Parklarıyla Büyüleyen Belgrad

12 gün sürecek Balkanlar turumun ilk durağı, Sırbistan’ın başkenti Belgrad. Havaalanına inince hemen sıkı bir pasaport kontrolüne maruz kalıyoruz. Allahtan Avrupa Birliği pasaportuna sahibim de rahatlıkla kontrolü geçiyorum. Türk vatandaşları bol bol sorulara maruz kalıyor, otel rezervasyonları gösteriliyor falan filan... Havaalanından şehir merkezine gitmek için taksi veya otobüs kullanmak gerekiyor. Hemen döviz bürosu bulunuyor ve 10 eur bozduruluyor. Her yerde olduğu gibi burada da havaalanında kazık yemek istemiyorsanız biraz bozdurun paranızı. Otobüs durağı aramaya koyuluyorum. 2 katlı bir yapı havaalanı. İki katında da otobüs durağı var. Hat numarasını önceden öğrenmek mantıklı yoksa benim gibi sersem tavuk misali kat kat gezersiniz. (Şehir merkezi için 72 numaralı otobüs) Neyse efenim durak bulunuyor ve beklemeye başlıyoruz otobüsü. Neredeyse 10 kişi bekliyor ve hepsi Türk. Gençler genelde. E ne de olsa Avrupa’nın eğlence kenti ;) Otobüste bir Türk aile ile tanışıyorum. Sohbet hoş. Gezmeyi seven orta yaş bir aile. 6 yaşında oğullarıyla seyahat ediyorlar. Şaşırtıcı geliyor. “Türkler çocukla seyahat etmeyi sevmez diyorum” gülüyorlar. Onlarda bu olay tersmiş. Balkan turu için yola çıkmışlar. Zor bir parkur hem de. “Helal olsun diyorum.” Telefon numaraları alınıyor-veriliyor, akşam yemek için sözleşiliyor. Şehir merkezine gelince sağlam bir hostel arama maratonu başlıyor bende. Havaalanından aldığım harita ile yolları bulma çabaları.. Sırp halkı yardımsever, İngilizce konuşma oranları çok yüksek. Yönlendirmelerle buluyorum hostelimi. Çok merkezi , temiz güzel bir hostel. Hostele vardığımda elektrikler kesik olduğu için odama yerleşemiyorum ama bu zaman kaybetmeme engel değil. Hemen hostel görevlisine (çok şeker ve yardım sever bir çocuktu)valizimi teslim ediyorum, gidilecek yer tavsiyeleri alıp haritamda işaretlettirdikten sonra düşüyorum yollara. Gitmeyi planladığım en uzak mekan 40 dakika yürüme mesafesindeymiş. Olsun…”Sadece tatillerde” yürümek bizim işimiz ;) Cumhuriyet meydanından başlıyorum yürüyüşüme. Bu meydan 4 yol ağzı gibi, her yol buraya çıkar. Bir tarafı Knez Mihailova bir tarafı Skadarlija bir tarafı Studentski Park. Tüm gezilecek mekanlar bu meydanın civarında. Ben ilk olarak parlamento yönünde ilerliyorum. Parlamento binası mütevazi bir bina. İhtişam sever bir millete mensup biri olarak görüşüm bu tabi ;) Komşusu olan devasa postane ile karşılaştırınca ilginç geliyor.

Parlamento Binası

Az ileride  güzel bir park içine yapılmışSt. Mark Kilisesi (Crkva Svetog Marka) “Göğe yükseliş kilisesi” bulunuyor. Kırmızı tuğladan yapılmış bir kilise kendisi. İçeride pek bir şey göremiyorum. Tadilat varmış. Ama çıkışta güzel bir enstantane ile karşılaşıyorum. O da ne? Sanırım amuda kalkmaya çalışıp, göğe yükseleceğini sanan 60lı yaşlarda kaslı bir amca;) “İlginç fantezileri var bu Sırp halkının” deyip uzaklaşıyorum oradan.


St. Mark Kilisesi (Crkva Svetog Marka)

Civarda müthiş beyin Nikola Tesla’nın müzesi var. Ama okuduğum yazılarda mutlaka turla gezilmesi gerekiyor deniyordu.” İcatların ne işe yaradığını anlayamayacaksam ne işim var müzede” deyip Kralja Aleksandra caddesine çeviriyorum rotayı. Dizi dizi doğu Avrupa binaları. Arasında eski-yeni kraliyet saraylarını görüp Avrupa gezmemin başlıca sebebi diyeceğim yapılardan biri olan St. Sava Katedrali(Hram Svetog Save)'ne varıyorum.


St. Sava Katedrali (Hram Svetog Save)

Burası da güzel bir park içinde kurulmuş gösterişli bir yapı. Balkanlar’ın en büyük yapısı ve Ortodoks dünyasının en büyük kiliselerinden biri diyolla. Ben daha görkemlilerini gördüm tabi. Ama etkilenmiyorum değil hani ;) İçeride yine pek bir şey yok. Yapıma devam ediliyor. İnşaat halinde. Parkında az soluklandıktan sonra “dönüş yoluna koyulma vaktidir” diyorum ve toplu taşıma peşine düşüyorum. Knez Mihailova bir sonraki durağım. Başladığım noktaya dönmem  gerekiyor da yürümeye mecal kalmamış. Hemen tramvaya atlıyorum. Gözünü sevdiğim balkanları. Bilet derdi yok. Var da yok. Kaçak biniyorum. Her durakta korkarak” kontrolör gelir mi” diye kapılara bakıyorum. En sonunda kalbim bu strese dayanamıyor iniyorum 2 durak kala. Otobüs duraklarının çoğunda ve şehir genelinde free internet var.  Halkın mutluluğu düşünülmüş sanırım ;) Kısa bir yürüyüşün ardından Knez Mihailova’dayım. Bizim İstiklal’in kopyası gibi. Müthiş binalar, uzun bir alışveriş caddesi, sağlı sollu kafeler.


Knez Mihailova

Burada var olmak zevk veriyor insana. (Taksim sever biri olarak) Bu arada açlığım aklıma geliyor. Ayak üstü atıştıracak bir yer ararken “hleb&kifle” adında bi “pekara” (bizdeki pastane ,fırın karışımı mekan) buluyorum. Şubeleşmiş bir yer. Karafırın gibi. Çok lezzetli hamur işleri deniyorum. Ortam çok güzel, lezzetler çok güzel. Halkın rağbet ettiği yerlerden. “İnsanlar bu kadar hamur işi yiyerek nasıl bu kadar fit olabiliyor” diye düşünmekten alamıyorum  kendini. Kalorilerimi aldıktan sonra rotamı Kalemegdan’a çeviriyorum. Burası bir kale ve büyükçe bir parktan oluşan şehrin yaşam alanlarından. Halk Belgrad’da parklarda yaşıyor desem yeri. Yeşil kocaman bir alana giriyorum. Çok yorgun olduğum için park içinde dolaşan küçük trenvari bir araçla parkı gezmeye karar veriyorum. İyi ki bu kararı alıyorum zira alan çok büyük. Her yere giriyor çıkıyor bu araç. Çok güzel fotoğraflar veriyor bu alan. Kale içine yapılan basketbol ve tenis kortlarını görünce bu halkın neden sporda bu kadar başarılı olduğunu anlıyorsunuz. Bizde olsa hemen cafe yapılırdı bu alanlara. Bir tarafı Sava nehrine bakıyor bir tarafı yemyeşil doğa. “Keşke daha vaktim olsa da çimenlere uzansam dinlensem” dedirtiyor.


Kalemegdan Parkı


Kalemegdan’dan Sava Nehri Manzarası

Akşam için yemek randevum olduğu için hostele gitme kararı alıyorum. Belgrad gece hayatının ününü duyduğum için denemek istiyorum ve hostelde biraz dinlendikten sonra hazırlanıp çıkıyorum. Randevulaştığımız Skadarlija’ya gidiyorum. Şirin, bohem, Arnavur kaldırımlı bir sokak burası (topuklu ayakkabıyla gitmeyin çin işkencesi de neymiş dersiniz.) Denedim.
                                 
                             
Skadarlija’da bir restoran
 
Turist ofisinden aldığım tavsiyeyle “tri şeşiraya” gidiyorum.


Tri Şeşira Restaurant

Şeker Türk aile de teşrif ediyor ve güzel bir sohbet eşliğinde çalan Sırp müzikleriye hoş bir gece geçiriyoruz. Balkanlarda her yerde göreceğimiz “cevapi” (tüm Baklanlarda benzer isimlerde bulunabilir) adında bir tür köfte sipariş ediyorum. Abartısız 500 gr et ve yanında dolu dolu soğanla servis ediliyor. 2 kişilik bir porsiyon resmen.


Cevapi

Bulgaristan’dan aşınayım bu tada. Lezzetli. Ramazan ayında gittiğim için alkol sipariş edemiyorum. Ama masadakilerin denediği Sırplar’ın geleneksel içkisi ”rakija”nın (meyve rakısı) iyi olduğu söyleniyor. Keyifli yemeğin ardından çoluklu çocuklu aile hoteline gidiyor, ben sokaklara atıyorum kendimi. Bir gezintiden sonra cluba gitmeye niyetleniyorum. Sava nehrinin kenarında ama karşı tarafta olduğunu öğrendiğim mekanlara gitmek gözümde büyüyor ve “ne de olsa alkol alamayacağım o zaman ne işim var clubta” deyip tembelliğime yenik düşüyorum. Hostelde başımı yastığa koyarken “yine gelirim eğlenmeye” diyerek kendimi avutuyorum. Sabah olduğunda hostelden çıkış yapma vakti. 2 nolu tramvayla ufak bir şehir turu yapılacağını okumuştum. Hemen atlıyorum tramvaya ve başlıyorum tura. Bence pek bir numarası yok. Yürüyerek geçtiğim yerlerden geçiyor. Yeni bir şey görmüyorum ama yine de denemedim olmasın ;) Son anda aldığım bir kararla St. Michael's Cathedral (Saborna Crkva)’ya geliyorum. İhtişamlı. İçindeki freskler çok etkileyici. Yüzlerce fotoğraf çekip çıkıyorum.

     
St. Michael's Cathedral (Saborna Crkva)


St. Michael's Cathedral (Saborna Crkva)

Knez Mihailova’da değişik sunumlu olsa da Türk kahvemi içip, hostelden valizimi toplayıp otobüs garına yollanıyorum. Yeni bir macera için. Saraybosna yeni rotam. Sabah bir ülkede uyanıp akşam başka bir ülkede uykuya dalmak için ;)

UNUTMADAN….

Vizesiz gidiliyor.
Ucuz uçuş bulmak çok kolay.
Eğlence hayatı eşsiz deniyor.
Ete doyulmalık bir ülke.
Her şey Çok ucuz.
Ulaşım sıkıntısız.
İngilizce konuşan insan oranı çok yüksek.Kadınları da erkekleri de çok güzel ve fitler. 1.80 altı insan yok.

Yazar Hakkında

Jülvet KURTULDU

Çocukken yaşadığı göç yüzünden kendini hiç bir yere ait hissedemeyen ve hayatının tek amacını "dünyayı gezmek" olarak belirlemiş bir kader kurbanı. Hostelde konaklayan Başak kadını.