Provence'da Bir Gün Turu

2015 yılı haziran ayında Marsilya’ya yaptığım gezi kapsamında Canabier Caddesi’ndeki turizm bürosundan (http://www.marseille-tourisme.com/en/) Gabrielle’in yardımlarıyla Provence bölgesinde günübirlik turlar yaptım. Bunlardan biri de “Provence’ta Bir Gün” (A day in Provence-) adındaydı. Fiyatı ise kişi başı 109 EUR.

Turu düzenleyen şirket: “Provence Connection”. Rehberimiz Simone. Programa göre Arles’le (“Arle” diye okunuyor) başlıyoruz. Bouches du Rhone iline bağlı küçük bir şehir burası. Ama kocaman bir nehir var bu şehirde. 812 kilometre uzunluğu ileFransa’nın ikinci en uzun nehri olan ve suyu bol Rhône Nehri Arles’ten geçerek ve delta (Camargue Natural Regional Park) oluşturarak Akdeniz’e dökülüyor. Sanırım deniz ulaşımına da katkı yapıyor. Kocaman gemiler gördüm nehir üzerinde…

Ayrıca Roma Tiyatrosu ile ünlüymüş Arles. Sanıyorum restorasyondaydı. İçine giremedik. Ama oldukça büyük görünüyor. Etrafında dolanıp birkaç kare fotoğraf çektim ama daha sonra o fotoğrafları yanlışlıkla silmişim. Arenanın yanında bir de küçük tiyatro var. Küçük dediysem göreli olarak… O da oldukça büyük aslında. Rehber Simone’un söylediğine (ve gösterdiği makete göre) Büyük Tiyatro adeta yeniden inşa edilecek gibi…

Eski Arles’te dar sokaklar arasında dolaştık bayağı. Güzeldi. Ünlü ressam Van Gogh’un zamanında sıkça gittiği ve hatta resmini yaptığı kafeteryanın fotoğraflarını da çektim.

Van Gogh Kafe

Keşke biraz daha vakit geçirebilseydik Arles’de. Ama tekrar gelmeyi umut ediyorum (http://www.arlestourisme.com/en/ )

Arles’den sonraki durağımız Unesco Kültür Varlıkları Koruma Listesi’ndeki Port Du Grand’dı (Büyük Köprü- http://whc.unesco.org/en/list/1321 ). Oldukça etkileyici bir görüntü veren bu 3 katlı köprü de bir Roma eseri. Su kemeri halen kullanılmıyor ama köprüden karşıya geçilebiliyor, bizzat karşıya geçtim, fotoğraflar çektim ve hatta bu yüzden grubu beklettim.

Büyük Köprü

Vakit epey ilerledi neredeyse 13.30’a gelmek üzere ve dolayısıyla karnımız zil çalmaya başladı. Artık yemek molası zamanı. Ama mola Avignon’da verilecekmiş.

Avignon da Rhône Nehri kıyısında ve surlarla çevrili güzel bir kent. Fotoğraflarından bildiğim bir tarafı yıkılmış o meşhur köprüye yakın bir yerde park edip surlarda sonradan açılan ve bir tür Yeni Kapı olan kapıdan şehre giriyoruz. Biraz yürüdükten sonra Avignon’daki Papalık Sarayı’ndayız. Rehber sarayın oldukça büyük olduğunu isteyenin gezebileceğini ama geç kalınma riskinin yüksek olduğunu söyledi.

Papalık Sarı

Bu yüzden ben de molayı yemek ve dinlenme ile geçireceğim. Meydanda sarayı karşıma alınca hemen sağdan dönünce köşede yer alan Restaurant Le Lutrin’de öğlen yemeği. Günün tabağı ördekmiş. Gluten ve diğer alerji sorunları için menülerinde yemek içeriklerini  tablo halinde göstermeleri takdire şayandı.

Retaurant Le Lutrin menusu

Ama buğday alerjim nedeniyle yemeği sossuz isteyince ve üzerine bir de ördeğin tüylü derisini görünce kendimi biraz zorladığımı itiraf etmem lazım. Neyse ki yanında gelen kat kat patates, sunumu ve lezzeti ile biraz telafi etti. Ayrı küçük bir kapta gelen küçük küp küp doğranarak kızartılmış ve soslanmış sebzeler de oldukça lezzetliydi. Üzerine bir de kahve gelince elegant bir ortamda öğlen yemeği yemiş olduk.

Ördek

Yemekten sonra restaurantın bulunduğu cadde üzerinde biraz yürüdüm. Burada binalar oldukça dikkat çekiciydi. Bunlardan birisi Opera Binası’ymış bir diğer bina Belediye Binası ve binanın duvarında “Liberte Egalite Fraternite” (Özgürlük Eşitlik Kardeşlik) yazıyor.

Avignon Opera Binası

Avignon hakkında daha fazla bilgi için turizm bürosunun websitesini ziyaret etmenizi öneririm: (http://www.avignon-tourisme.com/home-1-2.html).Sonraki hedefimiz Saint Remy’deki ünlü ressam Van Gogh’a da ilham veren ve pek çok tablolarının konusunu oluşturan manzaraları fotoğraflamak… Önde Van Gogh’un resimlerinin fotoğraflarıyla tabii… Fotoğraf içinde fotoğraf. Sanat içinde sanat yani… “Etrafta zeytin ağaçları arkasında yaz “ dediği gibi şarkıcının… Yoksa o “önde zeytin ağaçları arkasında yaz” mıydı?

Les Baux-de- Provence da çok etkileyici güzel bir köydü. Wikipedia’ya göre “Les Baux adı Oksitanca'nın lehçelerinden Provançal ‘baou’ (kayalık sırt) kelimesinden” geliyormuş. Daracık sokaklar, yıllanmış taş duvarlar, taş ve demirin uyumu harikaydı. Hele de köyden manzara enfesti… (http://chateau-baux-provence.com/en/home )

Les Baux-de- Provence

Ama köyde her santimetrekareyi değerlendirmiş olduklarını görmek hem sevindirici hem de üzücüydü. Sevindiriciydi kısa zamanda pek çok fotoğraf sergisi ve bir de resim sergisi gezme olanağı verdi bana.

Les Baux-de- Provence

Üzücüydü çünkü hediyelik eşya satıcıları ve yeme içme yerleriyle doluydu. Taşlar Ortaçağ'a ait olsalar da satılık objeler ve sağdan soldan her yerden çıkan insanlar bugünü sürekli hatırlatıyordu. Çok kalabalıktı… Aslında köyün üst kısmında çok az insan yaşıyormuş. Ama bu küçük köy Fransa’nın en güzel köylerinden biri olduğundan her yıl milyonlarca turist ziyaret ediyormuş. Ben de o milyonlardan biriydim ve Les Baux-de-Provence’i görmekten mutlu oldum.

Les Baux-de- Provence

Saat 17.00’ı geçe bu köyden hareket ettikten sonra 18.00’a doğru tekrar Marsilya’da Canabier Caddesi’ndeydik. Turizm ofisi kapanmadan akşam şehirde ne gibi etkinlikler olduğunu öğrenmek istedim. Bu gece ücretsiz Flamenko gösterisi varmış. Longcham Palais’nin hemen arkasındaki parkta, S.Avanue metro çıkışı karşısında…

Gösterinin yapılacağı yeri zorlukla bulsam da günün bonusuydu. İspanya’da olsam böyle bir fırsat bulamazdım herhalde. İlk defa gerçek bir Flamenko gösterisi izledim. Özgün ve ilginçti. Adamın şarkı söyleyişi, kadının sert dansı ve yüz ifadeleri… Marsilya ve Provence’ta güzel bir gün daha…