İSTANBUL - BALAT MACERASI

Bugüne kadar gittiğim her yerde bir güzellik bulmaya çalışmıştım. İstanbul gibi büyük metropollerde insan ruhu kirlenir. Özünde ne kadar iyi biri olursan ol, evinden dışarı adımını attığın anda İstanbul seni canavarlaştırır bazen. Karşılaştığın her insan, insanlıktan nasibini almamış gibi gelir. Oysa bilirsin, onlar da evlerine döndüklerinde, muhtemelen dünyanın en iyi insanlarından biridir. Ama İstanbul insanların içindeki masumiyeti, insanlığı çeker alır bazı günler.

Galiba öyle bir güne rastladı benim Balat maceram. Haftalardır büyük bir heyecanla beklediğim Balat gezimi nihayet bu hafta sonu gerçekleştirecektim. O rengârenk binaları görecek, o renkli kapılarda fotoğraflar çekecek, bir kafesinde oturacak, Balat’ı, eski İstanbul’u ciğerlerime çekecektim ve oradan mutlu hoş anılarla ayrılacaktım. Tıpkı Pierre Loti’de karşılaştığım şeker hacı amca gibi biriyle karşılaşıp belki de uzun uzun Balat’ın tarihini, kültürünü konuşacaktım. Olmadı.

Adım attığım anda düşmanlık karşıladı beni. Ötekileşmenin diplerinde kalmış, en öteki hissettim kendimi. Diğerleri arasında kuşatılmış bir yaban gibi hissettim. Niye bilmem orada Rum ya da Romen asıllı cana yakın insanlar ile karşılaşacağımı, çok güzel anlar geçireceğim beklentisine o kadar kaptırmıştım ki etrafımı saran dilenci Suriyeli çocuklar, takkeli cüppeli düşmanca bakan gözler, bıçkın delikanlılar arasında içimi ilk kez bir korku sardı.

İlk şoku ilk fotoğrafını çektiğim evin önünde yaşadım. Bir ihtiyar amca evin önündeki eski bir bisikleti tamir ediyordu. Fotoğrafını çekmemle bana bağırmaya başlaması bir oldu. “Çekme beah, mal benim değil mi, çekme beah” diye beni bir güzel kovaladı. Gerçi bir yandan da haklı. Öncesinde rızasını almalıydım. Ama adam öldürenlere, kadın dövenlere tepki vermeyen halkımızın,, fotoğrafı çekilince insanın üzerine yürümesi bana pek garip geldi.

İşin kötüsü bir yere ilk adım attığımda aldığım enerji nasılsa, orayla ilgili algım da o yönde oluyor. Ne yazık ki bu amca benim o gün Balat’a dair bütün iyi olabilecek izlenimlerimi bir çırpıda yok etti. İçimdeki insanların iyi olduğuna dair bütün inancı o anlık, o günlük elimden aldı. Üzdü. Bildiğin üzüldüm. Takmamaya çalışıp yukarı, o çok istediğim Rum okulunu fotoğraflamaya gittim.

Okul bir tepenin üzerinde bütün zarafeti ve heybetiyle yükseliyordu. Heybet ve zarafet çok sık bir araya gelmeyen iki kelimedir aslında. Heybet genelde berberinde çirkinliği getirir çünkü. Gücün zorbalığı getirdiği gibi. Ama işte karşımda mavi göğü delercesine uzanan bu kan kırmızı bina bütün zarafeti ve görkemi ile Balat semasını süslüyordu. Koskoca kırmızı bir kale gibiydi. Her bir noktası ayrı ayrı işlenmiş bir sanat eseriydi.

O sırada önünde birkaç bıçkın delikanlı yan bakışlar ata ata geçti yanımdan. Biraz ilerideki dar sokaklara daldığımda, bu kez sarıklı cübbeli adamlar, pencereden bakan Suriyeli gibi görünen kadınlar ile karşılaştım. Ama fotoğraflarını çekmeye korktum, ya da içimden gelmedi amcanın tepkisinden sonra. Tam o anda “fotoğrafımızı çeksene” diye bir ses duydum. Başımı çevirdiğimde biri dört-beş, diğeri iki-üç yaşlarında gibi görünen iki kız çocuğunun yanımda bittiğini fark ettim. “Peki, çekeyim” dedim. Tam fotoğraflarını çekmek için eğildiğimde, büyük olan kız çocuğu kolyeme asılıp “İstiyorum, istiyorum” diye kırık Türkçesi ile çekiştirmeye başladı. Önce bunu saf bir çocuk isteği gibi görüp, “Güzel mi, beğendin mi?” diye sohbet açmak istedim, ama o yalnızca benden koparıp götürebileceği bir ganimet peşindeydi. Sonunda kendimi onlardan kurtarıp aşağıdaki sokaklara bakmaya karar verdim. Daha ileri gitmeye ne isteğim ne cesaretim vardı çünkü.

Balat’ta ikinci en çok görmek istediğim yer, şu renkli kapılardı. Bir köşeyi döndüğümde bir anda karşıma çıkıverdi o kapılar. Gerçekten de beklediğim kadar renkli, beklediğim kadar güzeldi. Balat gibi karanlık insanlarla dolu bir yerde, bu kadar renkli iç açıcı kapılar bulmak ne garip bir ironi. Çünkü Balat’ta iyi güzel ve bir gezginin ilgisini çekecek ne varsa, orada bir çocuk çetesi vardı. Ben kapıları seyre dalmışken, bu sefer yanımda biten çocuk çetesi bildiğin eli sopalı cinsten. Bir anda beş -ltı çocuğun arasında kalıyorum. Biri sopasını bana sallayıp para istemeye başlıyor. Diğeri bildiğin eteğimi kaldırmaya çalışıyor. Bir diğeri kolyemi çekiştiriyor ve ben beş-altı yaşındaki bu çocukları böyle canavar, böyle samimiyetsiz, böyle insani bütün değerlerden yoksun yaratıklar haline getiren o aileleri görmeyi çok istiyorum karşımda. Hangi anne çocuğunu böyle bir varlık haline getirir? Hangi vicdan bir çocuğun içindeki bütün o çocuksu masumiyeti alıp onu bir çete üyesi haline getirir? Elimde olsa oradaki bütün çocukları ailelerinden alırdım diyerek uzaklaşıyorum. İçimde yarım kalmış bir gezinin burukluğu var. O çok sevdiğiniz tatlıdan bir kaşık alıp masadan kalmak zorunda kaldığınız an gibi bir an bu. Tadı damağımda ve tadı yarım kaldı.

Belki de ben karamsarım. Kusura bakma Balat, bu seferlik benim algım böyle. Belki bir sonraki gezimde algımı değiştirirsin umarım.

Güç bela birkaç poz çekip kaçıyorum Balat’tan. Bir daha döner miyim bilmiyorum. Balat’a gittiğimden beri kötüyüm. Enerjisinden kurtulamadım. Garip bir şekilde üzgünüm. İnsanların iyiliğine saflığına olan inancımı yitirmiş gibiyim. Kırgın ve kızgın gibiyim. İlk kez bir geziden yıpranmış döndüm. Ama olsun yeni bir yer görmüş olmak -iyi ya da kötü- yine de güzel.

http://onuncukoyyolcusu.blogspot.com.tr