Batum Gezi Rehberi: 3 Günde Batum

Sinoplu biri olarak Batum’a gidene kadar “Ben giderim Batum’a Batum’un batağına” diye başlayan türkünün Sinop yöresinden çıkma Münire Tarabuş’a ait bir türkü olduğunu bilmiyordum. İşte Batum da aynı bu türkü gibi kıpır kıpır bir kent.

Ama bana göre Batum, sadece kemençelerin çalındığı, fistanların toplandığı, horonların oynandığı bir yerden çok daha fazlası. Acara Özerk Bölgesi’nin başkenti, Gürcistan’ın parlayan yıldızı, Shota Rustaveli’nin vatanı, leziz lezzetlerin durağı.

Nasıl ki Edirneliler Kapıkule sınır kapısından rahatlıkla günübirlik bile Yunanistan tarafına geçiyorlar, Batum da Rize için öyle. Hatta çok daha kolayı. Çünkü Batum’a gitmek için eğer Türk vatandaşıysanız pasaporta bile ihtiyacınız yok. Aynı Kuzey Kıbrıs’a gider gibi nüfus cüzdanınız ile giriş yapabiliyorsunuz. Kuzey Kıbrıs çıkışlarında olduğu gibi sadece nüfus cüzdanınızla çıkış ve giriş yapabiliyorsunuz. Sadece Türkiye’den çıkarken adınız – soyadınızı yazıp imzaladığınız kâğıda damga vurdurup bölgeden ayrılana kadar kaybetmiyorsunuz. Ayrıca burada 15 TL değerindeki yurtdışı çıkış harcını da ödemiyorsunuz. Güzel değil mi? Zaten seyahate 1-0 önde başladınız : )

Batum merkez ile Sarp sınır kapısı arası 19 kilometre, Sarp sınır kapısından Hopa 20 km, Rize 111 km, Artvin ise 90 km. Yani Rize’den de Artvin’den de 1,5 saatte ulaşmak mümkün. İstanbul’dan ise Batum’a uçak seferleri var ve uçuş sadece 1 saat 55 dakika sürüyor.

Batum matruşka bebek gibi… İçinde sürekli bir şeyler saklı. Bir tarafı yemyeşilken diğer tarafında kente karakteristik özellik katan Sovyetler Birliği döneminden kalma yapılar çıkıyor.

Bir tarafta limanda gemiler yapılırken diğer tarafta çoğunluğu Türk müteahhitlerin yaptığı devasa inşaatlar yükseliyor.

Bir tarafta ev yapımı ürünlerini tezgâhlarda pazarlamaya çalışanlar varken diğer tarafta casinoların renk kattığı oldukça hareketli bir gece hayatı var.

Batum’da her bütçeye göre otel bulmak kolay. Gürcistan’ın en büyük şehirlerinden biri olarak Batum’da yapacağınız konaklamanın şehir merkezinde olması yararınıza olacaktır. Bu oteller arasında Iveria Plajı'na 3 dakikalık yürüme mesafesindeki Radisson Blu Hotel Batumi şehrin en iyi otelleri arasında. Sahil şeridinde bulunan otelin çoğu odaları Karadeniz manzaralı. Bu otele alternatif olarak ise President Plaza Hotel düşünülebilir. Otel konum olarak Medea Heykeli'nin yanında yer alıyor ve Piazza Meydanına ise sadece 400 metre. Bu iki otelin yanında bütçesi kısıtlı olup ekonomik bir şeyler arayanlar için de Rcheuli Villa, şehrin en uygun fiyatlı merkezi otellerinden biri. Ayrıca Batum Hayvanat Bahçesi ve Su Parkı otele 15 dakika yürüme mesafesinde bulunuyor. Batum’da ki diğer otel seçenekleri için isterseniz buradan booking.com’a girebilir ve rezervasyon yapabilirsiniz.

Havaalanı çıkışında bizi Batum’a davet eden Ajara Turizm Departmanı’ndan Tako ile buluşarak, konaklayacağımız Radisson Blu Hotel’e geldik. Genelde Türkiye’den yapılan Batum turları günübirlik o nedenle konaklama yapılmıyor pek. Ancak Batum’u tam anlamak isterseniz 3-5 saat kesinlikle yeterli değil. 3-5 saatte ancak kent merkezinde birkaç belli yeri görür, leziz yemeklerinin tadına bakamadan, Macahel Milli Parkı’nın Acara Özerk yönetimi sınırları içinde kalan bölümünü göremeden, meşhur botanik bahçesi içinde yürüyüş yapamadan, bir sofrada “Tamada” olamadan, Makhuntseti Köprüsü ve şelalesini göremeden, teleferik ile kenti tepeden izleyemeden, Karadeniz’de gün batımını seyredemeden dönersiniz.

Batum’a illa turla da gitmenize gerek yok. Neredeyse haftanın 6 günü Batum’a uçuş var. Doğu Karadeniz’de oturuyorsanız 2-3 saatlik araba yolculukları ile sınır kapısına ulaşmak mümkün. Sınırda pasaport gerekmiyor, vize yok, yurtdışı çıkış harcı yok. Bu durumda sadece otel ayarlasanız bile kâfi. Çünkü en güzel taraflarından biri İngilizceniz olmasa bile Batum’da nereye gitseniz Türkçe bilenler var. O nedenle endişe etmeyin : ) Pek çok otel ve casinoda Türk personel de çalışıyor. Bu anlamda Radisson Blu Otel’i konaklama için tercih edebilirsiniz. Çünkü hem çok merkezi hem de fiyat fayda dengesi mutlu edecek düzeyde.

Otelde kısa bir tanıtım toplantısı sonrasında ilk akşam büyük bir sofrada Gürcü mutfağı ile tanışıyoruz. Old Boulvard restoran. Neden bilmiyorum ama bu restoran özellikle dekoru ile beni çok etkiledi. Sanki bir heykeltıraşın atölyesi içine konuk olmuşuz gibi : )

Asıl önemli olan burada sadece Gürcü mutfağı ile tanışmadık. Gürcü sofra adabı ile de tanıştık. Öncelikle Gürcüler’de de yemek yemek çok önemli. Sofraya “supra” diyorlar ve zamanlarının önemli bir bölümünü Supra’da geçiriyorlar.

Suprada bir diğer önemli konu da kimin tamada olacağı. Tamada olmak o sofranın lideri olmak aslında. Ama tamadanın görevi sağ eline kadehini alıp tüm masadakilerin dikkatini toplayıp dostluk, barış, sevgi, arkadaşlık üzerine konuşma yapıp herkese hoşgeldiniz mesajını vermesi. Biz de gezimiz boyunca pek çok kez tamada olduk. Ancak bir yemeğe böyle güzel sözlerle başlamak masanın modunu da her zaman yukarıda tutuyor.

Daha çok geçmeden ilk akşam yemeğinde anladık ki Gürcü halkı çok misafirperver ve misafiri çok seviyorlar.

Gezi boyunca neler mi yedik? Gerçi Koray, Salih ve Murat varken bunu anlatmak bana düşmez ama kısaca isimleri ile geçeyim : ) Masanın padişahı bence Gürcü peynirleri ve Saperavi şarabı ve de Borano. Borano tereyağı sosunda servis edilen enfes bir peynir.

Diğer lezzetler arasında et ve sebzeler ile hazırlanan bir çeşit güveç Chashushuli, ıspanaklı turplu lahanalı sebze topları Pkhali, kızarmış patlıcan arasına cevizli bir ezme sürülerek servis edilen Badrijani Nigzvit, ıslatılmış yufka üzerine peynirden oluşan Sinori ve elbette peynirli pide Acara Haçapurisi : )

Mutfaklarını çok beğendim, özellikle de her sofrada mutlara servis edilen meyveli gazozlara bayıldım. Sevmediğim tek şey yemeklerde kişnişin bolca kullanılması oldu. O nedenle benim önerdiğim lezzetler daha çok peynir ve ceviz bazlı olanlar : )

Bir diğer nokta ise Karadeniz’den balığın kralları çıkar. Ama yemeklerinde balık çok ön planda değil. Oysaki Karadeniz’den ne çıksa yenir. Özellikle de kalkan, palamut, lüfer benim favorim. Fiyat olarak balığın kilosu neredeyse İstanbul ile kıyaslandığında 3’te biri fiyatına.

Yemek sonrası ilk akşam otelin 19. katında bulunan Clouds barda bizim için hazırlanan davete katıldık. Tabii ki otelden İrine de bu etkinliğin her dakikasında bizimleydi. Buradan Batum manzarası gerçekten nefis. Tabii Karadeniz’in olmazsa olmaz yağmuru biraz fotoğraflarımıza da dâhil oldu ama yapacak bir şey yok : )

Bir sonraki sabah Tako ile birlikte bize gezimizde eşlik edecek gittiğimiz yerleri tanıtacak olan Salome de katıldı. Önce otelde yürüyerek başladık turumuza. Otelimizin yanından Karadeniz’e uzanan park alanında kısa bir yürüyüş ile başladık geziye. Ortasında fıskiyeli havuzların yer aldığı geniş bir park alanı burası.

Bu parkın sağ ve solundaki müzisyen çocuk heykelleri biraz daha ileride solda göreceğimiz tiyatro-opera binasına işaret ediyormuş.

Park içinde çok sayıda zarif heykel yer alıyor.

Biraz daha devam ettiğimizde varıyoruz Karadeniz’e. Karadeniz hırçın bilinir genelde oysa bir Karadenizli olarak benim bildiğim Karadeniz o kadar da hırçın değil. Sinop’ta iç liman denilen alan çoğu zaman süt limandır. Batum’daki gördüğüm Karadeniz öyleydi işte. Sakindi, huzurluydu. Tabii sezon daha açılmamış olduğunda denize giren çok sayıda kişi göremedik. Ama yaz aylarında Batum’da nüfus 1 milyona ulaşıyormuş.

Karadeniz’den şehre baktığımızda bir tarafta yükselen gökdelenler diğer yanda yeni yapılmakta olan inşaatlar dikkatimizi çekiyor. Bu yapılar arasında en ilginç olanı ise Alfabe Kulesi.

Gürcü alfabesi dünyanın sayılı özel alfabeleri arasında. Harfler asma dallarının kıvrımlarından esinlenilerek oluşturulmuş. Baktığınızda “galiba şu yazıyor demeniz imkansız”. Günümüzde Gürcüce konuşan kişi sayısı ise 4,3 milyon.

Karadeniz’e paralel uzanan parkın ve bisiklet yolunun ucu bucağı yokmuş gibi görünüyor.

Etraf tertemiz. Her akşam belirli saatlerde belediye görevlileri temizlik yapıyorlarmış. Karadeniz’e sırtımızı verip tekrar kentin içine doğru yürürken 1934 senesine tarihlenen Colonnades’i görüyoruz. Buradaki sütunlar 1934 senesinde Batumlu Doktor Ivana Mtchedlidze tarafında Italya Sorrento’dan buraya getirilmiş. Sütunlar dikilerek Karadeniz’e giden yolda bu şekilde bir kapı yapılmış.

Yolda biraz daha devam ettiğimizde bambulardan oluşan sık bir küçük ormanlık alan görüyoruz. Batum’da bebek bambulardan yemek, yetişkin bambulardan mobilya yapılıyor.

Sırada bu park alanının düzenlemesini yapan Fransız asilzade ve bahçeci Michael D’Alfons’un heykelini görüyoruz.

Parkın hemen çıkışında karşımızda bulunan bu bina ise 2. Dünya Savaşı sonrasında, üç galip ül­ke adına dünyanın yeni çatısını meydana getirmek adına ABD’den Roosevelt’in, SSCB’den Stalin’in ve İngiltere’den Churchill’in katılımı ile yapılacak toplantıya mekân olacakmış. Ama sonradan toplantı Yalta’ya alınmış ve 4-11 Şubat 1945'te gerçekleştirilmiş.

Hemen çıktığımız cadde ise Rustavi Caddesi. Zaten tüm Gürcü kentlerinde kentin ana caddesinin adı Rustavi. 2 şerit gidiş 2 şerit gelişten oluşan bu cadde oldukça keyifli. Cadde üzerinde ise farklı sanatsal çalışmaların uygulandığı bir takım binalar görüyoruz. Mesela bu bina aslında bir surat.

Biraz ötede ise Avrupa Meydanı ve meydanın ortasında yükselen Yunan mitolojisinde bir prenses olan Medea’nın elinde altın post tutan heykeli. Hemen yerde ise Avrupa birliğini bayrağı ve üzerinde fıskiyeler.

Bu meydandaki pek çok bina çok yeni inşa edilmiş. Buradaki binalar bana biraz Orta Avrupa ile Baltıkların bir karışımını çağrıştırdı. Hani biraz Riga ama daha çok Prag gibi. Altın rengini her Ortodoks millet gibi burada da yoğunlukla kullanıyorlar.

Buradan sonra Marinsky Bulvarı’ndan yürüyerek yolumuza devam ediyoruz. Bazı binaların balkon çıkmalarının taşıyıcı kolonları Aix-en Provence’taki tiyatro binasının adeta birer kopyası.

Bu bulvardaki en çekici ev dış cephesi üzüm salkımları ile kaplanmış olan olabilir.

Yürürken çevreye baka baka gidin her köşede ufak detaylar bulabilirsiniz. Mesela geçtiğimiz senelerde düzenlenen Batum sokak sanatı festivalinde yapılmış graffitilerden biri. Adam neye sinirli bu kadar anlamadım : )

Peki, bu bina size de Endülüs bölgesi özellikle de Cordoba’nın ara sokaklarındaki evleri çağrıştırmıyor mu?

Evet, yuvarlak hatları ile Ortodoks kilisesi. Pazar gününe denk geldiği için içinde tören vardı giremedik.

Ancak buranın karşısındaki meydan da kesinlikle görülmeye değer. Meydanın ortasındaki mozaik ve çevresinde kafeler uyum içinde. Bu ufak meydanda kurulmuş bir de sahne var. Kış döneminde her cumartesi, yaz aylarında her akşam bu sahnede canlı performans oluyormuş. Biz canlı müzik performansı yerine canlı düğün fotoğrafı çekimine denk geldik : )

Bu bizim blogger gezilerinde neredeyse gelenek oldu. En son Safranbolu gezimizde gelin ve damadı fotoğraf çekiminde yakalayıp toplu fotoğraf çektirmiştik. Burada biz gelinle damadı çektik : )

Burada biraz soluklanıp dümeni yine Karadeniz’e çevirdik. Batum cruise gemilerini de kendi limanına çekmek istiyor. Ancak Karadeniz’in ta en doğusunda yer aldığı için cruise şirketleri ile halen görüşme halindeler. Umarım en kısa zamanda Batum sadece ticari bir liman olmanın ötesine geçer.

Sahilde yürürken “aaa İzmir saat kulesi mi o?” diyebilirsiniz.

Çok benziyor. Hatta yaz akşamları saat 19.00 – 19.05 arasında 5 dakika boyunca burada ücretsiz olarak milli içkileri olan Chacha ikram ediliyormuş. Biz burada içmedik ama bir sonraki gün ziyaret ettiğimiz şarap evinde içtik. Tek başına çok sert olduğu için gurmelerimizden sevgili Koray ve Salih bunu armutlu gazoz ile karıştırarak Çaçapuri adını verdiler ki çok da lezzetli oldu.

Sahil boyunca devam ettiğimizde gördüğümüz yeni inşaatlar şehrin gelişmeye ne kadar açık olduğunun da bir göstergesi. Karadeniz boyunca sıralanmış restoranlar da oldukça ilgi çekici. Fotoğraflayamadım ama bu sıradaki McDonalds dünyadaki en değişik tasarımlı binada hizmet veren McDonalds’mış. Biraz ileride ise tepe taklak duran White House restoran var. Bu da gösteriyor ki mimarlar-müteahhitler burada tasarımsal bir yarış içindeler : )

Yolun en sonundaki yeni park alanı girişindeki özgürlük yazısı hepimizin favorileri arasına girdi. Güzel de poz oldu : )

Bir sonraki gün durak Gonio Kalesi. Roma döneminden kalma olan kale Batum merkezinin 15 kilometre güneyinde ve Çoruh Nehri’nin ağzında yer alıyor. 2. yüzyılda küçük bir Roma kenti olan bölge daha sonra Bizans hâkimiyetinde kalmış ve 1547 yılında Osmanlılar’a geçmiş. 1878’de yapılan Ayastefanos Anlaşması ile ise o tarihlerde Rusya’ya dâhil olan Gürcistan’a bırakılmış.

On İki Havari’den biri olan Aziz Matthias’ın mezarının da burada olduğu inancı hâkim.

Kalenin içinde ufacık bir müze var. Bu müzede bölgeden çıkarılan eserler sergileniyor. Ancak burada beni asıl etkileyen engelli gençleri bu raya getirerek el becerilerini geliştirecek çalışmalar yaptırmalarıydı. Ve engelli arkadaşların yaptıkları eserleri de müzenin içinde ve dışında sergiliyorlardı.

Yine kale içinde 10-12 yaş grubunun yaptığı okçuluk antrenmanı da bir hayli etkileyiciydi.

Kale sonrası Çoruh nehri kenarında bir fotoğraf çektirip, bölgenin yemyeşil doğasında ilerliyoruz.

İlk durağımız Makhuntseti Köprüsü. Keda bölgesinde yer alan köprü tamamen volkanik taşlardan yapılmış olup 19,5 metre uzunluğunda.

Buradan sonra ise Makhuntseti Şelalesine gidiyoruz. Her iki noktanın girişinde de Makhunseti köylüleri açtığı ufak tezgâhlarda ev yapımı reçel, marmelat ve bal satıyorlar.

57 metre yükseklikten dökülen şelaleden etkilenmemek mümkün değil : )

Sıçrayan sular ile biraz serinledikten sonra sıra geldi şarap tadımına.

Ajara Wine House… Murat da ben de şarabı seven bir çiftiz. Ününü her ne kadar duymuş olsak da Gürcü şaraplarının bu kadar lezzetli olacağını tahmin etmiyorduk. Bölgede yaklaşık 600 çeşit üzüm var ve şarapçılık geçmişi 8000 yıl geriye gidiyor. Favorimiz Saperavi.

Burada bize hem eski dönemde şarap yapım tekniklerini anlattılar hem de leziz şaraplardan ve chacha tattırdılar. Burada altığımız yemek sonrası kent merkezine dönme vakti geldi.

Akşam yemek ve Gürcü dansları performanslarını izledik. Kafkas oyunlarına çok benzettim ben. İlk çıkan dansçı çiftin kadını beyaz elbise, erkeği siyah elbise içinde. Ama bu gelin damat temsili anlamına gelmiyor. Bu kıyafet Batum bölgesindeki yerel kıyafet.

Casinoya gitmeden Ali ve Nino’nun buluşmalarına tanık olduk. Biraz ayıp şeyler yapıyorlardı : ) Bunu izlemek istiyorsanız saat 22.00’ye kadar devam ettiğini belirteyim.

Ardından casinoda şansımızı denedik. Genelde casinoya dittiğinizde elinde şarap ya da viski kadehi ile dolaşanları görürsünüz. Bu Las Vegas’ta da Atlantic City’de de Sun City’de de pek değişmez. Burada elinde çay bardağı ile masalar arasında dolaşan kişiler dikkatinizi çekecek. Türkler, özellikle de Karadenizliler olarak çayı sevdiğimizin kanıtı da işte bu : )

Son günümüzde Batum Botanik Bahçesi gezisindeyiz. Burası dünyanın en büyük ikinci botanik parkı.

Bu parka en az 1,5 – 2 saat ayırın ve parkta keyifli bir yürüyüş yapın.

Parka tepeden başlayarak Karadeniz manzarasını izleyerek yamaçtan aşağıya doğru inmeniz daha az yorucu olacaktır. Ama burayı sindire sindire gezin.

Batum’u anlamak için en az 2 gece 3 gün kalmanızı öneririm. Özellikle bahar ve yaz aylarında biraz deniz, biraz doğa, biraz kültür, biraz güzel yemek, biraz da eğlence istiyorum derseniz Batum Cuma – Pazar seyahatleri için çok ideal. Fazla kalabalıklaşmadan ve henüz pahalılaşmamışken kendinize Batum’a bir seyahat ayarlayın.

Biz Batum’dan ayrılırken havaalanı önünde bir şişe şampanya patlatıp Batum’a yeniden gelmeyi dileyerek tamada yaptık.

Şimdiden İyi Yolculuklar…

 

TUĞÇE YILMAZ

Yazar Hakkında

TUĞÇE YILMAZ

 Yaklaşık 15 sene Medya satın alma ve Planlama sektöründe çok uluslu şirketler ile çalıştıktan sonra kendi tutkusu olan gezi ve seyahate yönelerek Gezimanya.com’u kurmuştur.1997 - 1999 İstanbul Üni