Bir Umuttur Doğu: Mardin

İlkokula başladığım şehre, Elazığ’a akşam saatlerinde indim. İlkokul birinci ve ikinci sınıfı okudum ben bu şehirde ve büyümeden de ayrıldım. Şehre dair hatırladıklarım çok sınırlı. Boyumdan büyük karda okula gittiğim ve bir de “Eda Yılmaz” adında bir kıza aşık olduğum o şehir ile ilgili aklımda kalanlar... Sınıftaki tüm erkekler gibi ben de onun bana aşık olmasını bekledim ama olmadı. Karşılıksız aşktı ilk çocukluk aşkım. Polis lojmanlarının şehirden bizi soyutlamasından habersiz oturduğumuz beş yıl ve bu beş yılın içerisinde benim aklımın ermeye başladığı son iki yıl var aklımda silik de olsa...

Okumayı ve yazmayı bu şehirde öğrendiğimi sanıyorken sonraları memleketim İzmir’de okumayı ve üniversite okuduğum Bursa’da yazmayı öğrendiğimi anladım. Harput’a hafta sonları çıkışımız geldi Elazığ Havaalanı’nda aklıma. Yirmi yıl aradan sonra buraları tekrardan görmek arzusundayken Bingöl yoluna çıktım bile bu kısa günlere fazlaca yer sığdırabilmek adına.

Elazığ-Bingöl arası 140 km. Yollar akşam ıssız ama ürkütücü değil. Kuzeyimizde gittiğim istikamete paralel ilerleyen ve uzunluğu 125 km olan ve Atatürk Baraj Gölü’nden sonra en büyük ikinci baraj gölümüz olan Keban Baraj Gölü uzanıyor. Kafamı koyduğum otobüs canımda Keban üzerinden feribot ile hafta sonları Tunceli’ye geçişimiz ve feribot kaptanının dümeni bana tutturması ve çocukluğun vermiş olduğu saflık ile feribotu sanki benim sürdüğüm hissi ile çok mutlu olduğum anlar aklıma geliyor, yarı uykuluyken gülümsüyorum.

Bingöl’e doğru yol alırken Kovancılar ve Karakoçan ilçelerini geçiyoruz ve ilkokulda Elazığ’ın ilçe adlarının bana ezberlettirildiğini anımsıyorum bu kez. Daha yol aldıkça doğudaki anılarımın ne kadarının yüzeye çıkacağını merak ediyorum sonra.

Bingöl’de beni karşılayan arkadaşım Fırat. Beni askerde iken ziyaret eden üç arkadaşımdan birisi. Ben de yıllar sonra yollar aşıp ona verdiğim sözü yerine getiriyorum. O kadar mutlu oldu ki beni gördüğüne ve ben de onu gördüğüme çok sevindim. Bingöl’e ayak basar basmaz lezzetli doğu kebaplarından tattırdı önce bana. Sonra kanaat getirdim ki maharet buradaki büyükbaş hayvanların etinde. Ertesi gün Fırat’ın öğretmenlik yaptığı Bingöl Endüstri Meslek Lisesi’ne gittim ve öğrencileri ile tanıştım, teorik ve uygulamalı derslerine katıldım. Öğrenciler benim misafir olduğumu öğrendiklerinde yanıma gelip tanıştılar ve saygıda kusur etmemeye çalıştılar. Uygulamalı derse girdiğimde arkadaşım ile fazlasıyla gurur duydum. Öğrencilere kendini adamış ve bildiklerinin tümünü anlatabilmek için sınıfta benim olduğumu bile unutabilecek kadar kendini derse vermiş bir arkadaş ile kim gurur duymaz ki! Öğrencilerin ise belli ki çoğu okudukları elektrik bölümüne meraklı ve Fırat’ın ilgi çekici anlatışını meraklı gözlerle izliyorlar.

Akşam yemeğimiz Erkan’ın yaptığı mükemmel çiğ köfte ve Nida Hoca’nın yaptığı ev yemeklerinden oluşan zengin bir menü. Benim için yapılan hazırlıklar ve sonrasında edilen güzel sohbet eşliğinde yediğimiz o unutulmaz akşam yemeği. Anneme rakip bir dolma ve sarma ilk defa yedim diyebilirim. Elinize sağlık Erkan ve Nida…

Sabah 6:30’da çıktığım yol Bingöl’den başladı. Murat Nehri üzerinden Genç ilçesine girdik ve önümüzdeki yüksek rakımlı dağ Bingöl ile Diyarbakır’ı ayırmakta. Bu dağın iki il arasında 1,5 aylık mevsim farkı yarattığı söyleniyor ve bunu yol boyu seyir hakinde bitki örtüsünden de anlamak mümkün. Dağı aşınca ağaçların çiçeklendiğini, yeşilin gitgide ton değiştirdiğini ve camı açtığımızda iklimin daha da ılık hale geldiğini gözlemlemek mümkün. Lice ile Genç arasında gördüğüm büyükmağaradan akan suyu görüyoruz ve bu mağara ile ilgili söylenti ise dibinin çok derin olduğu hatta çok uzak başka bir yerden çıkışının olduğu yönünde. Yer yer dağlara paralel yer yer dik kesip aralardan geçiyoruz ama yollar sarp ve virajlı. Bingöl-Diyarbakır arasında bulunan ve gözün alabildiğine görebildiği bir yeşillik alan var ki orası Fis Ovası. Yakın zamanda da yol kesmeler ile gündeme gelen bu mevki aynı zamanda 1978'de PKK’nın yaptığı ilk toplantı ile kurulduğunu açıkladığı Fis Köyü’nü içinde barındırıyor. Ara ara ovada kurulu villalar gözümüze çarpıyor ve doktor arkadaşım Serhat bunların toprak ağalarına ait olduğunu söylüyor. Biraz daha yol aldıktan sonra Diyarbakır-Batman yol ayrımı var ve biz o yolu “T” kesip sola yani Batman’a doğru yol alıyoruz.

Diyarbakır’ın Silvan İlçesi’nin içinden geçiyoruz ve ilk molamız Malabadi Köprüsü. Batman Çayı üzerine inşa edilmiş Malabadi Köprüsü’nü uzaktan gördüğümde kendimi o resimlerde gördüğüm ve şarkılara konu olan Bosna Hersek’teki Mostar Köprüsü’ne gelmiş gibi hissettim. Çok kültürlülüğün simgesi olan ve bir dönem iç savaşın yıktığı; sonradan yeniden inşa edilen bu köprüye inat Malabadi Köprüsü 866 yıldır ayakta. Hatta Malabadi’nin konu olduğu türküler ise daha yakın. Artuklular tarafından inşa edilmiş bu tarihi köprü dünyadaki taş köprüler arasında en büyük kemere sahip olma özelliğini taşıyor. Şu sıralarda ise restorasyon çalışması devam ediyor.

Batman’a gidiş yolumuz devam ederken bize Dicle Nehri’nin bir kolu olan Botan Çayı eşlik ediyor. İzlemeye doyamadığım manzarada yer yer petrol kuyuları gözüme çarpıyor ve hemen sonrasında Batman merkezdeyiz. Şehirde gözle görülür bir inşaat sektörünün gelişmişliği ve buna ilave olan petrolün ön plana çıkması Bingöl’e göre oldukça gelişmiş bir görünüme sahip olmasının başlıca nedeni olsa gerek. 1990’da il olup bu kadar hızlı gelişen ve birçok doğu ilini sollayan bu il nüfus olarak 300.000 civarında.

Batman merkezden ayrılınca asıl görülecek yer olan 10.000 yıllık tarihe sahip Hasankeyf’e ulaşıyoruz. Dicle Nehri’nin sular altında bırakacağı bu tarihi mekanı sulara gömülmeden görebildiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Ticaretin Dicle Nehri üzerinden yapıldığı zamanlarda oldukça gelişmiş olan bu tarihi kentin Ilısu Barajı’nın yapımının tamamlanması ile 2016 yılında sular altında kalacağı tahmin ediliyor. Bu tarihi yere arabamız yanaştığında hemen yanımıza yaşları 5 ile 15 arasında değişen çocuklar üşüşüyorlar. Bu tarihi yerdeki şanssızlığımız havanın aşırı rüzgarlı olması ve tadını alarak oraları gezememek. Yanımıza koşuşan çocukların her biri bize yöreyi tanıtmak ve bunun karşılığında da para beklentisi olan ama bunu açıkça söyleyemeyen çocuklar. Onlar bu soğuk havada montu olmayan, botu olmayan Kürt çocuklar… Yanımıza yaklaştıklarında bizim yabancı gözlerle ve hayranlıkla çevreyi izlediğimizi gördüklerinde kendilerine ihtiyaç duyduğumuzun mutluluğuyla “abi buranın tarihini anlatayım mı” diyorlar. Ben de rehber olarak aralarından Burhan’ı seçtim ve başladı bize anlatmaya...

Söyleyeceklerini o kadar güzel ezberlemiş ve o kadar düzgün sıralıyor ki belki bir tarih öğretmeni ya da arkeolog o kadar güzel anlatamaz. Burhan kendi yüreğini de koyuyor anlattıklarının içine. Buraların sular altında kalacağını ve mülk sahiplerine devletin isteyene yukarıda inşa edilen konutlardan vereceğini isteyene ise parasını vereceğini söylüyor. “Peki siz hangisini tercih edeceksiniz?” diye sorduğumda “Abi giderik artık buralardan, su altında kalınca buralar durulmaz artık” diyor ama “nereye gideceksiniz” soruma omuzlarını silkeleyerek ve dudağını bükerek sessiz yanıt veriyor.

Hasankeyf’ten Midyat’a doğru yol almaya başlayınca Botan Çayı peşimizi bırakıyor. Önce Gerçüş ve sonrasında da Mardin’in Midyat ilçesine varıyoruz. Dinlerin ve dillerin kavşak noktası olan bu güzel ilçe yakın zamanda Sermiyan Midyat’ın yazdığı ve yönettiği Hükümet Kadın filmine de sahne olmuş bir yer. Süryaniler tarafından kurulmuş bu tarihi yerde M.Ö. 9. yüzyılda Hristiyanların mağaralarda yaşadığı bilinmektedir ve kente girişte bu mağaralar boylu boyunda yola paralel uzanmaktadır.

Doğu’nun en gelişmiş ilçelerinden birisi olduğunu ilk görüşte anlamak mümkün. Araçtan inince çarşı boyu yürürken ise bu kez bizi bir başka küçük rehber karşılıyor; Aziz. Kendisi çok az Türkçe konuşabildiği için Serhat ile daha rahat Kürtçe konuşuyorlar. İlk girdiğimiz yer Babil Süryani Şarapevi. Burada Serhat’ın bana hediye ettiği Süryani şarabını açıp içmemek için kendimi zor tutuyorum. Mahlep ağacı ve bu ağacın baharat olarak kullanılan nohut büyüklüğündeki yemişinin verdiği bir aroma bu şarabı farklı kılan şey. Aslında bu ağaç Ege’de yetişmesine rağmen mahlepli şaraba hiç kendi yöremde rastlamamış olmam benim gibi şarap sever tarafından büyük bir eksiklik olsa gerek.

Midyat Merkez’de gezerken ara sokaklarda farklı dinlerin ve dillerin; bunun sonucunda da tarih boyu gelen acıların, tarihi dokunun ve “gelen ağlar, giden ağlar” sloganının nedenini duyumsamak mümkün oluyor. Morbarsaum Kilisesi’nin kapısını çaldığımızda kilisenin papazı Ayhan Bey bizi karşılıyor. Kilise avlusunda ip atlayan çocukların arasına karışıyorum ve Süryani çocuklarla bir süre ip atlıyorum. Sonra kilisenin içini gezip Ayhan Bey ile bir süre sohbet ediyoruz. Süryanilerin çektiği acıları kendi bakış açısı ile anlatıyor, yakın tarihi çok iyi biliyor ve gündemi yakından takip ediyor. Kendisi ile yaptığımız güzel sohbetin ardından Midyat’ın gezilecek birçok yerini görmeden yola devam etmemiz gerekliliğinden başka bir geziye kadar arkamızda bırakıyoruz o güzel kenti.

Güneye doğru yol alırken Mardin’e gelmeden göreceğimiz başka bir ilçe Nusaybin. Kaçakçılığın çok yoğun olduğu, haberlerde sınır ötesi bayramlaşmalarla gündeme gelen, elektroik cihazların çok ucuz olduğu ve insanın kendisini çok yabancı hissettiği bir kent burası. Nusaybin boyu sağımız halen boy vermemiş gelincik tarlaları ve solumuz ise Suriye sınırı boyunca hiç boy vermeyecek olan mayın tarlaları… İki tezat bir arada. Bu ilçenin belediye başkanının kadın olduğunu öğreniyorum ve hemen Hükümet Kadın filmi bir kez daha canlanıyor gözümde. Ancak belediye başkanı Ayşe Gökkan İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nü bitirmiş, yani filmdeki Xate Hatun gibi okuma yazması yok değil. İlçeden piknik yapmak amaçlı alışveriş yapıp tekrar yola koyuluyoruz. Mardin ile Nusaybin arasında Dara Köyü yakınlarında antik kent içerisinde mangal yapıp doğanın tadını çıkarıyoruz. Asıl görülmesi gereken yerlerden birisi Dara Köyü. Kıyıda köşede kalmış ve birçok kişinin keşfedemediği bu yeri buralara aşina olan arkadaşım sayesinde görebildim. Antik kent, Dara Köyü girişinden başlıyor ve köyün içerisine kadar kanyon devam ediyor. Tarih boyunca İranlılar, Romalılar, Emeviler, Abbasiler ve Osmanlılar arasında el değiştiren ve “Mezopotamya’nın Efes’i” olarak kabul edilen bu tarihi dokuda en ilgi çeken yer “Zindan”. Aslında halk arasındaki adı bu. Burada bizi Şinda isminde adı kadar kendi de güzel olan küçük köylü kızı rehberlik ediyor. Genelde kara kaşlı kara gözlü olarak bildiğimiz Kürt kızlarının aksine bu köyün kızları sarışın ve renkli gözlü. Şinda’nın anlamını sorduğumda yeşermek olduğunu söylüyor ve gözlerinin renginden aldığını tahmin ettiğim bu akıllı kız Şinda bize o kadar güzel rehberlik ediyor ki kendisine soracak pek sorumuz kalmıyor.

Sonrasında iki küçük kız bize rehberlik yapıyor antik kenti gezerken. Bu iki küçük kız Gülsüm ve Sultan. Bu iki arkadaş aynı zamanda Hükümet Kadın filminde ve Sertap Erener’in klibinde figüran olarak yer almışlar. Kendilerine 30 TL, büyüklere ise 60 TL verildiğini söyleyiveriyorlar ben sormadan. Sonra etrafı hemen anlatmaya koyuluyorlar. Gelen kişilere rehberlik yapıp, daha doğrusu köylerini anlatıyorlar ve karşılığında bir şey istemiyorlar. Eğer dinleyicinin canı isterse onlara para veriyor. Çok keyif aldığım uzun bir sohbet yaptım onlarla.

Dara’dan sonraki durağımız Mardin’in 4 km doğusunda, merkeze girmeden hemen önce Süryani Ortodoks cemaatinin ilk yurdu sayılan Deyrulzafaran Manastırı. Burada içtiğimiz Süryani Kahvesi’nin tadı bilmem ki güzel Süryani müzikleri eşliğinde olduğundan mı yoksa o muhteşem doğa manzarası eşliğinde içildiğinden mi çok güzel geldi sanırım bunun nedenini halen anlayamadım. M.Ö. 4000 yılından bu güne ayakta kalan bu manastır halen Hristiyanlığı topluca kabul eden ilk halk olan Süryaniler'in aktif ibadet yeri. Ancak bizim ibadete katılıp izleyebilmemiz için üç gün önceden isim yazdırmamız gerekiyormuş.  Bu bilgiyi bir dahaki sefere kullanmak üzere oradan ayrılıyoruz.

“Gündüz zindanlık, gece gerdanlık” denen bu yere hava karardıktan sonra girmek bizi şanslı hale mi getirir bilinmez ancak gündüz olan halini bu sefer göremeyeceğimi biliyorum. İpekyolu güzergahında bulunması şehri Yukarı Mezopotamya’nın en önemli şehirlerinden birisi haline getirmiş. Dağın tepesine kurulu bu şehri gece izlemek, sokaklarını gece gezmek huzur verse de insan burayı bir de gündüz gözüyle görmek istiyor. Hediyelik eşya dükkanlarında geçirilen zaman, esnafla yapılan sohbet ve cadde boyu kısa bir tur en fazla iki saatimizi alıyor ve Diyarbakır’a doğru yola çıkıyoruz. Mardin’de “gündüz alınır, gece satılır” söylencesinin tersini yaparak alacaklarımızı mecburen geceden aldık.

Sonraki durak ise Diyarbakır. Büyükşehirde olmanın farkındalığı ile izledim bu şehri. Karnımızın tok olması bizi canlı türkü dinlemeye yönlendirdi. Bu şehri gündüz gözü ile gezebilecek olmanın rahatlığı ile dinledik o güzelim parçaları. Akşam kaldığımız yer Dicle Üniversitesi’nin misafirhanesi. Gecelik konaklama 30 TL ve oldukça temiz bir yer. 20 saatlik konsantre bir gezinin ardından alınan sıcak bir duş ve uykunun yerini başka bir şey alamazdı.

Sabah kahvaltısından sonra Diyarbakır merkezi gezmeye başlıyoruz. Hasanpaşa Hanı’nda sarma ve elmalı kurabiye yiyip çay içiyoruz. Burada yapılan kurabiye ve sarmaların geliri doğrudan bunu evde yapıp getiren kadınlara gidiyormuş. Hasanpaşa Hanı’nın altında 800 metrekarelik Ensar Kitabevi bulunuyor. Kitabevi o kadar büyük ancak yayınların neredeyse tamamı dini yayınlar. Bu kadar alanı sınırlı sayıda yayını alarak nasıl doldurduklarını düşünüyorum ancak aynı kitaptan fazlaca konularak bunun başarıldığını gözlemliyorum sonrasında. Diyarbakır’da feodal yapı ve onun getirdiği cemaat kültürü yaşamakta ve yaşatılmakta. Gazi Caddesi’ni bilmem kaçıncı kez turlarken Surların bulunduğu çim alanda iki küçük arkadaş ediniyorum. Arkadaşlarım Yusuf ve Kamil. Yaşları 7. Onlarla bir süre top oynuyorum ve onlarda yabancı biri ile top oynamaktan en az benim kadar mutlular.

Diyarbakır Meydanı ise Nevruz kutlamalarına hazırlık yapıyor. Meydanda Çanakkale Şehitleri’nin anısına açılan sergi ve çocuk korosu gerçekten de çok güzeldi. Tam da bu meydanın önündeki binada büyükçe Atatürk’ün "Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyal hep bir ırkın evlatları hep aynı cevherin damarlarıdır" sözü yazılı. Tam da bu cümleyi okurken Diyarbakır Çocuk Korosu “Çanakkale İçinde” türküsünü söylüyor ve o an daha anlamlı hale geliyor. Kısa ama güzel olan Doğu turum Diyarbakır Havaalanı’nda son buluyor.                            

Etiketler

Ali Yeniay

Yazar Hakkında

Ali Yeniay

"Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?" sorusuna "Gezerek, okuyan ve hatta gezi yazılarını paylaşan" diye cevap veren bir seyyahım ben...