Roadtrip: Dalyan, Göcek

Kendimi bildim bileli arabaya atlayıp hiç gitmediğim yerlere gitmek benim için büyük bir hayaldi. Özellikle ilkokul zamanları, sırf güneşin battığı zamanlarda dışarıda olmak, o saatte evden çıkabilmek için büyümeyi isterdim. Büyüyünce de hep hiç bilmediğim yerlere plansız gitmeyi istedim. Plansızdan kastım, bir rota çıkarıp gerisine vardığımda karar vermek.

Her sene yaz yaklaştığında beni içten içe dürtmeye başlayan “tatil” heyecanını, tek bir yerde bir otele veya yazlığa gitmek yerine birkaç yere birden gidebileceğimiz bir roadtrip fikrine dönüştürdüm. Google ve Google Earth sağolsun, resmen bir öğretmen disipliniyle bir sunum hazırladım. Sevgilime gönderip tırnaklarımı kemirirken beklediğim cevap geldi: Hemen gidiyoruz!

Böyle bir seyahat için ikimiz de deneyimsizdik. Etrafımızda hep “Denize şurada gireceksin, şuranın plajı mükemmel, esas balığı da burada yiyeceksinciler” vardı, kulaktan dolma bilgiler hep büyük yer kaplıyordu haliyle. Ama içimizdeki istek başkaydı; Gideceğimiz yerleri belirleyecektik ama nerede kalırız, ne yer içeriz hiç araştırmayacaktık.

Her zaman çok sevimli bulduğum Caretta Carettaları görme isteği sayesinde ilk durak kesinleşti; Dalyan. Ölüdeniz ve etrafındaki mükemmel koylar da listeye eklendi. Rota çizmek kolaydı, her yerde ortalama 2 gün kalacaktık fakat yola çıkmadan insanın göremediği tek şey 2 günün yetmeyeceği gerçeği.

Yola eğer araba ile çıkacaksanız ilk yapmanız gereken, gidilecek yerlere Google Earth’ten bakıp ortalama ne kadar benzin gideceğini hesaplamak olmalı. Böyle bir tatil için ayrılan bütçenin yarısı benzine gidiyor, baştan bu fikre hazırlıklı olmak gerek. Artı tarafı da şu; istediğiniz her yere gidebiliyorsunuz, gittiğiniz yerlerde mutlaka “şuraya gidin çok güzeldir” diyerek aklınızı çelen çok insan çıkacak karışınıza.

Dalyan’a arabayla gidilecek en kısa yol şöyleydi: Yenikapı’dan İdo Hızlı Feribot ile Bandırma’ya geçip, İzmir üzerinden Köyceğiz’e geçecektik. Biletleri internetten alır almaz zihnen kafam tatildeydi, tek gereken yola çıkış günün gelmesini beklemekti ve inanın zaman çok yavaş geçiyordu : )

Feribot sabah 8.00’de hareket ediyordu, haliyle erken kalkmak gerekti ve hiçbir sabah erken kalkmak bu kadar keyifli olmadı. Yola çıkıp ilk iş depoyu doldurduk fakat bir sorun vardı; Lastik mi inikti acaba? Benzinci de biraz kurcalandı ve sadece inmiş olduğunu düşünüp yola devam ettik. Bu konuya ileride tekrar parmak basacağım, dişinizi biraz sıkın lütfen : )

Yolculuğun feribot kısmı açıkçası biraz garipti. Sanırım yola çıkmak için, herkesin tatile gittiği yoğun bir zamanı seçmiştik. Bilet fiyatından da anlaşılıyordu zaten: almak için her baktığımız gün fiyatı biraz daha artıyordu. Aklınızda olsun, tarihi kesinleştirir kesinleştirmez bileti alın, hem kötü bir yere kalmak istemezsiniz hem de kazıklanmamış olursunuz. Yer seçimi de sanırım oldukça önemli, tatile giden “kalabalık ve mutlu” ailelerin arasına düşmek istemezsiniz. Çocuklar çok tatlılar evet, ama tüm yolculuk boyunca oradan oraya bağırarak koşturduklarında bu fikri tekrar düşüneceksiniz : ) Bir de yanınıza mutlaka kalın bir şeyler alın, Türk insanının klima ile imtihanı sürüyor, tüm yıl beklediğiniz tatile hasta hasta gitmeyin.

Bandırma’ya iner inmez tatil havasına hemen giriveriyor insan. Eğer bir de güzel bir roadtrip playlisti hazırladıysanız, belki de tatilin en keyifli anları yoldayken geçiyor. Yaklaşık 3 saatlik bir feribot yolculuğu sonunda, klimalı ortamdan çıkıp cayır cayır Ege sıcağı eşliğinde yola devam ettik. Susurluk’tan geçerken durduk, biliyorsunuz tost-ayran yemeyeni dövüyorlar oralarda. Yol üstündeki mola yerleri de Avm’ye dönüyor fark ettiniz mi? Yakında memlekette Avm turizmi başlayacak bu gidişle. Neyse yola devam…

* DALYAN

Dalyan’a girdiğimizde güneş batmaya başlamıştı, daha kalacağımız oteli bile kesinleştirmemiştik, işte burada biraz stres başlamıştı. Google’dan bulduğumuz, gözümüze güzel gözüken ilk otelin adresini gps’e girdik ve tam isabet! Öyle çok yıldızlı, lüks, herşey dahilli oteller peşinde değildik, temiz ve ferah bir pansiyon her zaman tercih sebebiydi bizim için, haliyle Hotel Palme'ye de vurulduk. Temiz, klimalı odalar, ortada güzel bir havuz, zengin bir kahvaltı menüsünü görür görmez kalmaya karar verdik, bavulları arabadan indirdik ve hemen yerleştik.

Otele girip yerleşene kadar akşam olmuştu, şimdi de yemek işini çözmek gerekiyordu. Bilirsiniz belki bu tarz yerlerde güneş batar batmaz gece hayatı başlıyor bir anda, öncelik her zaman turistlerde. Gündüzleri oturup kahve içtiğiniz her yer, akşamları disco ışıklı ve bangır bangır müzikli gece kluplerine dönüşüyor. Sokaklar hareketli, her yer turist ve tonlarca hediyelik eşya dükkanı arasında yemek yiyecek bir yer bulmak bazen uzun sürebiliyor. Yürüdükçe, birbirine benzeyen sokaklarda kaybolduğumuzu farkettik ve Kadıköy’lü olmanın verdiği alışkanlıkla denize çıkan bir yol bulmaya çalıştık. Tam o sırada Dalyan’a ait gördüğümüz ilk şey bizi kalbimizden vurdu diyebilirim. Yürüye yürüye nehir kenarındaki restaurantlara gelmiştik, karşıda sazlıklar vardı ama esas can alıcı noktayı, kafamızı kaldırdığımızda gördük, Kaya Mezarları, gece karanlığında hafif bir ışıkta beklenmedik şekilde bizi etkilemişti.

Bir yerde kalırken yapılabilecek en akıllıca şey sanırım orada yaşayanlara etrafta görüp gezmek gereken yerleri danışmak ve nasıl gidileceğini öğrenmek. Ertesi sabah otel işletmecileri sayesinde İztuzu Plajı’na gitmeye karar verdik. Sabah erken kalkıp (mümkün olduğunca erken, tatildeyiz sonuçta ahahah) yola çıktık ama bir terslik var. Lastik mi inmiş yine? Evet, baya bir inmiş hem de. O sıcakta güneşin altında lastik değiştirmek gerçekten dev bir işkenceye dönüştü. (Akşam arabayı Dalyan’daki tek tamirciye bıraktığımızda, lastiğin içinden çıkan bir karış uzunluğundaki çiviyi görünce ağzımız açık kalmıştı: Nasıl yani, biz ta İstanbul’dan onca yolu lastikte bu çivi varken mi geldik?)

Neyse devam ediyorum: Caretta Caretta’ların yumurta bıraktıkları devasa bir kum sahil düşünün, tek bir taraftan kara ile bağlantısı var, arkası Dalyan nehri ve labirent sazlıklar, önde muhteşem, kumlu ve ılık bir deniz. Plaja giden yollarda, tepelerin arasından görünen inanılmaz manzarayı burada anlatmaya kalksam tüm etkisini yitirir, gidip görmelisiniz.

Bildiğim kadarı ile plajda herhangi bir yapılaşmaya izin verilmiyor, geceleri ışık yakmak da yasak çünkü kaplumbağalar yollarını ay ışığına göre buluyorlar. Plajın girişinde de kaplumbağalar için bir hastane var, ziyaret edebilirsiniz eğer yüreğiniz el verirse... Plaj oldukça güzel, kumlu bir sahil ve deniz. Akşamları 19.00'a kadar açık olan bir büfe var, acıkmak ve susamak gibi bir derdi olmuyor insanın, tabii ki şezlonglar da paralı. Güzel bir kitap alıp güneşlenmek için ideal bir yer.

* GÖCEK / SARSALA KOYU

Tam bir günü plajda geçirip ertesi gün yola çıkmaya karar verdik, önceden planladığımız gibi gittiğimiz her yerde 2 gün kalacaktık. İkinci durak ise Göcek’teki Sarsala Koyu oldu. Buraya gitmek aklımızda yoktu, çok yakın bir arkadaşımızın orada bir teknede olduğunu öğrenince yanlarına uğramaya karar verdik. Sarsala Koyu’na inen yol, hayatımda araba ile geçerken en korktuğum-gerildiğim yollardan biri olmuştur sanırım. Tek şeritli toprak bir dağ yolu, yol kenarlarında bariyer tabii ki  yok. Her an “Acaba aşağı yuvarlanır mıyız?” diye düşünürken bir anda insanın dikkati aşağıdaki inanılmaz manzara ile dağılıyor. Oranın mavisi bile farklı geliyor insanın gözüne. Sanırım tekne ile mavi tur yapmak için en isabetli seçim buralar olmalı.

Arkadaşlarla geçirilen güzel ve keyifli zamanlar gibisi yok..Bizi sahilden alan ufak bir botla tekneye vardık ve demirlediğimiz yerin verdiği huzur anlatılabilecek gibi değildi. Sadece tekne ile gidilebilen, yemyeşil ağaçların ve masmavi temiz bir denizin birleştiği, tamamen sessiz sakin bir koy. O güne kadar hayatımdaki tüm huzursuzlukları orada bırakmış olabilirim : ) Üstüne güzel bir şarap ve balık insanı cennetteymiş gibi hissettiriyor.

Yazının diğer bölümleri:gezimanya.com/GeziNotlari/roadtrip-oludenizgezimanya.com/GeziNotlari/roadtrip-kas