Adı Savaşla Özdeşleşmiş Uzak Ülke: Vietnam / Saigon Ve Cu Chi Tünelleri (5)

Ho Chi Minh…

Başkent değil. Ulusal kahramanlarının anıt mezarına ev sahipliği de yapmıyor. Yine de bu kalabalık şehir, Ho Amca’nın ismini taşıyor. Savaş bitip Saigon’un 30 Nisan 1975’te düşmesinden yaklaşık 1 yıl sonra, galip Kuzeyliler şehrin adını Saigon’dan Ho Chi Minh’e çevirmişler… Eski anti-komünist, ABD yanlısı şehrin komünizmin simge isimlerinden Ho Chi Minh’in adını taşıması, nasıl desem biraz zorlama olmuş sanki. Bence Ho Amca hayatta olsa, kesin şehrin adının Saigon olarak kalmasını isterdi...

Ho Chi Mihn’deki ilk gecemde Quan 1’deki (1. Bölge, Paris’teki “Arondissement”ler gibi) otelimizin civarında Rolex, Louis Vuitton, Bvlgari ve daha pek çok lüks mağazayı gördüğümde fark etmiştim şehrin ismiyle kendisi arasındaki çelişkiyi…

İzninizle bu yazıda Ho Chi Minh yerine Saigon ismini kullanacağım. Neden derseniz hem az önce sözünü ettiğim “çelişki”den hem de her seferinde Ho Chi Minh yazmak gerçekten çok sıkıcı; (Shift-H-o-space bar-shift-C-h-i-space bar-shift-M-i-n-h, yoksa -h-n miydi?)

O Aralık sabahı erkenden, çok sevdiğim Hoi An’dan önce yeniden Da Nang’a; havalimanına, oradan da Saigon’a geçtik. Da Nang-Saigon arası yaklaşık 1 saat 15 dakika sürüyor. Saigon’a giriş kapımız, ülkenin en büyük havalimanı; Tan Son Nhat Uluslararası Havalimanı ve kodu da SYG, sanki benim bu şehre Saigon dememi haklı çıkarır gibi…

Vietnam’ın en büyük şehri, 9 milyonluk Saigon’da 4 milyon da motosiklet varmış. Havalimanından çıkar çıkmaz zaten bunu fark ediyorsunuz. Sanki her yönden üzerinize doğru akan bir motosikletliler ordusu var. Bazıları tek, bazıları 2 kişi, hatta aynı motosiklete 4-5 kişi, çoluk çocuk binenleri bile görmek mümkün, keza motosikletiyle olmadık eşya taşıyanları da. Hatta “Xe Om” denilen motosiklet taksiler bile var. Fakat herkes kasklı… Vietnamlıların, ismi “Kask Yasası” olan bir yasaları ve bu konuda ciddi yaptırımları varmış. Ne diyelim; sokaklarımızda henüz bu kadar çok motosikletli olmasa da darısı başımıza… Bir de onca motosiklet ve onca kask olunca doğal olarak bir de tarz gelişmiş tabii ki; rengârenk, farklı tip ve modellerde o kadar güzel kasklar var ki… Eminim bu ülkede her yıl değişen bir kask modası bile vardır.

Yeri gelmişken “Neden maske takıyorlar ki?” sorusunun yanıtını vermeli; fotoğraflarda da görebileceğiniz gibi Vietnam’da neredeyse tüm motosikletliler eski Amerikan filmlerinde kovboyların taktığına benzer maskeler takıyorlar. Hatta bayan sürücülerin pek çoğu maskenin yanında eldiven de takıyor. Bunun da nedeni Vietnam halkının güzellik anlayışı. Vietnamlı kadınlar -ve tabii ki erkekler- soluk bir teni, güneşten yanmış bir tene kıyasla çok daha güzel bulduklarından, korunmak için bu maske ve eldivenleri takıyorlarmış.Saigon’daki ilk durağımız; aslında programda olmamasına rağmen bir dostumun tavsiyesi ile gittiğimiz -ve çok da iyi ettiğimiz- Jade Emperor Pagoda oldu (Yeşim İmparator Pagoda veya Tapınağı, Vietnam dilindeki ismiyle; Pagoda Phuoc Hai Tu). Pagoda, 1900’lü yılların başında Saigon’da yaşayan Kanton (Güney Çin) Topluluğu tarafından inşa edilmiş. Taocu bir tapınak ve Taoizm’in en önemli tanrısı Jade İmparatoru’na adanmış.

Pagoda’nın bahçesindeki büyük kazandan etrafa yayılan tütsünün kokusu, ilginç mimarisi ile birlikte Pagoda’ya farklı ve mistik bir hava veriyor. İçerisi ise gerçekten çok ilgi çekici; Taocu ve Budist efsanelerden sahnelerin canlandırıldığı sunaklar, her biri birer sanat eseri ahşap oymalarla dolu odalar ve bir de çocuk sahibi olmak isteyen kadınların adak adadığı bir bölüm var. Bir de bahçede içerisinde onlarca kaplumbağa olan bir havuz var. Asya kültüründe kaplumbağa, uzun yaşamın simgesiymiş. Vietnam kültüründe ise ayrıca servet ve şans getirdiğine inanılıyormuş. İçerisinde onlarca kaplumbağa bulunan havuzu nedeniyle bu Pagoda “Kaplumbağa Pagodası” olarak da adlandırılıyormuş. Saigon’a gidecek olursanız görülecek yerler listenizde mutlaka olmalı derim.

Ardından başkentin bir zamanlar Fransız sömürgesi olduğunu, mimarisiyle gözünüze sokan bölgesine gidiyoruz. Bu bölgeye geliş amacımız Saigon Merkez Postanesi’ni ziyaret etmek. Postane, 1886-1891 yılları arasında ünlü Gustave Eiffel tarafından inşa edilmiş. Halen aktif bir postane olarak çalışıyor ve Vietnam’ın da en büyük postanesiymiş. Bu büyük binanın içerisinde bir kafe ve güzel de bir hediyelik eşya dükkânı var. Her gittiği yerden bir tişört almak gibi bir alışkanlığı olan biri olarak söyleyebilirim ki; tüm Vietnam’da gördüğüm en güzel tişörtler buradaydı...
 
Merkez Postane’nin hemen karşısında da Notre Dame Katedrali var (Saigon Notre-Dame Basilica). Bu bina da Fransızlar tarafından 1800’lü yılların sonunda yapılmış. Açıkçası orada bulunduğumuz kısa sürede katedralin kendisinden çok, fotoğraf çektiren bir gelin ve damadın fotoğraflarını çekmekle meşguldük.

Merkez Postane ve Notre Dame’ı gördükten sonraki durağımız; Cu Chi Tünelleri idi (Ku Çi diye okunuyor).

Başkent Saigon’a komşu Cu Chi bölgesindeki aynı isimli tüneller, günümüzde Vietnam halkının kendilerinden çok daha üstün silahlara sahip Amerikalılara karşı kazandıkları zaferi sergiledikleri bir Savaş Müzesi’ne dönüşmüş. Bana da sorarsanız; Vietnamlıların nasıl olup da Amerikan Savaşı’nı kazanabildiklerini anladığınız yer burası…

Savaşın en yoğun olduğu dönemde sadece bu bölgedeki tünellerin toplam uzunluğu 250 kilometreyi buluyormuş; Saigon’un burnunun dibinden Kamboçya sınırına kadar uzanan büyük bir yeraltı ağı… Amerikalılar için tuzaklarla dolu, yer yer birkaç katlı olan bu tünel şebekesi içinde; pek çok komuta merkezi, hastane, mutfak, küçük çapta silah fabrikası, cephanelik ve yaşama alanları mevcutmuş. Hatta Hue’yi anlatırken söz ettiğim Tet Saldırısı da bu komuta merkezlerinden birinde planlanmış…

Aslında Cu Chi’nin killi kızıl topraklarında ilk tüneller, sömürgeci Fransızlara karşı direnirken 1940’lı yıllarda inşa edilmiş. Daha doğrusu ilkel aletlerle, çoğu zaman elle kazılmış. O yıllardaki amacı, köyler arasında gizli iletişimi sağlamak ve Fransızlardan saklanmakmış. 1960’lı yıllara gelindiğinde Güney Vietnam’a karşı eylemlerde bulunan Kuzeyli Viet Conglar tünellerin stratejik önemini fark edip bölgenin kontrolünü ele geçirmiş, yeni tüneller inşa etmiş. Tüneller sayesinde Saigon’a casuslar gönderip,  terörist eylemler düzenlemişler. Güney Vietnam Hükümeti olayı kontrol altına almak istediyse de bu işte oldukça beceriksiz kalmış. Hatta Güneylilerin bu beceriksizlikleri sonucunda Viet Conglular o kadar güçlenmişler ki başkent Saigon’a sadece 30 kilometre mesafedeki Cu Chi şehrinde bir geçit töreni bile yapmışlar. Bir rivayete göre ABD Başkanı Jonhson; “Güney Vietnam elden gidiyor” diye düşünmüş olmalı ki bu olayın üzerine Amerikan askerlerini buralara göndermeye karar vermiş.
 
Amerikalıların Vietnam’a geldiklerinde ilk işi Viet Cong tehdidi ile başa çıkmak için Cu Chi şehrine büyük bir üs kurmak olmuş, gelgelelim üs bölgelerinin tam da tünel ağının üzerinde olduğunu fark edememişler. 25. tümenlerindeki askerlerin geceleri çadırlarında uyurken nasıl olup da vurulduklarını anlamaları aylar sürmüş...
 
Amerikalılar tünelleri bulmak ve imha edebilmek için bir sürü yol denemiş; kocaman dozerlerle pirinç tarlarını ve ormanın bazı kesimlerini dümdüz etmişler, köyleri boşaltmışlar, sık ormanda görüş sağlayabilmek için uçaklardan yaprakları döken kimyasal ilaçlar püskürtmüşler, Napalm ile ormanı yakmaya çalışmışlar. Fakat ne tünelleri bulabilmişler ne de ormanı yakabilmişler. Napalmın yarattığı yüksek ısı bölgenin aşırı nemli havasıyla birleşince sağanak yağmurlara neden olmuş.

Viet Cong ve Tüneller yine de ayakta kalmış…

Teknolojiden bir sonuç elde edemeyen Amerikalılar bu kez tünellerde savaşacak birlikler oluşturmuşlar. “Tünel Fareleri” denilen bu askerler yer altında Viet Conglularla göğüs göğüse savaşmışlar ama çok fazla kayıp vermişler. Ardından Amerikalılar, Alman kurt köpeklerini kullanmışlar. Bu kez de Viet Conglular köpeklere dost gibi kokabilmek için Amerikan sabunlarıyla yıkanmışlar, ele geçirdikleri Amerikan üniformalarını giymişler. Tünel havalandırmalarının ağzına acı kırmızıbiber koymuşlar, hayvanlar koku alamadıkları gibi bir de burunları yanmış.
 
En sonunda Amerikalılar bölgeyi serbest saldırı bölgesi ilan etmişler; yani topçular geceleri rastgele ateş açmış, savaş uçakları görev sonrası kalan bombalarını ve Napalmlarını bölgeye bırakmış.
 
Viet Cong ve Tüneller yine ayakta kalmış...

Nihayet Amerikalılar dev B 52 Bombardıman uçaklarıyla gerçekleştirdikleri “Carpet Bombing” ile tünellerin büyük kısmına ancak zarar verebilmişler. Carpet Bombing denilen şey de seçilmiş bir alandaki her noktaya en yoğun hasarı verebilmek için seri halde binlerce bomba bırakarak yapılan bir bombardıman şekli… Yani bildiğiniz; her şeyi yerle bir etmek. Amerikalıların en sonunda başarılı olduğu bu operasyon 1960’lı yılların sonunda gerçekleşmiş ancak, fakat iş işten geçtikten sonra… Askeri olarak “gereksiz” bulunan bu operasyona kadar tüneller işlevlerini tamamlamışlar zaten. Artık Amerika’nın savaşı kaybetmesi kaçınılmazmış.
 Chu Chi’deki Savaş Müzesi’nde önce birkaç baraka geziyorsunuz. Bir tanesinde, duvarın üzerinde tünellerin yapısını gösteren büyükçe bir şema var. Bir diğeri Cu Chi Tünelleri ile ilgili bir belgeselin gösterildiği salon. Ardından Viet Cong üniformalı bir rehber eşliğinde cangıla doğru gidiyorsunuz (Cangıl yerine kullanabileceğim Türkçe bir sözcük varsa biri bana öğretsin lütfen!). Burada rehber size tünellerden küçük bir bölümü gösteriyor. Dilerseniz, Batılı turistlerin standartlarına göre genişletilmiş bu tünelde 25-30 metre kadar yeraltında çömelerek yürüyebilirsiniz de; tabii ki fiziğiniz uygunsa, her ne kadar genişletilmiş olsa da tünel hala çok dar çünkü.

Tünel demonstrasyonunun ardından bir süre cangılda dolaştım. İnsanı neredeyse boğacak denli nemli havada, gökyüzünü kapatan yüksek ve sık ağaçların arasında dolaşırken sanki Müfreze’nin (http://www.imdb.com/title/tt0091763/) Willem Dafoe’su veya Tom Berenger’i bir ağacın arkasından çıkıverecekmiş gibi geliyor. Bu arada, benim anımsadığım Cu Chi Tünelleri’nin geçtiği Amerikan Savaşı filmlerinden biri de Müfreze’dir. Oradaki tünel girişindeki bubi tuzağı sahnesini, filmi izleyip de hatırlamayan yoktur sanırım.

Tüm bu Savaş Müzesi Kompleksi’nde tek hoşuma gitmeyen yer ise turistlerin para karşılığında savaş sırasında kullanılan silahlarla ateş edebildikleri atış poligonu oldu. Bu poligonda Viet Congluların AK47 veya Amerikalıların M16 tüfekleriyle parasını ödeyip istediğiniz kadar ateş edebiliyorsunuz. Silahları sevmemem bir kenara, yıllar sonra bir sürü Amerikalı turistin gelip de burada mermi başına 1,25 dolara AK47 ile ateş edip, askercilik oynaması sanki bu tünellerde yaşamını yitirenlere saygısızlık gibi geldi bana…

Cu Chi sonrası Saigon’a döndük. İzlediğim bir sürü Amerikan Savaşı filminden bölük pörçük sahneler, yol boyunca zihnimde gezip durdu.

Etiketler

Çağlar Erözgen

Yazar Hakkında

Çağlar Erözgen

Antalya'da yaşayan bir İzmir'li. Hekim. Gezmek için çalışan bir seyahat bağımlısı. Fotoğraf çekmeye pek meraklıdır. Kitap okur, film izler ve naçizane blogunda yazar.