Şarap Aşkına: Porto

Porto denince akla ilk Porto şarabı geliyor hâlbuki Portekiz’in bence Lizbon’dan çok daha güzel bir şehri Porto. Hatta Avrupa’nın en eski şehirlerinden biri olduğu için UNESCO tarafından neredeyse tüm tarihî yerleri koruma altına alınıp Dünya Mirasları Listesi’ne 1996 yılında eklenmiş.

Porto’ya akşam varıyoruz, bu kez kiralık bir evdeyiz. Yine şehrin kalbinde bir yer bulmuşuz Allah’tan, apartman işletmecisinin verdiği bilgilendirmeye göre apartmanın kapısına varıyoruz ama zilin olduğu yerde bir şifreleme makinesi var. Beklentimiz biz şifreyi girdiğimizde kapının açılması ama yok basıyoruz, basıyoruz olmuyor, bunun üzerine yan daireden gelen müzik sesine de güvenerek “ya bir zahmet yardım, biz çözemedik bu işi” diyoruz oldukça mahcup bir şekilde neyse ki yan tarafta kalan kızcağız hemen gösteriyor meğer şifreyi girdikten sonra düğmeye sertçe bastığımızda kapak açılıp içerisindeki anahtar ortaya çıkıyormuş. Biz birkaç teknoloji ileri uçmuşuz hayalde, neyse kendimizi içeri atar atmaz üzerimize ceketlerimizi geçirip vuruyoruz kendimizi yollara. Akşam yemeğini Porto şarabı eşliğinde Ribeira’da bulacağımız güzel bir yerde yemek istiyoruz.

Bütün sokaklar cıvıl cıvıl ama Ribeira bölgesi şehrin ruhu...  Bu baştan çıkarıcı bölge adeta Orta Çağ sokaklarının, köhne patikaların parçalanmış bir bütünü gibi ve bütün bu sokakların vardığı yer ise büyüleyici güzellikteki bir nehir kıyısı (Praça da Ribeira).

Fotojenik güzellikteki geleneksel gemilerin sakin sakin yüzdüğü, köprüler ile birleşmiş bu nehir kıyısını gördüğünüzde insan elinde olmadan İstanbul’u düşünüyor. Ribeira, Porto’nun en karizmatik ve resimsel yeri bence.

Karnımız zil çalıyor, gecenin karanlığında bu nehrin kıyısında narin bir dilber gibi süzülen şehir çok hoş ama bir şeyler yemez isek modumuz değişecek. Cafe do Cais dışarıdan kalabalık ve sıcak görünüyor, onda karar kılıyoruz. İyi ki de öyle yapmışız, ben yediğim sarımsak soslu etten oldukça hoşnut kalıyorum, yanındaki Portekiz (Porto değil çünkü o yemek ile biraz tatlı kalıyor) şarabımızdan da. kafenin içi de, dışı da canlı; insanlar nehir kıyısında bir aşağı bir yukarı yürüyorlar, bir Avrupa şehri için oldukça canlı.

Bu arada Porto şarabı alkol oranı oldukça yüksek %18’lerde olan bir şarap, o yüzden çok aranız yoksa dikkatli için. İlginç de bir hikâyesi var 18. yy’da İngilizler karşılıklı alışverişte bulundukları Portekiz’e sattıkları kumaşlara ekstra vergi koymuşlar bunun üzerine Portekizliler Porto şarabını daha az vergilendirerek onlarında uyguladığı vergiyi bu karşılıklı alışveriş yöntemi ile düşürtmüşler. Ama gemilerle İngiltere’ye ulaştırılan şaraplar yolda bozulduğu için alkol oranı yükseltilerek bozulması önlenmiş hala da aynı yöntemle üretiliyor, kim bilir belki de ünü buradan geliyor.

Sabah, Lizbon’da kiraladığımız arabayı iade etmemiz gerekiyor ama arabayı verince bavullarımız elimizde kalacak. Onlardan da kurtulmak için tren garındaki emanet odasında bir dolap kiralayıp hepsini oraya kilitliyoruz. Arabayı da verdikten sonra artık şöyle harika bir kahvaltı yapabiliriz. Şans eseri bulduğumuz cafede çok güzel kahvaltı opsiyonları var, adı ta tam bizi tanımlıyor: The Traveller Caffe

Ohhh artık şehri turlayabiliriz, önümüzde bir hop on hop off otobüsü durunca direkt atlıyoruz içine, böylece tüm şehri kolayca görüp kafamızda neyin nerede olduğunu kolayca oturtabileceğiz.

Trenimiz akşam olduğu için bütün gün bizim ama yine de günübirlik bir şarapevi gezisi yapamayacağımız için içimiz buruluyor o yüzden Portekiz ziyaretinizde Porto’yu sakın es geçmeyin ama 2 günden de az kalmayın…

Görülecek bir sürü yer var; katedral, kale, köprüler, finiküler sistem ne isterseniz var Porto’da.

Hatta nehir değil de Atlantik Okyanusu’nun kenarında olayım derseniz o da mümkün. Kıyı boyunca iki güzel kaleyi ayrı ayrı ziyaret edebilirsiniz; Castelo do Queijo ve Castelo doe Sao Jaoa Da Foz. İki kale de oldukça kritik lokasyonlara sahip; Queijo Atlantik Okyanusu’ndan gelecek saldırıları gözlemlerken diğer kale de nehrin tam ağzını koruyor. Kıyıya bakan birbirine omuz omuza dayanmış eski evler çok güzel.

Douro Nehri’nin kuzey bölümüne Porto güney tarafına ise Villa Nova de Gaia deniliyor, şarap mahzenleri ve turlar genelde bu tarafta oluyormuş.

Şehrin iki yakasını birbirine bağlayan tam 5 köprü var ama bunlardan en ünlüsü I. Dom Luis Köprüsü. Riberia bölgesindeki bu köprüyü Paris’te Eiffel kulesini inşa eden mimar tasarlamış. Hele de gece ışıklandırıldığında müthiş bir görüntüsü var.

Ayrıca köprünün ikinci katı tamamen yayalar için dizayn edilmiş, biz otobüs ile geçtik ama siz ne olur bir de yürüyün eminim harika fotoğraflar çekeceksiniz.Otobüs ile geçerken okyanus kıyısındaki bir restoran çok dikkatimizi çekiyor ve orada öğleden sonra yemeğimizi yiyip tren istansyonuna oradan gitmeye karar veriyoruz.

Yine mükemmel bir seçim; Bocca Restaurant güneşli harika bir öğleden sonra için nefis bir yer. Müşterilerden bazıları okyanustan gelen rüzgârın ve muhteşem havanın zevkini dışarıda çıkarıyor bazıları ise ortadaki fırından gelen nefis kokular eşliğinde yemeğini yiyor. Şeflerin yaptığı Rotoli dikkatimizi çekiyor ve onu da yiyeceklerimize ekliyoruz, Allah’ım hala tadı damağımda ne diyeyim!

Artık son maceramız; Campanha tren istasyonundan hızlı bir tren yolculuğu bizi bekliyor ki uçağımıza binip biriktirdiğimiz tüm güzel anılar ile dönebilelim diye, darısı size…

Instagram: banuyollarda 

BANU DEMİR

Yazar Hakkında

BANU DEMİR

İstanbul Üniversitesi Radyo-TV bölümü ve Marmara Üniversitesi Contemporary Business Management’tan (gece bölümü) mezun olduktan sonra İngiltere Nescot College’da okudum.