Zıtlıklar Ülkesi Botswana - Maun

Afrika kıtasının güneyinde denize kıyısı bulunmayan ama  muhteşem bir deltaya sahip görülesi ülke Botswana; Afrika’ya aşık olduktan sonra ismini öğrendiğim ama asla unutamayacağım bir güzellik. Ülke güney ve güneydoğu bölümünde Güney Afrika Cumhuriyeti, kuzey ve batısında Namibya, kuzeydoğu bölümünde ise Zambiya ve Zimbabwe ile komşu konumunda  bulunuyor. Zıtlıklar ülkesi dedim ya…Boşuna değil. Ülkenin yüzölçümünün %70'ini kaplayan Kalahari Çölü ile yanyana bulunan dünyanın en büyük kara deltası Okavango Deltası yeşil, mavi ve sarının uyumlu zıtlığını bize sunuyor.

Botswana 30 Eylül 1966 yılında bağımsızlığını ilan ettiğinde kimsenin dikkatini çekmeyen az gelişmiş bir ülke imiş. 1971 yılında bulunan Oraga elmas yatakları ülkeyi apayrı bir düzeye taşımış ve şu anda ülke Afrika'nın en zengin ve en iyi yönetilen demokrasisi konumuna ulaşmış. Okur yazarlık oranı %80'lerde olan ülkede HIV pozitifliği ise % 24 ile Dünya’da 2. sırayı oluşturuyor. Ülkenin başkenti Gaborone'dur. Ama biz hiç bu şehirle ilgilenmedik.

Gezimizdeki hedefimiz doğal yaşam olduğundan gözümüzü Okavango Deltası'na diktik ve hedefe kilitlendik. Yola çıkmadan önce “Hudut ve Sahiller Genel Müdürlüğü'ne” gitmek gerekiyor. Çünkü ülkede hala sıtma var ve ilaç kullanmazsanız gerçekten risk almış oluyorsunuz (Afrika seyahati öncesi hazırlıklar için bu yazımı mutlaka okuyun) Türkiye’den Okavango Deltası'nı bırakın Botswana’nın herhangi bir yerine uçuş olmadığı için önce Johannesburg’a, oradan ülkenin 5. büyük şehri Maun’a oradan da deltada kalacağımız kampa olan maceralı yolculuğumuzu gerçekleştirdik. 

Uçuş öncesinde uçağımızı görünce çok heyecanlanıyoruz çünkü 80 kişilik bu uçak bize göre oldukça küçük. Ama sonrasını hayal edemediğimiz için bunu yaşayacağımız en büyük heyecan sanma yanılgısına düştüğümüzü çok geçmeden anlıyoruz.

Maun ülkenin 5. büyük şehri deniyor ama ben yukarıdan da indikten sonra da şehir bulamadım. Bana daha çok kulübeler topluluğu olarak göründü. Maun'dan deltaya kara yolu ile ulaşım çok uzun sürüyor. Biz de bölgede dolmuş gibi işleyen,“pırpır uçaklara” doğru yerel rehberimizce götürülüyoruz.  


Deltadaki minik havaalanları haritasına bir bakın

 

  
Uçak denilen şey teneke kutudan hallice.


İzmirliler bilir Selçuk’ta bir küçük havaalanı vardır. Orada gördüğümüz pırpır uçaklar burada kullanılanların yanında Airbus gibi kalıyor. Uçağımız pilot dahil 4 kişilik, böyle olunca ben yardımcı pilot koltuğuna oturuyorum çok havalı.

Uçuşumuz yarım saat kadar sürüyor. Uçak korkunuz varsa ve nadiren de olsa uçak yolculuğu midenizi etkiliyorsa bu uçuş size göre değil. Neyse ki bizde ikisinden de yok.

Bizim ilk kampımızın bulunduğu alan POM POM havaalanına yakın olduğundan uçağımız bizi oraya götürdü. Kamp görevlileri bizi orada karşıladı ve hayatımızda ilk defa gördüğümüz bu güleryüzlü insanlarla hiçliğin ortasında kendimizi buluverdik. Deltanın çok ilginç bir yapısı var. Bildiğiniz deniz kumu benzeri bir kumun üstünde yetişen yemyeşil otlar ve ağaçlar bitki örtüsünün temelini oluşturuyor. Evet yanlış görmediniz deniz kumu gibi bir kumla (biraz sonra anlatacağım) kaplı heryer.
 

Biz kasım ayında gittiğimiz için su miktarı ne çok yüksekti ne de tamamen kuraklaşmıştı. Deltaya çok nadir yağmur yağdığını öğrendik. Su, Angola’ya yağan yağmurun Okavango Nehri ile bölgeye taşınması sayesinde bölgeye hayat veriyor. Bu nehir olmasa zaten her yer Kalahari Çölü olacak. Okavango Nehri ile Kalahari Çölü'nün savaşı bu deltada yaşanıyor. Kim galip geliyor hala belli değil. Biraz önce bahsettiğim deniz kumu değil anlayacağınız çöl kumu ve bu ilginç görüntü savaşın bir kanıtı.

Hiçbir binanın olmadığı  havaalanından kampımıza doğru yola çıkıyoruz. Yol dediğimiz şeyi Afrika yolu olarak anlayın lütfen. Araçların gidip gelmesi nedeni ile düzleşmiş topraktan bahsediyorum. Yol sık sık fillerin devirdiği ağaçlarla kesintiye uğrayan engebeli bir yolculuk sunuyor bize (buna Afrika masajı diyorlar). Yani daha kampımıza varmadan safariye çıkmış oluyoruz.


Kampımıza ulaşıncaya kadar tozlu yolda 2 saat süren yolculuğumuzda bize filler, zürafalar, zebralar ve impalalar hoşgeldin diyor. Afrika’ya her gelişimde yeniden aşık oluyorum. Kaldığımız kamp tüm yıl boyunca su bulunduran bir göletin hemen yanında kurulmuş 8 konuk çadırı, bir lobi çadırı ve hizmet alanlarından oluşuyordu. Kampa gelişimizde bizi, tüm kamp çalışanları yerel dilde söyledikleri neşeli bir hoşgeldin şarkısı ile karşıladılar. Bu da benim tüm yol yorgunluğumu alıp içimi çocuksu bir neşe ile dolduruverdi. Kampa geldiğimizde saat 15.00 civarındaydı. Öğleden sonra safarileri 16.30'da başladığından hoşgeldin kokteyli, güzel bir duş, leziz atıştırmalıklar ve rahatlatıcı bir çay için bol bol vaktimiz oldu. Çadır dediğimizde öyle çocukluğumuzun milli parklarında kurduğumuz çadırlar gelmesin aklınıza. İçinde sıcak su, harika banyo, cibinlikli kuş tüyü yatak olan ama gene de her yeri bezden yapılmış hatta gölete bakan kısmı dışarısını görebilelim diye yalnızca sineklik olarak bırakılmış bir çadır bu.
 

Kampın çevresini savandan ayıran bir koruma önlemi falan yok. Çevrenizden su aygırları, filler veya aslanlar rahat rahat geçiyor. Bu yüzden lobi alanından çadıra güneş battıktan sonra gidebilmeniz için mutlaka silahlı bir görevli veriyorlar yanınıza, yalnız gitmek yasak. E çadırın incecik kumaşı mı koruyacak bizi içerideyken? Şimdilik hayatta olduğumuza göre koruyormuş.

İlk gün safarisi bizi muhteşem bir hediye ile karşıladı. Beni bir büyük kedi aşığıyım. Karşımıza 2 anne ve 2 yavrusundan oluşan bir aile çıktı ve bize muhteşem bir av izlettiler.


Pek çok insan bu canlı av sahneleri karşısında ürktüğünü, üzüldüğünü hatta ağladığını söylese de ben yemek için avlanan bu hayvanlara saygı duyuyorum. Neyse ava geri döneyim ilk gördüğümüzde hafifçe yüksek bir tepenin üstünde ağaç serinliğinde dinlenen aile sakin sakin yatmaktaydı. İlk 10 dakika bu sakinliğin keyfini çıkarıp aile bağlarının fotoğrafını çekmekle meşguldüm. Sonra dişilerden birisi sakince yattığı yerden doğruldu ve gözlerini ilerideki bir noktaya dikti.

Yavaş yavaş ilerideki bir çalının arkasına doğru yürümeye başlamıştı ki diğer dişinin de kalktığını ve tam ters yöne doğru yürümeye başladığını gördük.
 

Aralarında ne bir temas ne bir ses yani görülür herhangi bir iletişim oluşmamıştı bize göre. Neler oluyor diye bakarken yattıkları yere 500-600 metre mesafede tek başına bir yaban domuzunun otladığını gördük. Biz gördük ama bu bir iki saniye sürdü çünkü bir toz bulutu yükseldi ve çalıların arkasındaki aslan domuzun boğazına saldırdı. 1 dakika içinde domuz yere yatırılmış ve nefes borusu aslanın dişleri arasında kalmıştı.
 

Daha domuz son nefesini vermeden önce 2. dişi aslan 2-3 dakika sonra da biraz önce masumca anneleri ile oynayan yavrular domuzu yemeye başlamışlardı bile.

Bu hayvanların arasında bizim hiç farkında olmadığımız bir iletişim mutlaka var ve inanılmaz planlı olarak avlanıyorlar. Güneş batışında safarilerin geleneksel gün batımı kutlamasını yapıp harika gün batımı fotoğrafları çektikten sonra kampımıza geri döndük.

Bu kamp alanında geçireceğimiz iki gecemiz vardı. Ama şimdiden tadının damağımda kalacağını o anda bile biliyordum. Yakılan kamp ateşi çevresinde mum ve kandil ışıkları altında yenen yemeğin lezzeti bu gün bile aklımda… Bu sırada kafamı çevirip gözgöze geldiğim impala ise neşeme neşe katmıştı. Gözgöze gelinebilen leopar ya da aslan da olabiliyormuş tabii ama hayvanlar ateşe çok yaklaşmadıklarından güvendeymişiz bu uçsuz bucaksız savan gecesinde :) Ben buna inanmamış aslan veya leoparın kampa gelmeyeceğini söylemiştim orada. Aşağıdaki foto bana sonradan yollandı, geliyorlarmış.


Tüh kaçırdım

Gündüz  kampımızın yollarını ziyaret eden kral- tamamen doğal yaşamdan bizi ziyarete gelen bir kral sakın evcil sanmayın- bizi gezdiren Ranger Chikadan biz döndükten sonra bana yollanan bir fotoğraf kendisine çok teşekkürler hala beni düşünüp bunları yolluyor. Yazık aslanların arasına atlamaya kalktığımda beni zor durdurup lütfen bugün burada ölmeyin başım derde girer diye paniklemişti.

Yemeğimizi bitirdiğimizde günün yorgunluğunu üstümüzden atmak için çadırımıza silahlı koruyucumuz eşliğinde döndük. Cibinliğimizin içinde doğanın sesleri arasında ve ayın ışıklarının göletten yansımalarını seyrederken harika bir uykuya daldık…

Sabah saat 5.30'da kapımıza gelen güleryüzlü bir çalışanın güzel sesi, sıcacık bir çay ve birkaç kurabiye ile uyandırılıyorsunuz. Güneşin doğuşunu da göreyim derseniz uyanışınızı 5’e alıyorlar. Ben tabii ki gün doğumunu istedim:). Bu kadar erken kalkmanın ödülünü muhteşem gündoğumu fotoğrafları ile aldım.

Çadırımızın hemen karşısındaki fil sürüsünü görünce gözlerime inanamadım doğrusu muhteşemdi. Fotoğraf çekimine kendimi kaptırınca biraz gecikip hızlıca bir duş, giyinme telaşı ve güne hazırız. Koşarak ana çadıra gidip ve erken kahvaltımızı saat 6'da ettik. 6.30 safari için yola çıkış zamanı. Yine muhteşem görüntüler, yine hayatın tam gerçeği ve yine biz. 

Bu sabahın ödülü büyük kedilerden çita, Okavanga’da oldukça nadir rastlanan bu kedicikler bana merhaba demek için iki erkek kardeş olarak yolumuza çıkmışlardı.


Afrika’da eksik kalan tek büyük kedim Leopar’dı artık. Saat 10.30 civarı savanda ikram edilen bir ara öğün, bu ara öğünde kedi bulma sevinci ile yapılan dans.

Saat 12'de kampa dönüş ve bir brunch. Bu gezilerde kilonuzu koruyabilmek için endokrinoloji uzmanı olsanız da yok olmuyor işte… Yiyecekler muhteşem. Arkadaşlarımız bize hep soruyorlar “siz orada yiyecek ne buluyorsunuz” diye. Gerçekten neredeyse parmaklarımızı yiyeceğimiz lezzette, tüm dünya mutfağından lezzetleri Afrika mutfağı ile birleştirmeyi, bunca ıssızlık içinde, nasıl başarıyorlar bilmiyorum ama hayranlık duyuyorum. Bu öğle yemeğimizde masada konuklarımız vardı, “maymunlar!”

Lobi çadırının her yerini istila etmiş, hırsızlıkta ustalaşmış masada ne varsa hızla mideye indiriyorlardı. Burası onlara ait bir bölgeydi esasında ve istilacı olan bizlerdik. Kendi aralarında binbir ses çıkararak adeta konuşan bu şirin hayvanların bence en azından yiyeceğimizi paylaşmaya hakları vardı.

Bu tür kamplarda klasik bir düzen var saat 12'deki brunchın ardından 4'teki çay saatine kadar boş vaktiniz oluyor. Sabah çok erken kalktınız uyuyayım diyorsanız siz bilirsiniz ama biz genelde ya çadırımızın önündeki küvetten bozma su birikintisine girip önümüzdeki gölete su içmeye gelen hayvanları seyretmeyi tercih ediyorduk.

Ne de olsa akşam erken uyuyoruz ve Afrika günlerimiz sayılı.

Kamptaki son öğleden sonra safarimizde bir gün önceki aslan ailesinin yanına gitmek için rehberimize rica ettim. Benim aşkım büyük kediler, “kedilerin peşinde kendimi buldum ben” Yanlarında gördüğüm her şey de hayatın keyfi… Ve evet yine aynı yerdeydiler ve bu sefer yanlarında sürünün başı ormanların kralı erkek aslan da vardı.

Bu ödülle Afrika'nın bu bölümlük rüyasının sonuna gelmiştik. Siz rüyanın diğer bölümünü bir sonraki yazımda ya da gezgindoktor.com siztesinde okuyabilirsiniz.