlerle donatılmış.

Kentin ortasında yer alan höyükte ve sur içer­isindeki harabelerde Sin Mabedi ve üniversite dahil en eski mimari eserlerin temel kalıntıları yer alıyor. Harran'ın zengin mimarisinden sadece surlar, iç kale, Ulu Cami, Şeyh Hayat el-Harrânî türbe ve camii ile konik kubbeli evler günümüze kadar ge­lebilmiş. Eskiyi yansıtan bu evlerden birisinde keyifli dakikalar geçiriyoruz. Hava da yavaş yavaş kararıyor.. Akşam otele yakın yerde meşhur “Sıra Gecesi”ne katılıyoruz. Çiğ köfte, içecekler, mırra ve yöresel türküler eşliğinde kendimizden geçiyoruz. 
 
İkinci gün kahvaltıdan sonra Halfeti'ye doğru yol alıyoruz. Uzun bir yolculuğun ardından varıyoruz. Kıyıda sıralanmış lokantalar ve tekneler gelen turistleri beklemekte. Bayağı rağbet var!!! Kalabalığın kimisi yemek, kimisi gezme derdinde... Biz önce gezmeyi tercih edenlerdeniz. Bir motorla anlaşıp yola çıkıyoruz.
 Halfeti ilçesinin % 80’i Birecik Barajı"nın yapımı ve evlerin su altında kalmasıyla birlikte, 15 kilometre uzaklıkta kurulan yeni yerleşim merkezine taşınmış. Taş mimarisiyle yapılmış evlerin ve camilerin su altında kaldığı ilçe, aradan geçen süre içerisinde doğal güzelliğiyle dikkat çekiyor.

Fırat Nehri’nin altında kalan taş mimarisiyle “saklı cennet” ve “kayıp kent” olarak da anılmaya başlayan Halfeti’de, yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgi gösterdiği bir belde haline gelmiş.

Motor yavaş ilerliyor. Batık bir şehirde ara sıra yükselen bir minareyle birlikte suda sessiz bir geçmiş gömülü... Muhteşem bir güzellik suyla sessizce dans ediyor. Dinlenmek için mola verip kıyıda bir yere bağlıyoruz motoru. Birkaç basamak çıkınca lokantacı karşılıyor bizleri. Etrafta bir kaç tane masa ve daha önce gelen müşteriler var. Hava güzel bir de manzaraya karşı içilen çay ayrı bir güzel... Zamana meydan okurcasına burada saatlerce aylaklık yapıyoruz. Gün ağır ağır bizi terk ederken tekrar motora binip merkeze doğru karşı kıyıyı da keşfederek  ilerliyoruz. Burada bir günü dolu dolu yaşamak güzel oluyor. Motordan inince sahilde gölden çıkan meşhur tavada balık yiyoruz. Lezzetli yemeğin ardından Urfa merkeze doğru yola koyuluyoruz. Ertesi gün Nemrut'a doğru yolculuk var.

Etiketler

serap selçuk

Yazar Hakkında

serap selçuk

Yazar Gezgin ve blogger 1968 yılında Niğde'de doğdu 1987-1991Ankara Üniversitesi Fizik Mühendisliği eğitimi gördü.