Meğer Hayatın Kendisi Bir Filmmiş: Bombay

“Üç İdiot” filmini izleyip gerekli mesajı aldıysanız, “Benim Adım Khan” filmi bittikten sonra birkaç dakika sessizce kalakaldıysanız, “Black” filmini izleyip ağladıysanız ve “Pi’nin Yaşamı”nı izlediğinizde maceracı ruhunuz iyiden iyiye kabardıysa, o halde siz de benim gibi Hint filmlerinden hoşlanıyorsunuz. Hint filmlerinden hoşlananlar buraları gördüklerinde filmlerde olanlardan çok daha fazlasının burada olduğunu görecekler. Çünkü burada hayatın kendisi başlı başına bir film…

Hollywood film endüstrisine rakip olarak ortaya çıkan ve ondan daha fazla film üretmeye başlayan Bollywood film endüstrisinin merkezinde, yani dünyanın en büyük 3. şehri Hindistan'ın Bombay’indeyiz bugün. Hem filmlerinden hem de memleketim İzmir’in kardeş şehri olmasından olsa gerek ısınıverdim buraya. Meğer sonra anladım ki ısınıvermemin sebebi ekvatora 1.000 km daha yaklaşıp, buradaki sıcaklığın 35 derece olmasıymış. Nem oranı da yazın Antalya’dakinden farksız. Gece otelimizin tavanında dönüp duran vantilatör fayda vermedi.

Nepal’deki gibi heybetli dağları ve bizi mest eden doğa güzelliği yok Hindistan’ın. Ülkede ne yana bakarsanız ucu bucağı görünmeyen düzlükler. Ama burası İstanbul’dan daha fazla zıtlıkları içinde barındırıyor. Bu turistik şehirde bir yanda varoş mahalleler ve fakirlik diz boyu iken, diğer tarafta gökdelen şeklinde binalar ve lüks arabalar karşıladı bizi. Ayrıca Nepal’de “insanlık” kavramının içi fazlası ile dolu iken maalesef Hindistan’da boş. Gün geçmiyor ki bizi aldatmaya çalışan kişiler çevremizde olmasın. Necip Fazıl, “insanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan korkulur” diyordu. İşte bu ülkede paranın kazandığı çok insan var. Az olanın değerli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Hindistan’da da para az olduğundan olsa gerek “insanlık”ı çoktan satın almış buralarda.

Sabahtan otelimizden çıkıp bir taksi kiraladık ve Merkez Tren İstasyonu’na (Central Railway) gittik. Dünyanın en güzel, en büyük ve en kalabalık tren istasyonlarından birisi. Unesco Dünya Kültür Mirasları listesinde de bulunan bu yerde işe gidiş saatine denk geldiğimiz için kısa bir süre bir yerlere ulaşmaya çalışan insan selini izledik. Sanki karınca yuvasından çıkan karıncalar misali buradaki insan kalabalığı. İnsan o kalabalığı görünce hemen gezi arkadaşlarını kaybetmemek için gözünü dört açıyor. Çıkışta gözümüze çarpan İngiliz mimarisinin eserleri olduğu hemen belli olan binaları izleye izleye bir süre yol aldık.  Hint - Gotik mimarisinin iki ürünü olan üniversite binası ve Rajabai Kulesi kütüphanenin üzerinde değişik bir ambiyans oluşturmakta. Yüksek Mahkeme Binasında ise “adalet ve af” heykelleri dikkatleri çekiyor.

İlk önce şehir müzesini gezmeden olmazdı ve taksici burayı çok beğeneceğimizi söylemişti. Gerçekten de müzeye girdiğimizde bunun gerçek olduğunu anladık. Eski devirlere ait kalıntılardan, hayvan çeşitlerine kadar birçok şey sunuluyor bu müzede. Gezmek için en az iki saatinizi ve kişi başı 300 Rupinizi (10 TL) buraya ayırmanız gerekiyor. Fotoğraf çekmek isteyenlerden ise ekstra 200 Rupi daha tahsil ediliyor ve para verdiğine dair makinesine renkli bir kağıt yapıştırılıyor. Hindistan’da güzel olan şey ise müzelerin ilkokul çocukları ile dolup taşması. Bu ülkenin eğitim konusunda bir atılım yapmaya çalıştığı çok belli oluyor ve bunun meyvesini 20 yıl sonra fazlasıyla alacaklarından eminim.

Hindistan’ın en büyük ticaret merkezi olan bu şehrin ünlü kapısı Hindistan’ın Giriş Kapısı (Gateway of India). İngilizlerin 1924’te yaptığı ve Roma dönemi eserlerini andıran bu mimari yapının dört tane de kubbesi mevcut. Hem denize yaklaşıp hem kapıyı izlerken hemen yanında gördüğümüz Taj Mahal Otel’e ister istemez gözümüz kayıyor. Çünkü çok daha fazla dikkat çekici bir güzelliği var buranın. Aslında bizim İstanbul’daki The Marmara Oteli gibi kara bir tarihi de var bu otelin. Masum insanlara karşı yapılan en büyük terör saldırılarından birisini belki anımsıyorsunuz. 2008’de köktendinci Müslüman militanlar tarafından yapılan eşzamanlı saldırılarda 173 kişinin ölümü 308 kişinin yaralanmasına sebep olan bombalı saldırıda, Taj Mahal otelde 32 kişi yaşamını yitirmişti. Ama biz bu üzücü olayı anımsamamaya çalışarak,  otelin ihtişamına konsantre olmaya çalıştık. Bu konsantrasyonumuzu sürekli bozan dilenciler ve balon satanlar oldu aslında. Biz de balonlardan satın alarak bu saldırıyı bir nebze olsun hafiflettik.

Hazır kıyıya gelmişken baktık ki oradan vapurlar kalkıyor ve içlerinde turistler var. Nereye gittiklerini sorduğumuzda Fil Adası’na (Elephanta Island) gittiklerini öğrendik. Zaten kitaplarımızdan baktığımızda orası da gideceğimiz yerler arasında olduğu için kalkmaya hazırlanan bir vapura atladık. Kişi başı 100 Rupi (4 TL). Ama vapurda üst katta oturmak istiyorsanız 10 Rupi daha fazladan alıyorlar. Deniz burada mavi falan değil. Hindistan’ın her yeri gibi denizi de oldukça pis. Fil Adası'na giderken birçok askeri geminin yanından geçiyoruz ki bu da Bombay’ın Hint donanması için bir karargah niteliğinde olduğunu gösteriyor. Zaten İzmir Kordon gibi uzanan deniz boyu uzanan yerin adı Donanma Caddesi. Denizde yol alırken Hintli insanları gözlemliyorum da pek mutluluk okunmuyor gözlerinden. Güneş olsa da belli ki bahar buralara gelmiyor. Çünkü baharın içinde gülücükler, mutluluk, yaşama sevinci olur ama burada onlara rastlamak pek mümkün değil.

1 saatlik deniz yolculuğunun ardından adaya geldik ve gelir gelmez oyuncak bir tren ile 10 Rupi’ye adanın girişine gittik. 7. Yüzyıldan kalma oymacılık ile yapılmış mağaralar ve Shiva Heykeli etkileyici. Birçok hindu bizimle beraber gelip bu taş kalıntılarına dua ediyorlar. Oyuncak trenden indiğimizde mısır közlemesi alıp elimize o güzel yokuşu çıkmaya başlayacaktık ki, bizi inekler kovalamaya başladı. Elimizdeki mısırları alabilmek için onlar kovaladı ben kaçtım, Resul Abi de durumu fotoğrafladı. Sonunda acele acele yiyerek sömeklerini ineğe verdim ama zaten onlardan kurtulsam bile az ileride elimden maymunlar kapacakmış. Birçok kişinin elinde olan yiyecekleri ani hareketlerle kapıveriyorlar çünkü. Adada dik yokuşu çıkamayan turistler için dört kişinin omuzlarında çıkardıkları “kral tahtı hizmeti”de mevcut. Bu adaya gelmek için para, tren ile ada girişine gitmek için para, oradan tekrar içeri girmek için para, fotoğraf çekmek için para…

Anlayacağınız Hindistan turizmden belini doğrultabileceğine iyice inanmış. Hindistan’daki son günümüz olduğu için hediyeliklerimizi genellikle buradan seçtik. Artık son günde pazarlığın tüm inceliklerini öğrenmiş olarak 2000 Rupi olan bir ürünü rahatlıkla 500 Rupiye alabilmeyi öğrendik. Önce satıcıya ne kadar olur diyorsunuz ve o biraz fiyatı düşerek söylüyor. Sonra siz de onda bir fiyatını veriyorsunuz ve yürümeye başlıyorsunuz. Sonra arkanızdan sizi ısrarla çağırarak söylediğiniz rakamlara yakın bir yerlerde orta yol bulunuyor. Bu adanın çevresinde denizin gel git olayı sırasında gelmiş ancak gidememiş balçıklar içinde birçok kayık bulunuyor. Giderken herhangi bir vapura biniyorsunuz ve dönüşte bilet sorulmuyor.

Bir ülkedeki insanların ayaklarına baktığınızda size onların gelir seviyesi ve yaşam standardı ile ilgili bir fikir verebilir. Sokaklarda yürürken yanınızdan geçen yalınayak çocukların ayakları fazlasıyla yaşam standartlarını yansıtıyor. Zaten burada insanların çoğunun aylık geliri 100-200 dolar arasında değişiyor. Bazı bayanların ise ayaklarına baktığınızda onların bu şehrin sosyetesinden olduklarını anlayabiliyorsunuz.

Dönüşte taksicimizi bulup kordon boyuna doğru yol aldık. Burası denizin doldurulmasıyla oluşturulmuş Marine Drive. Biz yürümedik ama 2 saatlik bir yürüyüş sonunda Chowpatty Plajı’na gidilebilir. Küçükken babam bizi denize götürdüğünde küreğim ile plastik kovamın içine ıslak kumu doldurur, sonra ters çevirip kalıplar çıkarırdım sayısız kez. İşte bu kordon boyunda deniz doldurulduktan sonra yapılan beton biçimleri bana küçüklüğümü anımsattı çünkü benim yaptığım kalıpların aynısıydı. Burada da kısa süreli bir fotoğraf çekiminden sonra, ülkesini şiddetten uzak bir şekilde  İngiliz emperyalizminden kurtarıp bağımsızlığa kavuşturan Mahatma Gandi’nin müze haline getirilen evine gittik ama maalesef kapanmıştı. Bombay’da temiz bir yemek yeri bulduk ve güzelce karnımızı doyurduk. Kaldığımız ama memnun kalmadığımız otelden sırt çantalarımızı alıp son durağımıza doğru yola koyulduk.

Buralara dünyayı kurtarmak için falan gelmedik ama kurtarılmayı bekleyen o kadar çok şey var ki buralarda. Hindistan’da gördüğünüz kötü şeyler bir süre sonra sizi hissizleştirebiliyor. Örneğin, kısa bir süre sonra yerde çırılçıplak yatan çocukları gördüğünüzde tepki vermeden geçip gidebiliyorsunuz. Acı olan da bu, alışmak. Hindistan’da bazı gördüklerinizi unutmanız hayatınızın sonrası için daha iyi olur. Ancak paradoks burada başlıyor. Çünkü insanoğlu unutmak istediklerini daha bir kazıyor farkına varmadan zihnine. İçimiz buna “hayır” dese bile yaptığımız şey yolumuza devam etmek. Biz de bu gece Katar’a doğru yolculuğumuza devam ediyoruz. Orayı da kısa bir gündüz gezisi ile görüp ülkemize döneceğiz.

Size Hindistan’ı anlatmaya çalışsam da “anlatılmaz yaşanır” tarafları çok daha fazlaydı. O zaman siz de bir  gün yüreğinize kulak verin, takın sırt çantasını, gidin Hindistan’a ve özellikle de Nepal’e…

https://www.facebook.com/ali.yeniay.395

Etiketler

Ali Yeniay

Yazar Hakkında

Ali Yeniay

"Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?" sorusuna "Gezerek, okuyan ve hatta gezi yazılarını paylaşan" diye cevap veren bir seyyahım ben...