Google+

Arama formu

Ben bu şehre gitmeyi inatla reddettim. Griydi, pusluydu, âşıklar şehriydi, romantizmin başkentiydi ve ta ki aşkın kolunda veya yolunda olmadığım müddetçe bu şehrin yollarına düşmeyecektim. Zaten İngilizce konuşmamaları ve snoblukları ile ünlü Fransızlarla dolu bir kentten tek başıma ne kadar zevk alabilirdim ki! Geçen yıllar zarfında Paris’e yolu düşen bütün arkadaşlarımdan dinlediğim gezi deneyimleri de Paris’i listemin en alt sıralarına itmeye başlamıştı. Öyle ki bir gün kendimi, “sanırım en gitmeyeceğim şehir” derken bulmuştum. Ama hayat insana büyük konuşmamayı kendi dilinde öğretir.

Yine de ilkeli davrandım ve kendi sözümde durup aşkın kolunda olmasa da aşkın yolunda düştüm Paris yollarına…

Kırık bir aşk hikâyesiydi benimki… Aslında hiç olmamış, ama benim var ettiğim bir hikâye… Bir illüzyondu. Şimdi ben sevdiğim, sevdiğimi sandığım, unutmaya çalıştığım o adamın; soluk aldığı şehri, gezdiği sokakları, baktığı semayı, dokunduğu metro turnikelerini, içtiği Fransız şaraplarını, yediği Fransız yemeklerini görmeye gidiyordum…

Bir beklentim yoktu Paris’ten… Beni biraz avutması, bana kucak açması, beni hüzünlü bir aşk acısından çekip çıkarıp mutlu anılarla geri döndürmesinden başka bir şey beklemiyordum ondan… Paris beni anladı, Paris beni dinledi, Paris ruhumu okşadı bir anne sevecenliğiyle ve açılan yaralarımı tamir etti kendi bildiğince, kırıklarımı döküklerimi toparladı ve bir güvercini özgür bırakır gibi beni özgür bıraktı.

Paris bölgesine uygun ulaşım yollarından biri de havayolu. En uygun fiyatlı uçak biletlerini görmek için tıklayın

Ruhum bu şehirde özgür kaldı, özgürlük hiç bu kadar acı-tatlı olmamıştı.

Paris şehrinde bir çok konaklama seçeneği var. Bunlardan en iyileri Millésime Hôtel, Hôtel D'Aubusson, Saint James Paris. Şehir merkezine yakın konaklamayı tercih etmek isterseniz Hôtel Belloy Saint Germain, Hôtel Central Saint Germain, Hotel Royal Cardinal gibi otelleri tercih edebilir ya da daha ekonomik alternatifler isterseniz Smart Place Gare du Nord by Hiphophostels, Le Regent Montmartre by Hiphophostels, Hôtel Richard tesislerini deneyebilirsiniz. Bir de booking.com'un Paris aramalarında ara sıra güzel indirimli fırsat otelleri oluyor. Onları da bu linkten takip edebilirsiniz.

***
Yine üç kızız… Elimizde bagajlarımız havaalanından çıkışı ararken, bir kadın yanımıza yaklaşıyor. Ona havaalanı otobüslerinin nerede olduğunu soruyoruz. Havaalanı otobüslerinin 12,5 Euro olduğunu, ama özel taksi ile kişi başı 15 Euro’ya bizi götürebileceğini söylüyor. Kadını gözüm tutmuyor. Otobüste ısrar ediyoruz ya da bütün şark kurnazlığımızla 10 Euro’ya götürmesini söylüyoruz. Kabul etmemesi gerektiği halde kabul ediyor, ama patronuna ve diğer yolculara bu indirimden bahsetmememizi salık veriyor. İçime bir kurt düşmüyor değil, ama evvel Allah Türk’üz ve İstanbul kızıyız. Hallederiz.

Paris

Bizden başka üç de Asyalı var arabada ve 15 dakika sonra Arc de Triomphe karşımızda bitiyor. Otelimiz zaten hemen yamacında yer alıyor. Tek sorun var, şoförün her birimizden 15 Euro istemesi. Anlaşmamızdan haberi olmadığını ve bilse bizi asla buraya getirmeyeceğini söylüyor. Adam kendince haklı ama biz de haklıyız ve dolandırılmaya hiç niyetimiz yok. Çıtı pıtı üç saf kız olduğumuzu sanan bu ekibe aslında o kadar da kolay lokma olmadığımızı gösterip, adama anlaştığımız ücreti verip otelimize giriyoruz.

Otelimizin adı; Belfast. Kapısından girdiğiniz anda 21. yüzyılı geride bırakıyor ve 18. yüzyıl Fransa’sına giriyorsunuz. Kitsch denilebilecek bir dekorasyonu var. Yaldızlı, varaklı, kadife mobilyalar, altın sarısı, çiçekli duvar kağıtları kimilerine göre çok eski moda ve döküntü gelebilir. Ben ise bu kadar yaşanmışlık kokan, bu kadar dokusu korunmuş, bu kadar Fransız bir otel bulduğum için çok mutluyum. Lobinin kokusunu içime çekiyorum. Gözlerimi kapıyorum ve kendimi eskilerde, çok eskilerde yine bu otelde bir müşteri olarak hayal ediyorum.

Paris-1

Tam o sırada kır saçlı ve tam bir Fransız beyefendisi olan resepsiyonistimiz ellerinde üç kişilik oda kalmadığı için bize ayrı oda tahsis ettiklerini söylüyor. Bu bizim için yeme de yanında yat tadında, nefis bir haber çünkü ek yataklardan oldum olası hazzetmemişimdir. Resepsiyonist, son derece şık oda anahtarlarımızı verip bizi odamıza yönlendiriyor. Otelimizin aslında Arc de Triomphe manzarası var, ama bizim odalar birinci katta ve öyle güzel bir manzaradan ne yazık ki yoksun. Ama birbirine bağlı özel bir bölmede yer alan odalarımıza diyecek yok. İçerisi internette yazan yorumların aksine son derece ferah ve romantik.

Fransa tatilimiz bir yağmurlu, bir güneşli geçecek. Hava yağacak gibi… O yüzden vakit kaybetmeden hava bozmadan Eiffel’i görmek için kendimizi bir an önce dışarı atıyoruz. Metro ile de gidebiliriz ama Eiffel, otelimizden 15 dakika yürüyüş mesafesinde ve bir acelemiz olmadığına göre şehrin tadını çıkara çıkara gitmeye karar veriyoruz.

Yol boyunca ilk gözüme çarpan birbirinden güzel binalar, huzur, sükûnet… Dünyalarımız ne kadar ayrıymış diye düşünmeden edemiyorum. Onun gezdiği bu derli toplu, güzel binalı sokaklar, başınızı çevirdiğiniz her yerde gördüğünüz bu düzenden benim memleketimde eser yok çünkü. Onun ruhunu arındıran bu sakin ve huzurlu ortamdan, benim memleketimde eser yok çünkü. Bizim ruhumuz mu Akdenizli olduğundan, yoksa bir yanımız mı hep savaşçı hep mücadeleci olduğundan; biz daha fevri insanlarız. Huzur belki de bizim zehrimiz. Yine de ben bu sokakların bana verdiği huzurdan ölesiye mutluyum. Senin soluduğun havayı soluyorum, senin geçtiğin sokaktan geçiyorum belki de… Acaba en son ne zaman şimdi benim geçtiğim bu sokaktan geçtin… Belki bugün, belki dün, belki de aylardır hiç uğramadın buraya…

Benim aklım sende, kalbim sende, ayaklarım ise Eiffel yolunda… Tiyatroyu geçer geçmez, Eiffel ters köşe yapıp, bir anda karşımda beliriveriyor. İşte o an sen yitip gidiyorsun belleğimden… 9 yaşıma dönüyorum. Zonguldak’taki evimizde Grundig marka renkli televizyonumuzda ana haberleri seyrediyoruz. Her gün aynı haber, Eiffel’in açılışı… Renkli kutuda gördüğüm o herkesin konuştuğu anıt, bana bir demir yığınından başka bir şey gibi gelmiyor. Çocuk aklımla insanların niye bu demir yığınını bu kadar abarttıklarını anlamıyorum. Belki de bunca zaman o yüzden Eiffel benim için hiç de önemli ya da görülmeye değer bir yer gibi gelmemişti. Oysa şimdi karşımda yükselen bu görkemli yapıya, hayranlık duymamam elimde değildi. Bir demir yığını ancak bu kadar estetik ama bir o kadar da mağrur olabilir. Belki de bana seni çağrıştırdı Eiffel. Senin gibi gözü yükseklerde, senin gibi mağrur ve senin kadar kendi dünyasında o… Herkesi kendine hayran bırakıp, tek olmayı seviyor; tek başına yükselmeyi, tek başına yaşamayı…

Paris-2

Paris-3

Eiffel’in önü hayranlarıyla dolu… Oysa hâlâ çok uzağız. Daha bir 15 dakikalık yolumuz var.  Önce tiyatronun iki yanına konuşlanmış krepçileri görüyoruz. Bizim waffle’cılarımıza benziyorlar ya da gözlemecilerimize. Bir yufka büyüklüğündeki krepleri, insanın ağızını sulandıran bir koku yayıyor etrafa. Eiffel, krep kokusuyla daha da bir leziz geliyor şimdi gözüme.  Öyle ki hemen bir tane satın almazsam midem vücut bulacak ve Muhammed Ali’ye dönüşüp kelebek gibi uçup beni arı misali sokuverecek sanıyorum. Mutlu sona ulaşıp nutellalı ve muzlu krepimi elime aldığımda benden mutlusu yok. Ya çikolatanın salgıladığı serotonin, ya senin şehrinde sana bu kadar yakın olmak, ya da sadece Eiffel’in güzelliği beni bu kadar mest eden… Nedeni her ne olursa olsun; ben çok mutluyum bu halimden, bu andan ve hiç bitmesin istiyorum.

Ama gezgin durmaz, gezer… Enerjimizi topladığımıza göre Eiffel’i gerçekten görmenin vaktidir deyip, tiyatronun bulunduğu alandaki merdivenleri inip çeşmeler ve yeşilliklerle süslü bir meydana çıkıyoruz. Buradaki çeşmede türlü su oyunları yapılıyor. Bir süre tadını çıkarıp karşıya geçiyor ve Seine Nehri’nin üzerinden geçiyoruz. Demek ünlü Seine Nehri bu diyorum kendi kendime. Bir Boğaz değil tabii ki… Dünyanın hiçbir yerinde Boğaz’ın eşdeğerini bulabileceğimi sanmıyorum. O yüzden öyle bir karşılaştırma yapmak da aklımın ucundan geçmiyor. Seine’i, Seine olarak kabul ediyorum. Etekleri sıra sıra birbirinden güzel ve büyüleyici tarihi binalar ile çevrili Seine… Bir ucundan bir kıyısından belki de sen yürüyorsun şu an… Belki de şimdi sen bir köprüde bakıyorsun Seine’e…

Paris-4

Paris-5

İlerlemeye devam… Nihayet Eiffel’e, Eiffel’in tam altına geliyoruz. Burası giriş için insanların kuyrukta beklediği yer. Ama karşımdaki şey kuyruk olmaktan çıkmış; bir boa yılanı, bir piton gibi kıvrıla kıvrıla Eiffel’in gökyüzünden bir elma gibi düşmesini bekliyor sanki…  İnsan kalabalığından oluşmuş bu kocaman yılan, gözümüzü korkutuyor. Belki enerjimizi daha da topladığımız bir gün gelmeli diyoruz, çünkü yol yorgunuyuz ve bacaklarımız saatlerce bizi bu yılanın bir parçası yapmaya yetecek kadar güçlü değil.

Paris-6

Seine kıyısı boyunca yürümeye karar veriyoruz. Karşılaştığımız herkes son derece kibar ve şeker. Bir önceki yolculuğumuz olan Barcelona’da karşılaştığımız Katalanlardan sonra Fransızların kibarlığı, iyi niyeti, güleç suratı ruhuma iyi geliyor. Oysa tam aksi olmalıydı gibi geliyor. Bu işte bir terslik var gibi…

Her adım güzel Paris’te… Her adım romantik, her adım tarihi, her adım garip bir şekilde doyum verici… Evet doyum verici… Daha başka nasıl tarif edilir, nasıl anlatılır bilemiyorum. Alexandre Köprüsü’ne yaklaşıyoruz. İşten yeni çıkmış takım elbiseli erkekler, incecik ayaklarına geçirdikleri kibar topukluları ile ince belli ve zarif Fransız kadınlar; ellerinde kadehleri Seine Nehri’nin tadını çıkarıyor. Hemen arkamızda Flow adlı bir mekân var. Bir tarafı yemek yiyenlerle dolu, bir tarafı sadece içki içenlerle… Bir de marketten bir şişe şarabını kapıp gelmiş, Seine kıyısına oturmuş bir tayfa var ve bu tayfa öyle 3-5 kişi değil; Seine kıyısı boyunca sıra sıra dizilmiş bir tayfa. Burada kalıp şehrin tadını çıkarmaya ve şehrin insanlarıyla iç içe güzel bir akşam geçirmeye karar veriyorum, çünkü ertesi günlerde hava yağışlı olacak ve buna bir daha fırsat bulamayabilirim. Aslında içimden tıpkı şu kıyıdaki Fransızlar gibi en yakın markete gidip bir şişe şarap kapıp Seine Nehri’nin kenarında oturmak geçiyor, ama en yakın marketi gidip aramaya üşeniyorum. Flow’a girip bir kadeh şarap istiyorum. “Nasıl olsun?” diye soruyor kibar Fransız barmen. “Kırmızı,” diyorum. “Rujunuz gibi mi?” diyor inceden gülümseyerek. Barmenin bu sevecenliğini seviyorum. Ama Flow’da oturmak istemiyorum, çünkü nehri gören bütün sandalyeler dolu. Şarabımı alıp Seine kenarındaki banklardan birinde oturup etrafı seyretmeye başlıyorum. Sıra sıra, dizi dizi ışıklı turist tekneleri geçiyor. Gözümün önünde binlerce flaş patlıyor. Kaç turistin fotoğrafında, eli kadehli turist kız olarak yer alacağım ve dünyanın acaba kaç kentinde birileri fotoğraflarında beni fark edecek diye gülümsüyorum. Şarabın etkisi de olabilir. Saat 21.00’i çoktan geçti, muhtemelen sen de bir yerlerde şimdi şarabını yudumluyorsun. Bütün Paris kendini dışarı atmış, bütün Paris içiyor, muhtemelen sen de şimdi dışarıda bir yerlerdesin… Sen yanımda olsan çok daha mutlu olurdum ama Seine de senin kadar mutlu ediyor beni…

Ben bu düşüncelerdeyken ellerinde dizüstü bilgisayarları ile takım elbiseli 5 kişilik bir Fransız grubu yanımda bitiyor. Sohbet sohbeti açıyor, espriler hava uçuşuyor. Hani Fransızlar İngilizce bilmezdi, hani Türkleri sevmezlerdi diye sormadan edemiyorum kendime. İleride deniz üstündeki bir gece kulübüne gideceklermiş, “Eşlik eder misin?” diyorlar. “Neden olmasın?” diyorum ve içeri giriyoruz. İçerisi silme insan dolu. Parisliler de anlaşılan biz İstanbullular gibi hafta içi bile eğlenmeyi biliyorlar. Seine Nehri’nin üzerinde, müthiş güzel müziklerin ritmine bırakıyorum kendimi. Beni içeri sokan Fransızların artık gitmesi gerek. Vedalaşıp ayrılıyorlar. Mekân gece 02.00’de kapanıyor ve ben otelin yolunu tutmaya başlıyorum. Elimde bir harita var ama haritalardan anlayan biri hiç değilim. New York’ta elimdeki haritayla, haritanın gösterdiğinin tam aksi yöne gitmeyi başarmış, sonunda gideceğim yeri sora sora bulmuştum. O yüzden bu sefer kendimi hiç riske atmaya niyetim yok. Ama gece 02.00 ve soru sorabileceğim insanlar giderek azalıyor. Taksim’de olsa rahat yürüyebilir miydim bu saatte bu kadar diye düşünmeden edemiyorum. Nihayet Champs Elysees’ye varıyorum. Daha güvenli olacağını sandığım sokakta evsizler ve alkolikler var ama tatsız bir olay yaşamadan, gece ışıklı sokakların keyfini süre süre ilerliyorum. Nihayet otelimi buluyorum. İkinci güne planım hazır kafamda, geriye sadece güzel bir günün ardından güzel bir uyku çekmek kalıyor.