Yeşil Yol: Pinar del Rio

Kristof Kolomb, Karayiplerin en büyük adası olan Küba’ya ayak bastığında, bu topraklar için “gözlerinin bu güne dek görmüş olduğu en güzel şey” olduğunu yazmıştır anılarında. Biz ise daha ayak basmadan uçaktan bu uçsuz bucaksız yeşilliği gördüğümüzde bunu söylemiştik. Bugün ise kuşbakışı gördüğümüz bu yeşillikler arasında başkent Havana’dan ülkenin batı ucu olan Vinales’e yolculuk…

Bu ülkedeki yeşili sizlere anlatsam kafanızda canlandırmanız çok mümkün değil. Çünkü insan gördüklerine kıyasla kafasında yaratır bazı olguları. Örneğin bize göre “yeşil” olan şehir Bursa’dır. Çünkü bunu söylerken kıyasladığımız şey Türkiye’nin diğer şehirleri ve genel bitki örtüsüdür. Oysaki Küba’daki yeşili gördüğünüzde Bursa’ya yeşil demek anlamsız kalıyor. Çünkü bugün yol aldığımız 3 saatlik yol boyunca yeşil olmayan tek bir toprak parçası yok. İşte bugün aldığımız yol kesintisiz yeşilin her bir tonunu gördük.

Kaldığımız evden erken saatte kalkıp “bicitaksi” denilen üç tekerli motorlu taksi ile terminalin yolunu tuttuk. Terminalde otobüse binmek üzereydik ki bizi Alman bir turist çevirdi. Eğer Vinales’e gideceksek taksi ile daha ucuza ve daha kısa sürede gidebileceğimizi söyledi. Otobüs biletini sorduğumuzda gerçekten daha pahalı olduğunu ancak 5 turist taksi kiralarsak daha ucuz olduğunu görüp adam başı 15 Kuk (45 TL) vererek 60 model Dodge marka araca beş erkek atladık. Küba’da bu taksilerin halen uzun yollarda dahi gidebiliyor olması üretici firmadan çok aracı kullanan halkın maharetinden olsa gerek. Çünkü o model araçlar birçok ülkede halen olmasına rağmen kullanımda değil. Bu arada araçta sinyal yandığı zaman içeride ambulans sesi gibi bir ses yankılanıyordu, kornaya bastığında ise en az kamyon kornası gibi bir ses çıkarıyordu. Zaten insanların da sürekli gür  sesle konuştuğunu düşündüğümde bu insanların normal insandan daha az duyduklarını düşünmeye başladım.

Yaklaşık 3 saat yol aldık. Öncelikle üç şerit olan yol daha sonra iki şeride düştü ve tali yola saptıktan itibaren dar köy yollarını geçtik. Şehirlerarası yollarda ilginç olan şey, 150 km boyunca hiçbir trafik ışığının olmaması ve gittiğimiz yolu başka hiçbir yollun kesmemesi. Sağdan sola geçişlerin tamamı üst köprülerle sağlanıyor.

Vinales’e vardığımızda çok güzel vakit geçireceğimizi anladık. Çünkü bu tip bir kasabada emin olun hiçbir etkinlik yapmasanız dahi iyi vakit geçireceğiniz aklınıza gelir. Küçük, tek katlı ve rengarenk köy evleri. Cadde boyu evlerin istisnasız tamamında sallanan koltuklar göze çarpıyor. Birçoğunun kapısı açık ve Havana’da olduğu gibi hiçbirisinde halı yok. Havana’dan çok daha fazla nemli ve sıcak olduğunu kasabaya girer girmez anladık. Öncelikle araçtan biz inmeye hazırlanıyorduk ki arka koltukta oturan arkadaşlardan birisi “siz Türk müsünüz?” dedi. Biz de Çağlar ile birbirimize bakakaldık. Adamla aynı taksinin içinde 3 saat yolculuk yaptık ve haliyle biz kendi aramızda Türkçe konuştuk ama arka koltuktaki arkadaş biz inerken bize bu soruyu sordu. Meğer adı Timur olan bu arkadaşın annesi Türk, babası Almanmış.

Burada da kalmak için Kasa (Casa) dedikleri aile yanı konaklamaktan yanaydık. Ucuz olması ve doğrudan evlerinin bir odasını alıp onlarla beraber yaşamak oldukça cazip geliyor bana. Bu sayede onları çok daha iyi gözlemleyebiliyorum. Taksici bizi boş olan bir eve getirdi ve Havana’dakine benzer odamıza yerleştik. Bir bayan ve üç kızı bizi karşıladı. Burada turistlere insanların sonsuz bir güveni var ve böyle olunca turistlerde haliyle ev sahibine güveniyor. Yani onların bir odasına yerleşip gezmek için çıktığımızda tüm eşyalarımız o ailenin evinde ve kilidi olmayan bir odada duruyor. Bulunduğun yerin güven duygusunu değiştirdiğine tanık oldum burada. Yani kendi ülkemde zırnık güvenmediğim insanlara, bu ülkede tam anlamıyla güvenmemin nedenini anlayamasam da birbirine güvenerek yaşamanın tadını aldım ilk defa. İçlerinde en ufak kötü niyet olmadan bizi evlerine almaları, güler yüzlü olmaları ve yardımcı olmaya çalışmaları bu coğrafya dışında çok rastlanılabilecek durumlar değil.

Burası Küba’nın en batı ucundaki Pinar Del Rio şehrinin şirin bir kasabası Vinales. Bugünümüzün ölmemesi ve kasabaya erken varmamız dolayısıyla merkeze yürüyerek bir tur şirketi ile görüştük ve bugün için 3 saatlik bir at turu satın aldık. Doğa tutukunlarının geldikleri yer olduğu her halinden belli. Kişi başı 15 Kuk (45 TL) vererek 3 saatlik unutulmaz bir at turu yaptık. Yeşil orman içerisine girip patika yollardan mağaraların olduğu büyük bir vadiye girdik. Arada atlarımızı bağlayarak tütün yapraklarının nasıl kurutularak sarıldığını gördük, arada bir de tropik meyve sularını içmek için kamp yerlerine uğradık. Yanımızda gelen rehberimiz ise tam bir kovboy tipi olan bir arkadaştı. Buradaki vadide dağ biçimini almış kayalar var ve ilginçtir bu kayaların tamamına doğa, yeşil bir şapka giydirmiş. Yani kayaların tamamı yeşile bezenmiş durumda. Kayalığın bir bölümünde ise turist akınına uğrayan 120 metre yüksekliğinde boyanmış bir kayalık bölüm var. Bu boyalı kaya, tarih öncesi Duvar Resmi’ni simgeliyor. Evrimin ammonitten dinozora, oradanda homo sapiense ilerlediğini betimleyen küçük bir evrim haritası yani.

Akşam olduğunda cadde üstünde bulunan turist restoranlarından birisinde akşam yemeği yedik. Her ne kadar başka ülkenin damak zevkine alışmak en zor olan şey olsa da mümkün olduğunca yerel tatlardan almaya çabalıyorum. Bu yüzden adı en garip olan yemeğin adını sallıyorum menüden ve ne gelirse bahtıma onu yiyorum. 10.000 km ötede olan benim köyüm ile inanılmaz bir benzerliği var yemeklerde. O da her ne gelirse gelsin yanında börülce geliyor. Tabi geliş tarzı farklı. Genellikle az pişmiş ve bazen de limonlu. Çocukken her akşam köyde börülce yemekten bıkıp babaanneme “sen beyaz pilav yapmayı bilmiyor musun?” dediğimi anlatır büyüklerim.

Yemekten sonra kısa bir tur yapalım derken, cadde üzerinde bir amca bizi evine doğru çekti ve bize kendi sardığı kaçak purolardan satmaya çalıştı. Biz de az da olsa aldık. Sonrasında ise yağmura tutulduk. Bu kadar neme doyan havanın artık o damlaları üzerimize boşaltması gerekiyordu zaten. Buranın havasını gördükten sonra bu yeşilliğe hak veriyosunuz. Güneş ve yağmur sıraya binmiş durumda bu ülkede. Yağmurun sırasını savmasını beklerken kaçak aldığımız purolardan tüttürdüm. Sigaradan nefret eden ben bile demek ki Küba’ya geldiğinde puronun cazibesine dayanamıyor.

 

Ali Yeniay

Yazar Hakkında

Ali Yeniay

"Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?" sorusuna "Gezerek, okuyan ve hatta gezi yazılarını paylaşan" diye cevap veren bir seyyahım ben...