Keşfetmek İsteyenlere: Akdeniz'deki Anadolu Denizli

Yine her zamanki gibi dünyanın görmediğim güzelliklerini görmem gerektiğini düşündüm ve kendimi bir anda havalimanında buldum. Artık alışmıştım ani geziler planlamaya. Görmediğim yerler görecek olmamın heyecanıyla uçağa bindim ve Denizli’ye doğru yola koyuldum.Uçaktan indiğim anda havadaki kuruluğu ve sıcaklığı hissettim. Gökyüzü sanki biz geldiğimiz için mutluydu. Bulutlar da bizden kaçmışlardı. Havaalanı sanki bir hiçliğin ortasında gibiydi. Etrafımdaki yaklaşık 1-2 kilometrekarelik alanda sadece dağlar vardı. Havalimanı binası ile dost olmuş gibiydi dağlar.

Zar zor şehir merkezine giden bir otobüs bulduk. Belediyeye bağlı havalimanı servisiymiş bu otobüs. Olduğumuz yerden şehir merkezi tam 65 kilometreydi. Otobüse atladık ve heyecanımız hiç azalmadan şehir merkezine doğru ilerlemeye başladık. Bu arada açlıktan ölmek üzere olduğumuz da doğrudur. Bu yolda beni tek üzen kısım otobüse 25 lira ödememiz oldu. Mesafe olarak bu fiyatı hak etse de, belediyeye bağlı bir firmanın daha ucuz olmasını beklerdim.

Havalimanından yaptığımız bir saatlik yolculuk sonrası şehir merkezine gelmiştik. Hava da yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Merkeze iner inmez ilk yaptığımız şey karnımızı doyurmak oldu. Gözüm yemekten başka hiçbir şeyi görmediğinden ilk anda şehir ile ilgili fazla inceleme yapamadım, fakat daha sonra şehirle ilgili düşüncelerimi anlatacağım. Sokaktaki insanlara sorduk ve tavsiyeler üzerine çok güzel bir lokanta bulduk, burada bir güzel karnımızı doyurduk ve kalacağımız eve doğru yürümeye başladık.

Bulunduğumuz konumdan ev yaklaşık on beş dakika yürüme mesafesindeydi. Yürürken Denizli’nin ara sokaklarına daldık. Şehri biraz inceleyince gerçekten şok olmuştum. Bu şehir tam olarak Akdeniz bölgesi şehirleri ile İç Anadolu şehirlerinin karışımı gibiydi. İnsanları da oldukça kibardı. Şehirdeki binalara bakınca bütün binaların aynı hizada olduğunu gördüm. En yüksek olanı 3-4 katlı olan binalar caddeye ip gibi sıralanmıştı. Ara sokaklarda yemyeşil parklar vardı. En ıssız sokaklar aslında şehrin en huzurlu sokaklarıydı. Son olarak şehirde dikkatimi çeken kültürlerden biri perdelerdi. Bütün evlerde balkonlar vardı, bütün balkonların dış kısmında perdeler asılıydı ve balkonların tamamını kapatıyordu. Anladığım kadarıyla bu durum gündüzleri havanın çok sıcak olmasından kaynaklanıyor. Eve yürüyene kadar şehre genel anlamda hayran kaldım. Yaşadığım şehirden başka bir şehirde yaşamak zorunda kalsam burada yaşarım diye düşündüğüm sayılı şehirlerdendi burası.

Yaklaşık on beş dakikalık bir yürüyüşün ardından kalcağımız eve vardık. Bizi balkonda karşılayan ev sahibi, oldukça cana yakın ve samimi birisiydi. Eve girdiğimizde bize Denizli hakkında ve gezilecek yerler hakkında bilgiler ve gezerken işimizi kolaylaştıracak tüyolar verdi. Gezerken yerel evlerde konaklamanın, daha doğrusu yerel halkın içinde olmanın en sevdiğim yanlarından biri de budur. Ev sahibinin evi tanıtmasının ardından yoldan gelmiş olmanın getirdiği yorgunlukla yatağa yatar yatmaz uyuduk.

Sabah saat sekiz civarı, yeni güne başlamanın getirdiği heyecanla uyandık. Hemen hazırlandık ve yeni yerler görecek olmamızın getirdiği mutlulukla yola koyulduk. İlk olarak otobüs durağına gittik, günde 3-4 kez sefer yapan bir otobüsü yakaladık ve yaklaşık on beş dakikalık bir yolculuğun ardından yol ayrımına vardık.

Yol ayrımından Laodikeia Antik Kenti yaklaşık yirmi dakikalık bir yürüyüş mesafesindeymiş. Biz de başladık yürümeye. Yol öylesine ıssız ve doğanın içindeydi ki o an gözlerime inanamadım. Bir yanımda dere akıyor, bir yanımda nar ağaçları, karşımda ise çok uzaklarda Laodikeia’nın tarihi eserleri. Sanki bir hiçliğin ortasında bir amaç uğruna yürüyorduk. Yirmi dakikalık muhteşem bir yürüyüşün ardından vardık Laodikeia’ya.

Laodikeia, Helenistik dönemde, M.Ö. 3. yüzyılın ortalarında Seleukos Kralı II. Antiokhos tarafından karısı Laodike adına kurulmuş bir kenttir. Kent M.Ö. 130 yılında ise tamamen Roma İmparatorluğu’na bağlanmıştır. Kentin en önemli özelliklerinden biri Hristiyanlığın yedi kilisesinden birine sahip olmasıdır. Bu kilise sayesinde kent, Erken Bizans Dönemi’nde metropolluk seviyesinde dini bir merkez haline gelmiştir. Aynı zamanda kent dahilinde Anadolu’nun en büyük stadyumu da yer almaktadır. Fakat bütün antik kenti dolaşmamıza rağmen bu stadyumu bulamadık. Sanırım antik kentin en uçlarında bir yerlerde idi bu stadyum. Kentte beni en çok etkileyen yapı ise kesinlikle görülmesi gerektiğini düşündüğüm antik tiyatro olmuştu. Bu kentte iki adet antik tiyatro bulunmaktadır. Tiyatrolardan biri kentin nüfusunu karşılamadığından dolayı ikinci bir tiyatro inşa edilmiştir. Tiyatro tam olarak bir dağın yamacına inşa edilmişti ve yaklaşık olarak beş katlı bir apartman yüksekliğindeydi. Yanlış hatırlamıyorsam yarım saate yakın burayı inceledik. Bu tiyatro bizi adeta büyülemişti. İki saate yakın gezdik bu antik kenti. Hava oldukça sıcaktı. Bir de antik kent düzlük bir alana inşa edilmişti. Bu yüzden gölgesinde dinlenebileceğiniz hiçbir yer olmadan, bir tarihi eserden diğerine uzun uzun yürümeniz gerekiyor. Buna rağmen içerideki sular inanılmaz pahalıydı. Eğer buraya gelecekseniz yanınızda su getirmenizin kesinlikle faydası var. Kentin her tarafını gezdikten sonra buradan ayrıldık ve bir diğer durağımıza doğru yola koyulduk.

Yaklaşık yirmi dakikalık ıssız bir yoldan yaptığımız yürüyüşün ardından anayola vardık. Buradan geçen bir otobüs bizim gittiğimiz yerin hemen yakınına kadar gitmekteymiş. Fakat biz otobüsün saatini bilmediğimizdendir ki otostop çekmeye başladık. Aşağı yukarı on beş dakika bekledik ve bir anda uzaklardan otobüsün tabelasını gördük. Gelir gelmez hemen atladık otobüse.

Bu otobüs ile yolculuğumuz yarım saate yakın sürdü. Otobüs öyle yerlerden gidiyordu ki manzarayı izlememek elde değildi. Kimi zaman daracık sokaklardan geçiyor, kimi zamansa uçsuz bucaksız üzüm bağlarının yanından geçiyordu. Yolculuğun sonunda Pamukkale’ye vardık. Buradan Karahayıt’a gidecektik. Yakınlarda bir toplu taşıma aracı göremeyince her zamankinden farksız olarak otostop çekmeye başladık. Çok değil, beş dakika içinde yeni yol arkadaşımız bizi arabasına aldı. Bulunduğumuz konumdan Karahayıt yaklaşık 6,5 kilometre uzaklıktaydı. Yaklaşık on dakika süren yolculuğumuz süresince yol arkadaşımızla tanıştık, tatlı muhabbetler ettik ve bölgeyle ilgili yeni bilgiler edindik.

Karahayıt Denizli’nin kuzeyinde bulunan küçük, tatlı mı tatlı bir kasabadır. Arabadan iner inmez karşımızda küçük bir çarşı karşıladı bizi. Bu sevimli kasaba adeta insana huzur katıyordu. Biraz karnımız acıkmıştı, bu yüzden küçük bir lokanta bulup yemek yedik. Lokantadaki fiyatlar tahminimden çok daha uygundu. Burada bir güzel karnımızı doyurduktan sonra Karahayıt’ın meşhur olmasına vesile olan Kırmızı Su Travertenleri’ne doğru yola koyulduk.

Karahayıt çarşısının içinde yaptığımız on dakikalık bir yürüyüş sonrasında travertenlerin tabelası karşıladı bizi. Travertenlere vardığımızda buradan çıkan suyun 58 derece olduğunu öğrendik. Buradaki travertenler termal suyun içindeki maden oksitleri sebebiyle kırmızı ve yeşil renkteydi ve oldukça etkileyici gözüküyordu. Suyun içine elimizi soktuğumuzda hakikaten de sıcacık bir suydu. Tesadüfen suyun ilk çıkış kaynağını bulduk ve bir delilik yapıp içmenin zararlı olduğunu bile bile suyun tadına baktık. Suyun tadı sodayı aratmıyordu. Sanki su değil de soda çıkıyordu travertenlerden. Bu bizi oldukça şaşırtmıştı çünkü daha önce böyle bir doğal güzellikle karşılaşmamıştık. Şoke olmuş hâlde buradan ayrıldık ve bir diğer durağımıza gitmek üzere kasabadan biraz uzaklaşıp otostop çekmeye başladık.

Bu sefer ilk otostopumuzdan daha fazla, yani yirmi dakikaya yakın bekledik. Tam ümidimizi kesecekken bir araba önümüzde durdu, biz de atladık içine. Şimdiki yolumuz daha kısaydı, yaklaşık 3,5 kilometreydi. Bindik arabamıza ve yeni insanlarla tanışarak yaptığımız beş dakikalık yolculuğun ardından Hierapolis Antik Kenti’nin kuzey kapısından kente giriş yaptık.

Hierapolis Antik Kenti, Pergamon Krallığı döneminde II. Eumenes tarafından M.Ö. 2. yüzyılın başlarında inşa edilmiştir. Kent “Hierapolis” ismini Bergama’nın kurucusu Telephos’un karısı Hiera’dan almaktadır.

Kentteki yapılar Helenistik dönemin mimarisi şeklinde inşa edilmiştir. Fakat M.S. 60 yılındaki büyük deprem sonrasında yapıların büyük bir kısmı zarar gördüğü için bu özelliğini kaybetmiştir ve bir Roma kenti görünümünü kazanmıştır. Kent M.S. 4. yüzyıldan itibaren Hristiyanlık merkezi olmuştur.  Aynı zamanda İsa’nın havarilerinden biri olan Filipus da burada öldürülmüştür. Bu sebeplerden dolayı kent Roma döneminden sonra gelen Bizans dönemine oldukça önemli bir merkez haline gelmiştir. Kentte, nekropol, Domitiyan yolu ve kapısı, Oktokonus tapınağı, tiyatro, Frontinus caddesi ve kapısı, Agora, Kuzey Bizans Kapısı, Güney Bizans Kapısı, Gymnasium, Tritonlu Çeşme Binası, Apollon Kutsal Alanı, su kanalları, Surlan, Filipus Martynonu ve köprüsü, Direkli Kilisesi, Katedral ve Roma Hamamı kalıntıları bulunmaktadır. Antik kent oldukça büyük olduğundan bu eserlerin hepsini gezmeye zamanımız yetmedi. Kentte gördüğümüz en güzel eser kesinlikle tiyatroydu. Bu tiyatro Grek tiyatrosu tipinde bir yamaca yaslanmış ve tamamı korunarak günümüze kadar gelmiş bir yapıdır. Elli adet oturma sırası olan tiyatronun sahne binası kabartmalı frizler ile süslenmiştir. Sahne binası oldukça görkemli bir şekilde inşa edildiğindendir ki gözlerimi alamıyordum. Bu tiyatro kentin genelinden daha yüksek bir yere inşa edilmişti. Tiyatroya çıkana kadar canımız çıktı desem yeridir.

İlk başta yolu bulamayıp yaklaşık bir metre yüksekliğindeki otların içinde girdik. Daha sonra yolu bulduk bulmasına ama yol bitmek bilmedi. Otuz sekiz derece havada bir damla suyumuz yokken yokuş yukarı yirmi dakikaya yakın yürüdük bu tiyatroyu görmek için. Ama bu şaheseri görmeye kesinlikle değerdi. Buradan çıktık ve kenti gezmeye devam ettik ve kentte, üzerinde durmak istediğim bir diğer tarihi eser olan Kleopatra Havuzu’na vardık. Su sıcaklığı ortalama otuz altı derece olan bu termal havuzun en önemli özelliği Apollon Tapınağı’nın üzerine kurulmuş olmasıdır. Havuzun altında tapınaktan kalan mermer gibi kalıntılar bulunmaktadır. Havuzun duvarlarında ise Apollon kehanetinin anlatıldığı yazıtlar yer almaktadır. Bence buranın en güzel özelliği havuza girilebiliyor olmasıydı. Fakat havuzun iki saat için yüz lira olduğunu öğrenince girmekten vazgeçtik. Buradan çıktık ve ilerlerken yol üzerinde küçük bir arkeoloji müzesi görüp içine girdik. Evet, müzenin içine müze yapmışlardı. Müzenin içinde dışarıdakilerden daha iyi korunmuş lahitler, heykeller ve mezar stelleri vardı. Burası o kadar ilgimizi çekmediğinden, daha doğrusu dışarıda çok daha fazla arkeolojik eser gördüğümüzden burayı hızlıca gezip çıktık. Hierapolis Antik Kenti’nin büyük çoğunluğunu gezip bitirdik ve bir diğer durağımız olan, daha doğrusu Denizli’ye gelme sebebimiz olan Pamukkale Travertenleri’ne doğru ilerlemeye başladık.

Pamukkale Travertenleri, Hierapolis Antik Kenti ile aynı yerde bulunmaktadır. Hatta Hierapolis Antik Kenti’nin burada kurulmasının sebebi travertenlerin burada bulunmasıymış. Travertenlerin muhteşem güzelliğini görünce neden buraya bir kent kurmak istediklerini anladım. Ve sonunda travertenlere vardık. Gördüğüm o muhteşem manzarayı kelimelere dökmek benim için biraz zor olacak. Bu manzarayı görmek için üç yüz elli kilometre yol gelmiştim. Ve işte karşımdaydı yıllardır fotoğraflardan görmekle yetindiğim o mükemmel manzara. Önümde ucu bucağı gözükmeyen bembeyaz travertenler, karşımda güneşin batışındaki sarının tonları…

Travertenlere girmek için sabırsızlanıyorduk. O anki heyecanımı sizlere anlatamam. Büyük bir heyecanla ayakkabılarımızı çıkarıp daha önceden yanımızda getirmiş olduğumuz bez torbaya koyduk ve travertenlerin içine doğru ilerlemeye başladık. Belki de yıllardır beklediğim o an gelmişti. Yavaşça ayağımı suya soktuğum an suyun sıcaklığını hissettim. İki ayağım da tamamen suyun içine girdiğinde, travertenlerin beklediğim kadar derin olmadığını fark ettim. Ayağımın değdiği yerde kile benzer bir madde vardı ve oldukça rahatlatıcı bir hissiyatı vardı. Güneşin batışındaki olağanüstü manzaraya karşı bir de bu sıcacık suyun huzurunu ayaklarımda hissetmek… işte o an gerçekten zamanı durdurmak istedim. Burada sonsuza kadar kalmak, hayatımın geri kalanını burada geçirmek istedim. Lakin daha gezilecek görülecek çok yer vardı. Biz de devam ettik gezmeye. Yavaş yavaş bütün travertenlere gire gire, buranın muhteşemliğini sindire sindire aşağıya kadar indik. Pamukkale’nin merkezine varmıştık.

 Merkeze gitmek için bineceğimiz otobüsün yaklaşık on beş dakikası vardı. Biz de biraz Pamukkale’nin içinde dolaşalım dedik. Sokaklar tatlı küçük bir Akdeniz kasabası ve bir Anadolu köyü karışımı gibiydi. Bu ikilemi şehir merkezinde de yaşamıştık. Bir yandan sıcak ve hafif nemli bir hava, kısa kısa binalar ve palmiyeler; diğer yanda uçsuz bucaksız tarlalar, traktörler… Birkaç tane sokak gezdikten sonra otobüs durağına vardık. Otobüs geldi, atladık ve merkeze doğru yola koyulduk.

Otobüsle geçtiğimiz yollar oldukça tatlı ve samimi yollardı. Bir yanda daracık sokaklar, diğer yanda sonu gözükmeyen üzüm bağları. Karşımda da güneşin son ışıkları… Merkeze yaptığımız bir saatlik yolculuğumuzun ardından şehir merkezine vardık. Karnımızın acıktığı gibi hava da kararmıştı. Saat henüz sekiz civarıydı. Yemek yemek maksadıyla çarşının içine girdiğimde gözlerime inanamadım. Şehir adeta uykuya dalmıştı. Ne açık bir dükkan, ne bir sokak lambası. Koskoca büyükşehirin orta yerinde saat akşam sekiz dolaylarında telefondan ışık açarak yürümek zorunda kalır mı insan? Denizli’de gece hayatı olmadığı gibi sanki bir de üstüne sokağa çıkma yasağı vardı. Gündüzü ve gecesi arasında, sosyal hayat açısından, bu kadar fark olan bir şehir görmemiştim daha önce. Zar zor açık bir lokanta bulduk. Açık dediğim de kapatmak üzereydi, bir biz vardık. Alelacele karnımızı doyurduk ve dükkanı kapattık. Önümüzü görmeye çalışa çalışa eve vardık ve ışıkları kapatıp bütün şehrin yaptığı gibi uykuya daldık.

Ertesi sabah; hiç acele etmeden, uykumuzu iyice aldıktan sonra, son günümüz olmasının üzüntüsüyle uyandık. Evde salaş bir kahvaltı yaptık, üstümüzü giyindik ve Denizli’nin merkezini gezmek üzere evden çıktık. Ara sokaklardan yürüye yürüye ilk durağımız olan Denizli garına geldik. Aslında burası planda yoktu fakat malum trenleri sevdiğimizdendir ki garı oldukça merak etmiştik. Girdik gardan içeri. Dinlenmekte olan birkaç tane trenden başka bir şey yoktu. Bir tane de lokomotif duruyordu karşıda. Sanki yıllardır bütün Türkiye’yi o upuzun rayların üzerinde geze geze bitirmiş gibi bir yorgunluğu vardı lokomotifin. Yakından bakmak isteyip lokomotifin yanına doğru ilerledim. Bir de ne göreyim? Lokomotifin kapısı açık, öyle duruyor. Ben de meraklı olmanın getirdiği bir çılgınlıkla atladım içine. İçerisi çok dardı ve karmakarışık düğmeler vardı. Makinistler nasıl dayanıyorlar burada saatlerce diye düşündüm. Biz trenin arkasında tatlı tatlı yolculuk yaparken onlar burada sabahlıyorlardı demek. Ama yine de o an orda o lokomotifi kullanmak istemedim değil. Hızlıca birkaç fotoğraf çektim ve hareket memurunun beni fark etmesi üzerine hemen atladım aşağıya. Biraz dinlendikten sonra gardan ayrıldık.

Bir diğer durağımız olan, adını hatırlamadığım, meşhur bir lokantaya doğru yola koyulduk. Buraya giderken çarşının içinden de geçtik. Çarşıda ortalama bir kalabalık vardı. Ne çok tenha, ne de çok kalabalık. Aslında bakarsak şehir az da olsa metropolleşmeye başlamış gibiydi. Yani nasıl desem, 2000’lerin başını andırıyordu burası bana. Hatta biraz daha eskiye gitsem yeridir. İstanbul’daki kadar uzun olmasa da yüksek binalar, oldukça geniş caddelerden geçen otobüsler, topuklu ayakkabıyla işe giden insanlar ama bir yandan da palmiyeler, kavurucu bir sıcak ve yemyeşil parklarda huzurla oturan yaşlı amcalar… Tarif edilmesi çok zor bir şehir Denizli.

Yemek yiyeceğimiz yere yaklaşık on dakikalık yürüyüşün ardından vardık. Bizi kapıda karşıladı garsonlar. Denizli insanının samimiyetine de hayran kaldım doğrusu. İçeri girdik, oturduk, sipariş verdik, kebap geldi ama çatal bıçak gelmedi. Tam garsondan çatal isteyecektim ki duvardaki tabelayı gördüm. “Müessesemizde çatal bıçak kullanılmamaktadır.” Çok şaşırdım ve etrafıma baktım, herkes eliyle yiyordu kebabı. Biz de aldık elimize kebabı ve başladık yemeye. Yemeye başladığımda neden buranın meşhur bir kebapçı olduğunu anladım. Zaten duvarlarda buraya gelen ünlü kişilerin resimleri vardı. Yemeği bitirdik, hesabı ödedik ve çıktık. Gerçekten buradan çıkarken kebabın tadı damağımda kaldı diyebilirim.

Bir diğer durağımız Denizli Etnografya Müzesi. Yine çarşının içinde yaptığımız çok da uzun olmayan, uzun olsa da yorulmayacağımız bir yürüyüşün ardından müzeye vardık. Burası henüz 1984 tarihinde müze olarak açılmasına rağmen binanın tarihi olarak önemi vardır.

Binanın tam olarak inşa ediliş tarihi bilinmese de halktan edilen bilgilerden yola çıkılarak 19. yüzyılın sonlarında yapıldığı anlaşılmıştır. Binanın dış yapısı, pencerelerin formu ve süslemeleri sakız mimarisi şeklindedir. Bina cumhuriyetin ilk yıllarında parti binası olarak kullanılmıştır. Aynı zamanda Atatürk, 1931 yılında Denizli’ye geldiği sırada burada konaklamıştır. Bu yüzden müzenin tam adı “Atatürk Evi ve Etnografya Müzesi”dir.

Daha sonra bir süreliğine Sağlık Bakanlığı’na tahsis edilerek verem savaş dispanseri olarak kullanılmıştır. En sonunda kısa bir restorasyon sonucu müze olarak halka açılmıştır. Müzenin alt katında gümüş kadın takıları, işlemeli kadın cepkenleri, el işlemeleri gibi etnografik eserler; müzenin üst katında ise Atatürk’ün Denizli ziyaretinde kaldığı oda, çalışma odası ile iki adet geleneksel Denizli evi olarak düzenlenmiş oda vardır. Müzede en çok dikkatimi çeken şey üst katta duvarlarda asılı olan, tarihleri 1931 olan eski gazetelerdi. Gazetelerin üstünde “Atatürk Denizli’de” tarzı manşetler yer alıyordu. Yıllar önce gerçekleşen, o gün herkesin o olayı konuştuğu, çok önemli bir olayın gerçekleştiği yerdeydik. Ama sadece biz oradaydık, bizden başka hiçkimse yoktu orada. Bu durum bana oldukça garip gelmişti.

Müzeyi gezdik ve ordan ayrıldık. Merkezde yaptığımız kısa bir yürüyüşün ardından Denizli’nin belki de en ünlü sembolü olan horoz heykeline vardık. Heykelin önünde birkaç fotoğraf çekildik. Bu arada bu heykelin Türkiye’de açık alanda sergilenen en büyük cam heykel olduğunu öğrendik. Hakikaten de oldukça büyük bir heykeldi. Camdan olmasına rağmen heykelin renkli olması beni bir hayli şaşırtmıştı.

Artık Denizli gezimizin sonuna gelmiştik. Bizi havaalanına götürecek olan o yirmi beş liralık otobüse binmeden önce şehre kocaman bir el salladım, ardından otobüse bindim. Havaalanına geldim ve beni bu güzelim şehirden ayıracak olan o uçağa bindim. Bir yanım şehirden ayrıldığım için üzülüp diğer yanımsa edindiğim bilgiler ve yaşadığım tecrübelerden dolayı mutlu olurken uçağın penceresinden Akdeniz’deki Anadolu’nun yavaş yavaş küçüldüğünü gördüm.

Yorumlar

Hayat40tansonra.... gerisini siz doldurun:-))
30 Kas 2020, Pazartesi - 05:39
Harika bir anlatım ve bilgilendirici bir gezi yazısı. Sizin gibi bende yıllardır fotoğraflardan ve yazılardan hayranlıkla merak ediyorum. En kısa zamanda gezi planlamalarıma alıyorum yazınız sonrası:-)