Sintra, Pena Sarayı ve Cabo de Roca

Lizbon’un Rossio tren istasyonu, sadece Sintra istikameti için kullanılan bir tren garı. Tek bir hat var ve 10 dakikada bir tren kalkıyor.Yaklaşık 37 dakikada tren, son durak olan Sintra’ya ulaşıyor.

Sintra’nın bulunduğu noktadan, okyanus kıyılarına kadar olan kara parçası, ormanlık vadilerle çevrili, yosun ve eğreltiotlarının yeşermesine elverişli iklimi olan, doğal bir park alanı. Palacio Pena’nın ( Pena Sarayı ) içinde yer aldığı bahçe ise, hem saray hem de park olarak, 1995’te Unesco Koruma Listesi’ne alınmış. Park neden diye düşünürken, görünce nedenini anlıyoruz.

Sintra ve civarı, sahip olduğu doğal güzellikleri, sarayları, müzeleri ve Avrupa karasının en batı ucu olan Cabo de Roca noktası ile, kesinlikle çok iyi zaman ayrılması gereken bir bölge. Trenden inilen nokta, Sintra’nın Estefania denilen bölgesi, yani burada oturan ve yaşayanların ikamet alanı. Bu bölgede, Sintra’nın eski Casino binasında, Berardo Koleksiyonu’nun küçük bir kısmına ev sahipliği yapan, Sintra Museu de Arte Moderna ( Modern Santlar Müzesi )gezilebiliyor.

İstasyonun önündeki otobüs durağından kalkan 434 numaralı otobüs, bölgede gezilecek her noktadan geçerek,belirli duraklarda inmenizi ve istediğiniz zaman tekrar binerek, yine durağa gelmenizi sağlayan, bir ring sefer hattı yapıyor. Eğer, Cabo de Roca’ya, yani Avrupa karasının en batısındaki uç noktasına gitmek isteniyorsa, mutlaka oraya ulaşımı sağlayan 403 numaralı otobüsün saatlerini incelemek gerekli. Cabo de Roca, yaklaşık 45-50 dakikalık bir mesafede olduğu için, 403 numaralı otobüsün sık saatleri yok ve öğleden sonra saatler iyice seyrekleşiyor. Aynı noktaya ve  Sintra’ya, Lizbon’un sayfiye yerleşimi Cascais üzerinden de ulaşmak mümkün.

Otobüs hattı, önce kısa bir yürüme mesafesindeki tarihi şehir merkezi, Sintra-Vila’ya iniyor. İgreja de Santa Maria adlı bir capucin keşiş mezarında ve Castelo dos Mouros ( Moorish Castle ) denilen 9.yy.da yapılmış bir mağrip kalesi harabelerinde de, duraklar bulunuyor. Surlarından çok güzel okyanus manzarası görülebilen Mağrip kalesini geçince, Palacio Pena’da iniyoruz.( Pena Sarayı )

Daha doğrusu indiğimiz durak, Parque Pena, Pena Bahçesi’nin aşağı girişi. Bu koru, Unesco’nun koruma kapsamına aldığı bir doğal alan olsa da, insan eli ile yapılmış ilaveler de, dikkate değer özelliklere sahip. İster yürüyerek, ister girişteki küçük tren ile gezilebilen park, bir tepeliğin, çeşitli tarihsel figürlerin oluşturduğu bahçelerle, özel bitki türlerinin sergilendiği, bir arboretum’a dönüştürülmesinin oldukça özel bir örneği. Küçük gölcükler, farklı mimari stillerde çeşmeler, pavilyonlar, mağaralar, şapeller, eserini koruyan bronz kral heykeli ( 1840) ve en tepe noktada gözlem alanı ile 529 m.ye konulmuş büyük bir haç, bulunuyor. Oldukça geniş bir alana sahip, bir koru burası.

Palacio Pena, Pena Sarayı ise, parkın orta noktasında, kraliyet ailelerinin yazlık ikametgahı olarak, bir ortaçağ manastırının üstüne yapılmış. Saray, manulin tarzın alaycı bir kopyası gibi kubbeler, kuleler, mazgallar ve renk karmaşası silsilesine sahip. Kraliçe II.Maria’nın kocası, Saxe-Coburg-Gotha’lı Ferdinand tarafından Alman mimar, Baron Eschwege’ye, 1840 yılında yaptırılmış. İçi ise, 1940’da Portekizden kaçan kraliyet ailesinin bıraktığı gibi korunmuş.

Saray, park alanında bir tepenin üzerinde konumlanmış ve açık bir havada çok rahatça Lizbon’un metropol alanlarından dahi görülebiliyor. Portekiz ulusal anıtlarından biri olan saray, 19.yy.romantizminin, en belirgin temsilcilerinden birini oluşturmakta ve Portekiz’inde yedi harikasından biri.

Yüzyıllar boyunca Pena, az sayıda rahibin yerleştiği sakin, küçük bir meditasyon yeri olarak, küçük bir manastır iken,1755 Büyük Lizbon Depremi ile harabeye dönüşmüş.  1838 yılında, Kral Ferdinand II, eski manastırı ve Mağrib Kalesi’n e kadar olan alanı ,yeniden düzenlemeye ve Portekiz Kraliyet ailesi için bir yazlık saray olarak yeniden inşaa etmeye karar vermiş.

Son Portekiz Kraliçesi Amelia’nın sürgüne gitmeden önce son gecesini geçirdiği saray, 1910’da Cumhuriyetin ilanı ile ,ulusal anıtlar kategorisine alınmış ve müze olarak kullanılmaya başlanmış. Bugün saray, Portekiz Cumhuriyeti tarafından hükümet ve çeşitli görevler için kullanılmakta.

Enteresanlığı karman çorman görüntüsünde olan Palacio Pena, fazla büyük değil. Kademeli olarak geçilen iki geniş iç avluya sahip. Cephede, tarz ve uslup karmaşası, renk cümbüşü, sarayı benzeri olmayan ve herhangi bir sınıfa sokulmayan bir konuma oturtmuş. Mütevazi bir yazlık saray olan Palacio Pena, konumu ile daha iddialı. Atlas Okyanusu’na ve geniş bir ormana hakim, sonsuz bir manzara ve hakimiyet söz konusu.

Pena Park, 2200 hektarlık engebeli bir arazi. Park, saray ile aynı zamanda oluşturulmuş,  sarayda kullanılan romantizm parkada yansıtılmış. Kral, dikilecek ağaçların uzak sömürgelerden getirilmesini temin etmiş. Parkta, Kuzey Amerika Sequoiası, Manolya, Çin Ginkgo’su, Japon Cryptomeria’sı gibi nadide türler ile Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen eğrelti otları ve ağaçlar geniş bir yelpazede yoğunlaşmış. Parkın çeşitli bölgelerinden direkt olarak saraya bağlanan labirentvari bir yollar ve patikalar sistemi de mevcut.

İç dekorasyonda da, dış cephelerde olduğu gibi Mağrip etkisi baskın. Kraliçe ve kralın odaları, aile oturma odaları, kraliçenin manzaralı terası, kralın çalışma odası, özellikle dikkat çeken Arab Hall-Arap Salonu, şapel, büyük salon ve mutfak gezilebiliyor.

İçerideki en ilgi çekici figürler, türbanlı Mağribilerin heykelleri tarafından tutulan elektrikli avizeler. Bu heykellerin türbanlarını, Osmanlı kavuklarına da benzettiğimiz için biraz da alınarak çıkıyoruz saraydan.

Saraya geldiğimiz küçük tren bizi tekrar aşağı götürüyor. Tarihi Sintra Merkezinde, Palacio Nacional ( Ulusal Saray )gezilebiliyor. Mevcut halini, Vasco de Gama’nın hamisi Dom Manuel I zamanında almış, ( 1433) görkemli bir gotik-manulin karışımı eski saray. Sintra müzik festivalinin yapıldığı sarayın en belirgin özelliği, dış cephede hemen dikkat çeken ve ne olduğu konusunda merak uyandıran iki konik baca ki, mutfak bacaları oluyorlar.

Tarihi şehir civarında, keşiş mezarları ve çok güzel çeşmelerin bulunması, özellikle etrafı yürüyerek gezmeye yönlendiriyor insanı. Zaten doğa ve ortam, o kadar çekici, o kadar huzur verici ki, elinizde olmadan bir yerleri dolaşmaya başlıyorsunuz.

Tarihi merkezde bulunan, Museu do Brinquedo (Oyuncak Müzesi) de çocuklu aileler için hayli cezbedici. Birinci kattaki 3000 yıllık eski Mısır taş oyuncakları, PSP’lerle adam öldürmeyi oyun sanan zamane çocuklarının görmesi gereken parçalar.1930’lardan kama Hornby trenleri ve ilk Alman oyuncak arabaları, oyuncak askerler, sömürgelerden gelen tahta oyuncaklar oldukça ilgi çekiyor.

Tarihi merkezin biraz dışında, Palacio da Regaleira bulunuyor. Sintra’nın en süslü yapılarından biri olan saray, 19 yy.da, zengin bir BrezilyAlı için yapılmış.

Garın önündeki otobüs durağından, 435 numaralı otobüs ile Monserrat Sarayı’na da gidilebiliyor. Monserrat, daha farklı bir güzergah ve Sintra’nın iyice dışında kalıyor. Mağribi ve İtalyan tarzı karışımı ile bir Viktoryen Saray olan Monserrat Sarayı, adını daha ziyade, belirli sürelerde burada kalan, İngilizler sayesinde duyurmuş. Uygunsuz tercihleri yüzünden 1793’te, İngiltere’den kaçmak zorunda kalan, W.Becford ve bahçeyi 1000’in üzerinde farklı bitki türü ile bezemiş olan Francis Cook.

403 numaralı Cascais otobüsü ile Cabo de Roca’ya doğru ilerliyoruz. Doğal park alanındaki orman kasabalarını geçtikten sonra, okyanusa yaklaştıkça, iklim sertleşiyor ve bitki örtüsü, ormanlıktan, yosun, liken, çalılık tipine dönüyor. Küçük köy tipi yerleşimler, tepelik alanlarda kalıyor. Geçtiğimiz az haneli küçük yerleşimlerde, bir iki gün kalma, uzaktan okyanusu koklayarak bir iki gün geçirme,  iklimin sertliğini daha çok hissedebilme konusunda, şiddetli bir arzuya kapılıyoruz.

İlk işimiz,  sadece, bir restoran, bir kafe, bir hediyelik eşya mağazası, bir deniz feneri ve bir turizm ofisi bulunan Cabo de Roca’da, turizm bürosundan, Avrupa’nın en ucunda bulunduğumuza dair,10 € karşılığında adımıza yazılmış sertifika almak oluyor.

Okyanus kenarında, yarın üzerinde, taşlardan yapılmış bir dikit ile bulunduğumuz en uç nokta belirtilmiş. Denizi ilk defa görenler gibi, bizde okyanusu ilk defa görünce, çocukça, heyecanlı bir sevinç yaşıyoruz. Coğrafi olarak, vurgulayıcı bir konumda olmak, sanki kıtayı biz keşfetmişiz gibi bir mutluluk veriyor.

Okyanusu görmek ise, bambaşka.  Sonsuz bir açıklık ve sizi çağıran çok güçlü bir özgürlük hissi. Bu duygu ile yaşıyorlarsa Portekizliler, kaşiflerin ve büyük gemicilerin Portekiz’den çıkması şaşırtıcı değil. O kadar koyu, kararlı ve azametli bir havası var ki okyanusun, sizi kendine doğru çekiyor ve karşı koymakta zorlanıyorsunuz adeta.

Ufuklar sakin görünüyor ama, kıyılarda kayalara çarpan dalgalar, okyanusun gücünü ve kızgın yüzünü gösteriyor. Çarpan dalgaların oluşturduğu, su buharından oluşan ince sis perdesinin arkasında, daha kuzeyde kalan yerleşimler Portekizin sahil kasabaları. ( Praia dos Maços, Azenhas do Mar ) Güneyde ise, uzakta Cabo de Raso Burnu seçiliyor, Portekiz’in güney köşesi.

İki burun, Cabo de Roca ve Cabo Raso arasında, sörfçülerin uğrak yeri olan, Praia de Guincho plajını yukarıdan görüyoruz.Yazlık bir belde olan bölgenin plajı, göz alabildiğine. Kıyıya vuran dalga boyları  şaşırtıcı boyutta büyük, dalga araları ise çok uzun, güçlü kuvvetli, vakur dalgalar.

Son durağımız olan Cascais’e yaklaştıkça, yerleşimler büyümeye başlıyor, yollar daha düzleşip genişliyor ve şehir trafiği başlıyor. Cascais’den, Lizbon merkezindeki Cais de Sodre tren istasyonuna, her 10 dakikada bir tren kalkıyor. Lizbon’a kadar olan yarım saatlik mesafedeki sahil şeridi, bir başka banliyö alanı.

Eski bir balıkçı köyü olan Cascais’de, çok sayıda plaj var. Küçük bir kale ( Cidadela )ve önünde Cascais marinası yer alıyor.Tren istasyonunun önünden, balık pazarına kadar uzanan, Rua Frederico Arouca öncelikli olmak üzere, çevreleyen caddeler, tanımak amaçlı gezilebilecek caddeleri.

Largo da Praha da Rainha meydanından kumsala bakarak, deniz kenarına yürüyüp, elimizi okyanusa sokarak bir saygı selamı vermek istiyoruz. Burası okyanusun Afrika’ya bakan yüzü.

Tren sahil boyunca deniz kenarından ilerleyerek Lizbon’a gidiyor. Görkemli villaları, lüks otelleri ve simge olmuş casino’su ile çok yakındaki Estoril, Portekiz’in Rivierası. II.Dünya Svaşı sırasında burası, kraliyet ailesinin sürgün edildiği ve pek çok casusun isim yaptığı bir yer. Ian Flemming ( James Bond’un yazarı )çift taraflı ajanları gözlemlemek için, burayı mesken tutmuş ve ilk James Bond romanı olan Casino Royal’ de, buradaki Casino deneyimini kullanmış.

Tren, güzel kıyıları ile Estoril’i geçtikten sonra, daha büyük bir merkez olan Oeiras’a geliyor. Bu noktadan sonra, okyanus biterek, nehir ağzının başladığı alana ve Lizbon’a ulaşıyoruz.

Bu yazı Hürriyet Seyahat ekinde yayınlanmıştır.