Doğuda Venezuela ve Brezilya, batıda Pasifik Okyanusu, kuzeybatıda Panama, güneyde ise Ekvator ve Peru ile sınırı olan Kolombiya’nın yüzölçümü 1.141.748 km2 dir. 46 milyon nüfusu ile Güney Amerika’nın Brezilya’dan sonraki ikinci kalabalık ülkesidir.

Kolombiya Güney Amerika’da her iki okyanusa; yani Atlas ve Pasifik okyanuslarına sınırı olan bir ülke. Ülkenin Atlas Okyanusu kıyılarında bulunan, denize sıfır mesafedeki SANTA MARTA tepelerinin yüksekliği 5.700 metreyi bulmaktadır. Bu özelliği ile Santa Marta dünyada denize sıfır noktasındaki en yüksek dağ olma özelliği taşıyor. (Everest’in gövdesi 5.300 metre yükseklikteki bir plâto üzerinde yer alıyor.)

Resmi dili İspanyolca ve İngilizce olan Kolombiya’da para birimi Kolombiya Pezosu’dur (COP). Bir dolar yaklaşık 1.700 – 1800 COP. Türkiye’den 7 saat geride olan ülkenin uluslararası telefon kodu: +57’dir.

Başkent Bogota, ülkenin en kalabalık şehridir. Diğer önemli şehirleri Medellin, Cali ve Barranquila’dır.

Kolombiya’nın geniş coğrafyasında 1.600’ün üzerinde nehir var. Devamlı yağan yağmurlar da nehir sayısının fazlalığında bir etken.

Toprakları hem yer altı kaynakları açısından hem de tarım ürünleri açısından oldukça zengin.

En önemli yeraltı zenginliği zümrüt. Zümrüt bakımından üretim ve ihracat olarak dünyada ilk sırada. Petrol, doğalgaz, kömür, demir, nikel, altın ve bakır açısından da hatırı sayılır bir zenginliğe sahip olan Kolombiya, Amerika’ya en çok kömür satan ülke konumunda.

Tarım ürünlerinde ise ilk sırada tabii ki meşhur Kolombiya kahvesi yer alıyor. Kahve üretim ve ihracatı açısından dünya sıralamasında bir numara. Muz üretimi bakımından ise dünyada üçüncü.

Dünyadaki bitki ve hayvan çeşitlerinin en az %15’ine sahip olan Kolombiya, çiçekçilik açısından da hatırı sayılır bir yere sahip. Amerika’ya giden toplam çiçeklerin yarısının bu ülkeden gittiği söyleniyor

Ülkenin tarihi, klasik Latin Amerika tarihi ile örtüşüyor. İspanyolların ülkeye gelip yerleşmesi 1532’ye rastlıyor. Ardından 1538 senesinde İspanyollar, Bogota kentini kuruyorlar.

Yıllar sonra, 1822 yılında SİMON BOLİVAR’ın İspanyollara karşı başlattığı savaş neticesinde Venezuela, Peru ve Panama’yı da kapsayan GRAND KOLOMBİYA adlı ülke kuruluyor. Bu ülke o dönemde kıtanın en büyük ülkesi oluyor. Ancak bundan birkaç yıl sonra Fransız ihtilalinin tüm dünyayı etkilemesi sonucu, bu birlik dağılıyor ve yeni bağımsız ülkeler ortaya çıkıyor.

1886 senesinde ülkeye kıtayı keşfeden Kolomb’un adı veriliyor. O dönemde ülkeye dahil olan Panama 1903 yılında, ABD yardımı ile Kolombiya’dan ayrılıp bağımsızlığını ilan ediyor.

Kolombiya pek çok Güney Amerika ülkesine göre çok daha kozmopolit. Halkın %60’ını yerel nüfus ve Avrupa karışımı melezler oluşturuyor. %20’si İspanyol kökenli Avrupalılar ve geri kalanlar göçmenler…

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Lübnan’dan göç etmiş olan ve EL-TURCO olarak adlandırılan topluluk da göçmenler grubu içerisinde. Osmanlı İmparatorluğu’ndan göçen Ermeniler ise ARMENIA adı ile anılıyorlar. Kolombiyalı şarkıcı SHAKIRA’nın da bu gruba mensup olduğu söyleniyor. Armenia kasabası zamanında Ermeni cemaatinin yerleştiği bölge. Hatta günümüzde kasaba meydanında bir deve heykeli yer alıyor.

Kolombiya’daki halkı kıyılı ve Mestizo (Kızılderili-beyaz melezi) olan Gabriel Garcia Marguez iki farklı grup olarak tanımlıyor. Karayip Denizi kıyılarında yaşayan korsanların ve kaçakların torunlarının kölelerle karışımından oluşan topluluğa Kostenoslar yani Kıyılılar, ülkenin orta kesimindeki daha resmi, aristokratik ve etnik bakımdan çok karışık olmayanlara ise Cachacoslar yani Kibarlar diyor.

Gabriel Garcia Marquez, Kolombiya ile özdeşleşmiş bir yazar. 1927 senesinde Bogota yakınlarındaki Aracataca kasabasında dünyaya gelmiş. 1946’da ailesinin baskısı ile Colombia Üniversitesinde Hukuk okumuş. Ancak okulu yarım bırakarak şiir ve edebiyatla ilgilenmeye başlamış. Asıl üne kavuşması ise 1967’de yazdığı “Yüzyıllık Yalnızlık” romanından sonra oluyor. Bu roman basıldığı yıl 10 milyondan fazla satmış. 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü almış.

Kırmızı Şehir Bogota

Kolombiya’nın başkenti olan Bogota, 8 milyona yakın nüfusa sahip. Ülkenin en kalabalık kenti. Deniz seviyesinden 2625 metre yükseklikte yer alan Bogota, Bolivya’nın başkenti La Paz ve Ekvator’un başkenti Quito’dan sonra dünyanın en yüksek rakımlı üçüncü başkenti.

Yüksek rakıma sahip olduğu için de buradaki nem ve sıcaklık insanı bunaltmıyor.

Evlerde kırmızı tuğla kullanımı çok yaygın. Bu nedenle kentin lakabı “Kırmızı Şehir”.

Latin Amerika’nın en önemli üniversite kentlerinden biri olan Bogota (diğeri Santiago),  Kolombiya’nın da eğitim – öğretim cenneti. Kolombiya’daki toplam üniversite sayısı 360. Bunların 72’si ise Bogota’da. Ülkedeki üniversitelerin %70’i devlet üniversitesi, %30’u ise özel üniversite. Bogota’daki en büyük üniversite Los Andes Üniversitesi. Bunun yanında lise ve kolej sayısı da bir hayli fazla. 2700 devlet lisesi ve 600 özel kolej bulunuyor.

Üniversite ve öğrenci sayısının fazla olması, doğal olarak gece hayatına da yansımış. Şehirde oldukça fazla gece kulübü ve bar yer alıyor. 24 saat yaşayan şehirlerden biri.

Bogota’da mutlaka görülmesi gerekenler La Candelaria Bölgesi, İspanyol koloniyal döneme ait renkli binalar, müzeler, üniversiteler ve kütüphaneler…

Kentin en önemli meydanı Bolivar Meydanı yani Plaza de Bolivar. Şehrin kalbi bu meydanda atıyor diyebilirim. Dikdörtgen şeklinde Simon Bolivar Meydanı ulusal yönetim merkezi. Ortada Simon Bolivar’ın heykeli, heykelin bir elinde kılıç, diğer elinde yapacağı devrimlerin listesinin yazılı olduğu bir bildiri var.

Meydan çevresinde koloniyal dönemden kalma çok sayıda askeri ve yönetim binaları yer alıyor.

Bolivar meydanı tarihi dokusu ile muhteşem bir meydan. Meydana bakan Navinyo Sarayı'nın dış cephesinde dev karınca figürleri yer alıyor. İnsan boyundaki karınca figürleri çok güzel yapılmış. Başbakanın hem evi hem ofisi olan Case de Navinyo, ismini ilk devlet başkanları Antonia Navinyo’dan almış.

Çevrede birbirinden güzel mimari ile  yapılmış olan Parlamento Binası, Primada Katedrali,Palacio Justica Sarayı, katedrale bağlı dini alışveriş merkezi, Kardinal’in çalışma ofisleri, kongre binası, belediye meclis binası yer alıyor.

Parlamento binası karşısındaki senatörlerin bulunduğu binaya aşağıdan tünel ile bağlanıyormuş. Adalet sarayı olarak da bilinen Palacio Justica Sarayı bağımsızlık mücadelesinin ilk başladığı yermiş. Küçük beyaz – yeşil tonlarındaki balkonu ile dikkat çekiyor.

Hemen bu binaların arkasında Coloniyal Quarter denilen bölge yer alıyor. Bu bölge korumaya alınmış. Tarihi eserlerin yanı sıra meydanı süsleyen diğer unsurlar ise seyyar satıcılar, sokak sanatçıları, turistler, askerler, dilenciler ve sarhoşlar…

Her köşeden çikolata ve kahve kokuları yükseliyor. Kolombiya’nın en gözde kahve zinciri ise Juan Valdez Cafe. Bu cafede mutlaka kahve ya da kakao içmelisiniz. Hesabı öderken ekstra bahşiş vermenize gerek yok çünkü hesapta %10 bahşiş otomatik olarak ilave edilmiş olarak geliyor. Bu %10’luk oran faturada “Propina” olarak yazılıyor.

Kentte iki tane mutlaka görülmesi gereken müze var. Bunlardan ilki Museo del Oro, yani Altın Müzesi. Giriş ücreti 3.000 COP. Burası dünyanın en geniş altın koleksiyonuna sahip müzesi. Müzenin içinde 34 bin parça altından yapılmış obje sergileniyor.

Müzedeki en önemli parçalardan biri 1939’da bulunan ve farklı açılardan bakıldığında ağız, göz, buruna sahip bir yüzü andıran vazo.

Bunun yanı sıra altından yapılmış savaşçı kadın ve erkek kıyafetleri, altın sütyen, başlık, kemer, küpe ve masklar oldukça ilgi çekici.

Kolombiya zümrüt ihracatında dünyada bir numara olduğu için müzede de zümrütten yapılmış çeşitli objeler var.

Müzenin son bölümünde ise El Dorado yani Altın Efsanesini anlatan bir sinevizyon gösterisi izleyebiliyorsunuz. Bu bölüm de efsane kadar etkileyici.

El Dorado İspanyolca “altınla kaplı” demek. 1530’da Gonzale Jimenez, Kolombiya’nın And dağları bölümünde Muiska yerlilerinin kabile reisini görür. Bu kabile reisi göreve başlamadan önce bir müddet kadınsız ve tuz yemeden bir mağarada yaşar. Mağaradan çıktığında ilk iş olarak Guatavita gölüne gider ve burada ilâhlarına tapınmaya başlar. Ancak tapınmadan önce de soyunup tüm vücudunu altın tozu ile kaplar. Ardından 4 kişinin taşıdığı altın bir sala binerek tek başına göle girer ve dini ritüellerini gerçekleştirir. Altın tozundan tamamen temizlenmesi ile dini ritüel sona erer. Bunu gören Gonzale Jimenez, bu durumu çevresi ile paylaşınca ağızdan ağza El Dorado diye bir yerde altından bir kral yaşadığı efsanesi yayılmış. Aradan yıllar sonra General Pizaro’nun kardeşi Gonzalo, Rio Napo nehrini boydan boya takip ederek, altın kral ülkesini aramış ama bulamamış. Ancak 1969 yılında efsanenin çıktığı yerde, Guatavita gölü yakınlarında altından yapılmış bir sal bulunmuş. İşte bu sinevizyon gösterisi de bu hikayeyi anlatıyor.

Müzenin çıkışında yöresel kıyafetli Kolombiyalı kızlar fotoğraf çektirmek için birbirleri ile yarış içindeler. Tabii biz de bir iki fotoğraf çektiriyoruz.

Müze çevresinde çok sayıda küçük tekerlekli tezgahlar var. Bu tezgahlarda daha çok sıkma meyve suyu, kahve gibi içecekler satılıyor.

Diğer önemli müze ise Botero Müzesi (Donacion Botero).

Bu müzede şişman figürleri ile ünlü Fernando Botero’nun eserleri sergileniyor.

Aynı zamanda müzede Picasso, Dali, Monet gibi sanatçılara ait bazı eserler de yer alıyor. Müzede para koleksiyonlarının sergilendiği küçük bir bölüm de var. Müzenin çıkışında hediyelik eşya dükkanında Botero’nun eserlerinin replikaları satılıyor. Botera Müzesi’nin bulunduğu bölgede tek ya da iki katlı rengarenk evler arasında yürümek oldukça keyifli.

Buradaki evlerde eskiden İspanyol asilzadeleri oturuyormuş. Bu evlerin mutfak kısmının arkasında da mutlaka küçük bir oda bulunurmuş. Bu odalarda asilzadelere hizmet eden fakir ailelerin 15-16 yaşlarındaki kız çocukları kalıyormuş.

Kent oldukça kozmopolit olduğundan pek çok dine ait ibadethaneler var. Kanderalya Bölgesi'ndeki sarı renkli Kanderalya Kilisesi oldukça etkileyici.

Yine bu bölgede önünde ağaç figürü olan bir kütüphane var. Önünde ağaç figürü olmasının sebebi ise ağacın bilgeliği temsil ediyor olması.

Yol üzerinde gördüğümüz Casa de Maneda yani Ulusal Banka ise yıllarca darphane olarak hizmet vermiş.

Yol üzerindeki pembe, yeşil, gri, sarı renkli 2-3 katlı koloniyal dönemden kalan binalar arasında yürüyoruz. Bu caddede yer alan Askeri Müze önceleri güzel sanatlar akademisi imiş, daha sonra askeri müze olmuş.

Calle del Coliseo caddesi oldukça etkileyici. Bu caddenin bir tarafı İspanyollar (Güney İspanya, Granada) dönemine ait koloniyal binalardan oluşuyor. Diğer tarafında yer alan binalar ise cumhuriyetçi mimariye örnekmiş, İtalya ve Fransa’dan etkilenmiş.

Eski tiyatro binası “Theatre Colomb”. Mimaride İtalyan tarzı çok net göze çarpıyor. Mimarı da İtalyan.

Tiyatro binasının karşısında ise San Carlos Sarayı yer alıyor. İlk devlet başkanı için yapılmış olan bu sarayda yurt dışından gelen üst düzey politikacılar ve siyasetçiler ağırlanıyormuş.

Yine bu cadde üzerinde Simon Bolivar’ın 1825-1830 yılları arasında yaşadığı evi görüyoruz. O dönemde Simon Bolivar’a suikast girişimi yapılmış ve yaşadığı evin penceresinden kaçarak hayatı kurtulmuş. O nedenle bu pencere Bogota’da turistlerin en sık ziyaret ettiği yerlerden.

Bu evin hemen ilerisinde ise Simon Bolivar’ın eşinin yaşadığı ev bulunuyor. Bu eve Casa de Manuelita deniliyor.

İnsan Hakları Komisyonu’na ait ev de bu cadde üzerinde yer alıyor. Evin önünde etkileyici bir heykel var. Fransa’da yazılan İnsan Hakları bu evde İspanyolcaya çevrilmiş.

Bogota’nın en eski okullarından biri olan San Bartelomo Okulu, ilk orta ve lise seviyesinde eğitim veriyor. 1604’te inşa edilmiş.

İspanyolca “Testere tepesi” anlamına gelen Monserrata Tepesi, deniz seviyesinden 3.152 metre yükseklikte yer alıyor.

Teleferik ya da füniküler ile ulaşılabilen tepeden kentin manzarasını izleyebilirsiniz.

En tepede 17. yüzyıldan kalma bir kilise yer alıyor. Burası Bogota’daki Hristiyanların Hac mekanı. Bu kilise eskiden küçük bir şapelmiş, daha sonradan kiliseye çevrilmiş.

Bu tepenin hemen karşısında yer alan tepede ise büyük bir İsa heykeli var.

Tepeden manzaranın keyfini çıkartmak isteyenler için 2 restoran bir de cafe bulunuyor. Tabii ki hediyelik eşya dükkanları da mevcut. Tepeye ulaşmanın bir diğer yolu da yemyeşil doğada dar bir patikadan yürümek. Ancak bu yükseklikte yürümek, daha doğrusu bir tepeye tırmanmak bir hayli güç olabiliyor.

Tepeden Bogota’ya baktığınızda kentin en yüksek binası olan Torre Colpatria’yı görebilirsiniz. Yine bu binanın da en son katına çıkıp şehir manzarası izlenebiliyor. Ancak son katına sadece Cumartesi ve pazar günleri çıkılabiliyor.

Zona Rosa ve Park 93 bölgesi, Bogota’nın zenginlerinin ve sosyetesinin yaşadığı yer. Bu bölge biraz bizdeki Nişantaşı’nı andırıyor. Gece hayatının da en renkli yaşandığı bölge olan Zona Rosa’da şık restoranlar, renkli alışveriş merkezleri, yüzlerce bar ve gece kulübü var. Bu gece kulüpleri arasında en ünlü olanlar ise Havana ve Alma. Bu kulüplerin önünde genelde şık insanların oluşturduğu bir kuyruk var. Bölge haftanın her günü kalabalık. Ama en kalabalık olduğu zamanlar Cuma ve cumartesi günleri.

Gece hayatının hareketli olduğu bir diğer bölge ise "Usaquen" Bölgesi. Koloniyal binaların hakim olduğu bölgede çok sayıda restoran ve bar var. Aynı zamanda Pazar günleri burada Flea Market kuruluyor.

Kent merkezinde bir de Bogota’nın bağımsızlığında emeği geçen tüm kahramanların isimlerinin yazılı olduğu bir Kahramanlar Anıtı yer alıyor.

Kent merkezine yakın konumdaki zümrüt mağarası da gezilebilecek yerler arasında. Kolombiya, tüm dünyadaki zümrüt rezervinin %55’ine sahip. Onu %18 ile Brezilya, ardından Hindistan ve Afganistan takip ediyor.

Bogota müze açısından oldukça zengin bir şehir. Bolivar meydanının arkasında Polis Müzesi de görülmeye değer. Bu müzede ayrıca Escobar için ayrılmış özel bir bölüm var. Ancak bu müzeden ve Escobar’ın hikayesinden Medellin yazımda bahsedeceğim.

TUĞÇE YILMAZ

Yazar Hakkında

TUĞÇE YILMAZ

 Yaklaşık 15 sene Medya satın alma ve Planlama sektöründe çok uluslu şirketler ile çalıştıktan sonra kendi tutkusu olan gezi ve seyahate yönelerek Gezimanya.com’u kurmuştur.1997 - 1999 İstanbul Üni