İskoçya'nın Asil ve Yakışıklı Çocuğu: Edinburgh

Daha önce notlarını paylaştığım Londra seyahatimin bir kısmında Bengi ile İskoçya'da Edinburgh'da doktora yapan arkadaşımız Neşe'yi ziyaret ettik. Edinburgh günleri ayrı bir yazıyı fazlasıyla hak ettiği için orada Edinburgh'un güzelliklerine pek değinmemiştim. Gelin bu güzel ülkenin yakışıklığı çocuğuyla bir tanışalım. 

EDINBURGH'A ULAŞIM

Edinburgh'a Easyjet'le yaklaşık 1 saat 15 dakikada uçup bu güzel şehirden National Express otobüsleri ile 9-10 saatte döndük. Gerek Easyjet uçuşunun gerekse otobüs yolculuğunun oldukça rahat olduğunu söyleyebilirim. Otobüs içi konfor bizde çok daha ileride olsa da otogarların ve yolların durumu doğal olarak adada bizden fersah fersah önde.

Edinburgh Otogarı 

Türkiye'den gidecekler özellikle THY'nin Edinburgh'a direkt uçuşlarını tercih ediyorlar doğal olarak.

BU EDINBURGH NASIL SÖYLENİYOR KUZUM?

Neşe'den duymadan önce ben de burayı düpediz "Edinburg" olarak telaffuz ediyordum. Oysa İngilizler de ve pek tabii ki İskoçlar da buradan çok farklı bir adla bahsediyorlar.

www.youtube.com/watch?v=la1RpNV0i8Q

Videodaki arkadaş biraz abartıyor sayılır ikinci versiyonu ama "Eedinbra" ya da "Eidinbrra" gibi bir söylenişi var hakikaten de...

İSKOÇ İNGİLİZCESİ ANLAŞILABİLİYOR MU?

Korkmayın çoğunlukla anlıyorsunuz. Ama bazen hızlanıp gaza geldiklerinde ipin ucunu kaçırmanız mümkün... Böyle bir durumda sakin olun ve heyecanlarının geçmesini bekleyin.

www.youtube.com/watch?v=I5XyecKONu8

Durum bu kadar fena hal almıyor çoğu zaman; hele yabancı olduğunuzu fark ettiklerinde ama biraz farklı konuştukları kesin (:

EDINBURGH'DA NEREDE KALINIR?

Biz uzun bir seyahatin ortasında olduğumuzdan bütçemizi fazla sarsmamak adına Easy Hotel'de kaldık.

Edinburgh Kalesi'ni karşıdan gören, yeni şehrin ana caddesi sayılabilecek Princes Street'in üzerinde... Odamızı penceresiz seçtiğimiz için bu manzaradan mahrum kaldık ama şubatta Edinburgh oldukça soğuk oluyor ve yaptığımız araştırmalarda Easy Hotel'in penceresiz odalarının çok daha iyi ısındığını öğrendiğimizden akıllıca bir hareket yaptığımızı söyleyebilirim.

Odalar da penceresizliğe rağmen çok da basmadı bizi. Zaten sabah erken çıktık; akşam geç döndük.

Princes Street çevresi haricinde şehrin en turistik bölgelerinden Royal Mile'da veya Cowgate tarafında da konaklamak mümkün.

North Bridge ile Princes Street'in kesiştiği Balmoral Hotel ise gerek mimarisi gerek konumuyla insanı bulunduğu yere çivileyen cinsten bir yer...

Biz oradayken bir düğün vardı; o soğuk havada böylesine hararetli bir giyim tarzı tercih eden gelinle damatı ise kutluyorum.

EDINBURGH'DA NERELER GEZİLİR?

Şehirle ilgili beklentim gitmeden önce yüksekti ama beklediğimden bile fazlasını buldum diyebilirim.

Bir kere her adımınızda şehrin kendine özgü mimarisini ve atmosferini soluyorsunuz.

Farklı bir zamanda yaşıyor gibisiniz sanki. Sokaklar, evler, binalar, her şey müthiş korunmuş. Sokaklarda avare gezmek her zaman tercihimiz olsa da bir kaç yeri anmadan olmaz.

1) Calton Hill

Burası Edinburgh'un muhteşem manzarasını doya doya izleyebileceğiniz (eğer rüzgar iliklerinize kadar işlemediyse) bir tepe. Üzerinde ise çeşitli eserler ve anıtlar bulunuyor. Kuşkusuz bunlardan en tuhafı "National Monument of Scotland" (İskoçya Milli Anıtı gibi çevirebiliriz)

Napolyon Savaşları sırasında ölen İskoçlar için Atina'daki Parthenon temel alınarak 1826'da inşa edilmeye başlanan anıtımızın yapımı 1829 yılında ödenek yetersizliğinden yarım kalır. Halen o yarım haliyle tepede gelene geçene selam veren bu anıtın adı, mevcut durumu sebebiyle "National Disgrace" (Milli Rezillik diyelim) olarak anılıyor daha çok (:

Yine Calton Hill'de, 1805 yılında kazanılan Trafalgar Savaşı'nın kahramanı Amiral Nelson adına 1815'te yapımı tamamlanan Nelson Monument (Nelson Anıtı) göz alıcı bir şekilde tepedeki yerini herhangi bir rezilliğe yer bırakmadan muhafaza ediyor.

2) Royal Mile ve Old Town

Burası Eski Edinburgh'un kalbi diyebileceğimiz bir alan... Neredeyse bir İskoç mili uzunluğundaki (1,81 km'ye denk geliyor aşağı yukarı) bu alan; şehrin iki önemli noktası Edinburgh Castle ile Hollyrood Palace'ı birbirine bağlıyor öncelikle... Yine içinde bulundurduğu High Street, Canongate, Castle Hill gibi sokaklarla şehrin en turistik ve özel yerlerini sunuyor ortaya.

Royal Mile ve çevresinde İskoç yünü ve kaşmirden satılan eşyaları satın alabilir, viski dükkanlarını ziyaret edebilir, geceleri ise "Close" denilen dar yollardan (The Real Mary King's Close pek ünlü) ve yer altı geçitlerinde sizleri dolaştıran "korku turlarına" katılabilirsiniz. Edinburgh genelde puslu havası ve enteresan atmosferiyle "korku turizmi"nin de revaçta olduğu bir yer.

Royal Mile'de görmeden geçemeyeceğiniz St. Giles Katedrali kendine has mimarisiyle ve içindeki ufak şapeliyle hakikaten "adamlar yapmış" dedirten bir eser.

İçindeki hediyelik eşya dükkanında rahibeler ucuza çeşitli şeyler satıyorlar. "Halelujah bacım" diyerek oradan bir şeyler alabilirsiniz. Bir de tabii soyadı "McLaren" falan olan Amerikalılara yönelik soyağacı, aile arması gibi turistik hedeler var. Bizim soyad uymadığından kendimize bir arma, flama falan bulamadık tabii... Bol pub falan da bulmak mümkün yine buralarda.

The Scotch Whisky Experience yine kaleye doğru sıklıkla tercih edilen atraksiyonlardan... Mutlaka buna katılın, deneyin diyemem benim gördüğüm kadarıyla Amsterdam'daki "Heineken Experience"'ı yaşamış insanlar için sönük gelecektir ama İskoç viskisi candır burada olmasa da götürün (neyse o konuya sonra geleceğim)

3) Edinburgh Kalesi

Kaleyi anlatmadan önce kalenin üstüne oturduğu yapıyı anlatmak lazım. "Castle Rock" denen ve demir çağından beri insanların üzerinde bulunduğu bilinen bir volkanik kaya üzerinde duruyor bugünkü kale. Bu sebepten kale yapılmadan önce de bu volkanik kayalığın bir savunma hattı veya barınak olarak kullanıldığına dair kimi kayıtlar mevcut.

Kayanın üzerinde gerçek bir kale olduğuna dair kayıtlar ise 11. yüzyıla dek uzanıyor. 16. yüzyıla kadar aynı zamanda bağlı bulunduğu kralların ve ailelerinin yerleşim yeriyken bu yüzyıldan itibaren git gide askeri bir kışla halini almış. Günümüzde ise kışlaları, seremoni odaları, hapishanesi, kuleleri ve daha bir çok kısmıyla gerçek bir müze deneyimi sunuyor bizlere.

Gerçek "Red Wedding"

Kalede gezerken geleneksel kıyafetleriyle dolaşan İskoç askerlerinin bazı şovları oluyor. Hem İngilizlere laf atıyor, hem silahların nasıl kullanıldığını gösteriyor hem de kale tarihinden pasajlar anlatıyor. Eğlenceyle karıştı mı bilgi çok daha kolay geçiyor dinleyene. Bunu yakalarsanız kaçırmayın.

Bir de tabii ünlü "One O'Clok Gun" mevcut. Eskiden limanlara saatin kaç olduğunu anlatmak için tam 13:00'de ateşlenen top; bugün de öğlen saat 1'de sembolik olarak ateşlenmeyi sürdürüyor. Tabii top orijinal top değil (:

4) Scott Monument (Scott Anıtı)

Bunu kaçırmanız imkansız, Princes Street Garden'da duruyor ve bolca gözüküyor. Uzaylı istilası başlangıcı gibi tuhaf mimarisi viktorya dönemi gotiği şeklindeki bir tür. Anıtın adını görünce bir göz yanılmasıyla yanındakini dirsekle dürtüp "İskoç Anıtı mı şimdi bura?" diye soranlar mevcutsa da hikaye başka.

Bu anıt, yazar Sir Walter Scott'ın Hakk'a yürümesinden sonra Edinburgh ileri gelenlerinin toplanıp "sevdiğimiz bir abimizdi, şunu güzelce yadedelim" şeklindeki şık hareketinin bir neticesinde açılan yarışma sonucu inşa ediliyor. 61 metreyi bulan yüksekliğiyle bir yazar için yapılmış en yüksek anıt özelliğini koruyor. Çeşitli platformlarından Edinburgh'u da izleyebilirsiniz. 298 basamağı çıkıp en yüksek platforma çıkarsanız "helal olsun" demek adına sertifika da veriyorlar size.

1844 yılında tamamlanan yapı, enteresan mimarisiyle günümüzde de "bu neymiş arkadaş" sözlerini söylettiriyor.

5) The Palace of Holyroodhouse

Royal Mile'ın diğer ucunda bulunan bu saray, aslında Britanya Kraliyetinin İskoçya'daki adresi... Kraliçe her yaz başı gelip burada 1 hafta kalıyor; bu süreç içinde bir takım seremonileri vesaireyi düzenleyip gününü gün edip geri dönüyor Londra'ya... Bana sorarsanız 1 hafta az geliyordur güzel yer zira bu Edinburgh.

Kraliçe yokken çeşitli resepsiyonlar, eğlenceler vesaireler düzenleniyor; belki arkasından konuşuluyor orasını tam bilemiyorum ama kraliçe varken Britanya bayrağının çekildiğini, yola çıkıp arkasından su döküldüğü an ise saraya İskoç bayrağının çekildiği not düşmemde fayda var.

Burada pek müzesel bir durum yok ama görmekte fayda var.

6) Hollyrood Park ve Arthur's Seat

Burası Edinburgh'a aşık olmamı sağlayan başlıca yerlerden diyebilirim. Royal Mile'dan aşağı inip binalara bakarken önce Hollyrood Sarayı'nı ve parlementoyu görüyorsunuz;


Gösterişsiz parlamento

Sonra bir anda kendinizi doğanın ortasında buluyorsunuz. Yeşilin her tonu en güzel şekilde Holyrood Park da etrafınızda.

St. Margaret Loch, içinde bulunan küçük gölcüklerin en güzellerinden... Yine Hollyrood Park içinde ondan da büyük Duddingston Loch da var. İnsana huzur ve keyif veriyor hakikaten. Arkalarda St. Anthony Chapel'in yıkıntıları da mevcut.


St. Margaret Loch


St. Anthony Chapel

"Az tırmanayım" diyorsanızArthur's Seat (Arthur'un Makamı diyebiliriz) denilen şehri yukardan gören 250 metre yüksekldiğindeki tepeye yürüyüş yapabilirsiniz. Kimisi adını efsanevi Kral Arthur'dan aldığını iddia ederken kimisi eski İskoç dilinde söylenen ve "yüksek yer" anlamına gelen ya da "okların yüksekliği" manasına gelen sözlerden türeyip Arthur'a devşirildiğini iddia ediyor.


Meadows Park'tan Arthur's Seat

Bu güzelim yerde çeşitli tepecikler halinde uzanan Salisbury Crag ve tuhaf görünümüyle Samson's Ribs (Samson'un kaburgaları) yine burada dolaşırken görebileceğiniz yerlerden...


Samson's Ribs

Yerlerde bir tane çöp yok dememe gerek yok zannediyorum.

7) National Museum of Scotland

Bu müzeye bayıldım.

1985'te açılan ve başka müzelerin de birleşmesiyle bugünkü halini alan İskoç Milli Müzesi, 5-6 yaşında bir çocuktan 70 yaşındaki yaşını başını almış bir abiye kadar hemen herkese hitap eden bir yapıya sahip.

Aslında bana göre şöyle oluşturulmuş: 6-7 yaşına gelen bir çocuk bu müzeye girsin ve hayat hakkındaki tüm temel bilgileri, tarihi ve farklı kültürleri bu çatı altında yaşasın ve görsün.


Dolly

Müzede dünyanın oluşumu, yer yüzü değişiklikleri, hayatta şahit olduğumuz temel fizik ve kimya prensipleri, farklı hayvan tipleri, sesleri, bitkiler, kokular, teknolojik gelişmeleri, uzay bilimi interaktif bir şekilde, eğlenceli ve son derece açıklayıcı olarak yer alıyor mesela. Dünyanın farklı toplumları, yaşayışları, geleneklerini özetleyen ve yine bulundukları coğrafyanın tarihini, kıyafetini, kültürünü ve tek bir çatı altında öğrenebiliyor ve görebiliyor insanlar. Özellikle her yaştan öğrenciler müzenin içinde ellerinde not defterleri ve ödevleri koşturarak ödevlerini tamamlıyorlar. Gerçekten mükemmeldi. Böyle bir müze, müzecilik anlayışı ve müze kullanımına şahit olduğum için çok mutluyum. Bende Londra'daki müzelerden bile daha çok iz bıraktı diyebilirim.

8) Scottish National Portrait Gallery

Burası da İskoç Kraliyet Ailesi'nin ve İskoçya'nın elinde bulundurduğu tablo koleksiyonunu bizlere sunan güzel bir müze.

İskoç ressamların dışında dünyadan da pek çok ressamın eserlerini bulabiliyorsunuz müzede. Özellikle tablo ve resim sevenler için çok hoş bir koleksiyon gezisi oluyor.

9) The Meadows

Edinburgh Ünviersitesi'nin güneyinde, uzaktan Arthur's Seat'i de görebildiğiniz yemyeşil bir park.


University of Edinburgh

Burada bir tarafta rugby oynayanlar, bir tarafta cricket oynayanlar, mangal yapanlar, çimlere yayılanlar, spor yapanlar... Gerçek bir şehir parkı. Dolaşın ve keyfini çıkarın.


Mangal nerede yapılır nerede yapılmaz

Gezilecek Yerler Ek Not: 

Museum of Childhood, Royal Mile'da sık uğranan müzelerden biri ama içerisi daha çok korku filmi gibi. Her yerden size bakan oyuncak bebeklerle ve antik oyuncaklarla karşılaşıyorsunuz oraya uğramanın çok bir alemi yok.

Brittania gemisi ziyareti çokça övülüyor ama inmedim aklınızda olsun.

EDINBURGH'DA YİYECEK / İÇECEK TAVSİYELERİ

- The Black Medicine Co. (7 Barclay Terrace)

Soğuk Edinburgh günlerinde içinizi ısıtmak için envai çeşit kahvesi ve kek/pasta çeşitleriyle tam bir kurtarıcı.

- The Brass Monkey (14 Drummon Street)

Çoğunlukla üniversite öğrencilerinin takıldığı bu gösterişsiz ama başarılı bar, viskiye başladığım bar olarak kişisel tarihime geçti. Uzun yıllardır viski içmeye çalışıyordum ama bir türlü hoşuma gitmiyordu. Blue Label bile açıp içtim ama bana mısın demedi.

İskoçya'dayken bu işi kökten çözmek amacıyla Brass Monkey'in barına yaklaştım ve barmene "Hacı ben bunu içemiyorum bir türlü, sen bir şey önerir misin fikrimi değiştirecek" şeklinde serzenişimi ilettim.

"Sen ne içtin bugüne dek?"

"İşte Dimple, Jack Daniels, Chivas Regal, Glenfiddich."

"Hmm genelde "blended". Hangisini sevdin daha çok?"

"Glenfiddich daha içilebilir geldi."

"Doğru yerdesin o zaman. Single Malt Scotch Whiskey zira Glenfiddich... Ben şimdi sana bir duble Jura koyuyorum, bu seni çözer. Su?"

"Yok."

"Çok iyi. Buz sorumuyorum zira biz bunu buzlu içmeyiz. Belki bir iki damla su o kadar. Cheers."

Babadan Jura'yı aldım ve o günden bugüne viski içebiliyorum. Kesinlikle blended içemiyorum, single malt Scotch varsa götürüyorum.

- The Holyrood 9/A (Holyrood Road 9/A)

Henüz Amerikan burgerlerini yemedim ama Avrupa'nın en iyi burgercileri olarak İskoçlar gösteriliyor genelde. İngilizlerden bu işi çok daha iyi yaptıklarına şahit oldum bu yolculukta.

Adı adresinden belli olan Holyrood 9 / A; nefis burgerleri ve bardaktaki patatesleriyle muazzam bir burger deneyimi sunuyor.

- The Cambridge Bar (Young Street 20)

Burası yediğim en güzel burgeri bana tattıran yer desem yeridir. O kadar ciddi bir et kalitesi ve yoğunluğu var ki tek bir burgeri yerken gerçekten zorlandım (ki bu genelde yaşanmaz)

Çok çeşitli, acaip burgerleri var. Biraz da ağır. Yani tam bana göre (:

- Vodka Revolution (30a Chambers Street)

Britanya'nın pek çok şubesinde dükkanları bulunan Revolution, devrimi shot bardaklarında yapıyor.Çeşit çeşit vodkanın setler halinde sunulduğu mekanda yiyecek çeşitleri de mevcut. Bizim ülkemizdeki shot barlara kıyasla çıta tabii ki çok yukarda.

Acılıyı içmeyin yüzünüz renk değiştiriyor.

- Greyfriars Bobby Pub (30-34 Candlemaker Row)

Pubdan önce mevzudan bahsedelim. Bobby, skye terrier cinsi bir köpeğimiz. Sahibi vefat ettikten sonra 12 yıl boyunca mezarında nöbet tuttuğundan hikayesi hala anlatılıyor. 1872 yılındaki ölümüyle bu nöbeti doğal olarak bırakmış vaziyette. Sıklıkla rastlayacağınız hediyelik eşyalarının yanı sıra şehirde heykeli de var. Bu heykelin arkasında kendi adına açılan pubda bir şeyler atıştırıp kadehleri Bobby'e kaldırabilirsiniz.

EK

İskoç kahvaltılarının vazgeçilmezi, hatta kimi zaman akşam yemeği olarak götürülen "haggis"i özellikle sakatat seviyorsanız mutlaka deneyin. Böbrekten ciğere envai çeşit sakatatın milim haline gelecek şekilde kıyılarak pişirilmesiyle hazırlanıyor. Nefis.

Dolu diye gidemedik ama Mussel Inn de çok hoş bir yer olarak gözüküyor. Deneyen bir ses etsin sonra bize (:

SON SÖZ

Edinburgh ve İskoçya, İngiltere'den daha çok sevdiğim ve zevk aldığım bir yer oldu. Tuhaf bir çekiciliği var şehrin. Gerçek bir şehirde bulunduğunuzu hissediyorsunuz, her şey elinizin altında ve ihtiyaç duyduğunuz her şey var. Korku turları düzenlenen bir şehir için oldukça güvenli olduğunu da eklemeyelim. Geç saatte bol sarhoş oluyor yalnızca, bulaşmadan devam edin zaten onların derdi de siz değilsiniz onlar da eve gitme derdindeler...

Bengi ile yaptığımız bu gezide bizleri gezdiren arkadaşımız Neşe'ye de teşekkürlerimizi sunarız.

#Makedonyadan yazılar alanında göster
Kapalı